Nakkaşlığımdan (II)

Nazan Bekiroğlu
Nakkaşlığımdan (II)
Güller açmadı diye her bahar başlangıcında, bahçeleri terk edip de minyatür bahçelerine böyle kolay girişim. Ama girdiğim her minyatür bahçesinden bulup da yolları sağ salim çıkmayı beceremeyişim.

Dönüp de geriye baktığımda dolaşan yolları kestirebilmem. Oysa doğrulup ileri baktığımda hangi sayfanın temmesine varacağını aynı yolların bir türlü görememem. Gözlerindeki zaaftan? Değil işte! Nakkaşlığımdan.

Nakkaşlığım çizgide yumuşamasından gerçeğin, renkte solmasından.

Kaçarak hayatın ayrıntısından, gül bordosu kitap sahifelerinin aydınlığına sığınışım, -dağ lalesi, çoban çantası, süsen- nakkaşlığımdan.

Mühreli kağıtlar üzre tecrid iklimlerinde yabani güllerin dikeni battığında parmağımın, “Mecnun-ı biçare” varakalarında kalbimin kanamaması nakkaşlığımdan.

Canımı yakan ve yakacak olan, ne varsa, sıyırıp da aslından, bir surete dönüştürmem, hep korkaklığımdan. Nakkaşlığım korkaklığımdan, korkaklığım nakkaşlığımdan.

Aynadaki suretimi bu denli sevmem, tam da sağ avcumun içine uzandığımda ona dokunamadığımdan. Bu denli hayatı nakışlara çevirmem, bu yüzden. “Al renklerimi, ver biçimlerimi”, bu yüzden.

Fırçamın kağıda düşürdüğü her alevin yansımasında en önce benim yanmam. Ama yine bir nakşın yangınında bu yangını susturmam: Nakş-ı ber-ab! Nakkaşlığımdan.

Yarımı kaybolmuş varakları renklerimin ve çizgilerimin derinliksiz ve gölgesiz hayalleriyle tamamlamam. Fakat bir yıldıza çarpmamak için yörüngesini değiştiren bir seyyarenin öbür yarısını nakşetmeyi unutmam. Hepsi nakkaşlığımdan.

Batı ufuklarının akşam sularında Güneş, Ay ve on bir yıldızı aynı semada nakşetmekle, ölmek ya da çizmek arasında seçim yapmak zorunda kalmam.

Ya da sol kenarı ebrulu bir şiiri okumakla, kendi tutsaklığında devinip duran bir denize bakmak arasında seçim yapmaya zorlanmam. Ki hepsi aslında ölmekle eşdeğerdir. Nakış. Deniz. Ve şiir. Hepsi de aynı şeydir. Aynı bir şey arasında seçim yapmaya zorlanmak ölmekten başka nedir?

Dalgalar, üzerinden geçerken nasıl olup da parçalanmadığını kayaların düşünüp de, aynı dalgalar geri çekilirken aynı kayaların verdiği iç sarsıntısını ve yerinden kopamayışın ürkütücü iç nefesini duyamayışım, o da nakkaşlığımdan.

Duymaklardan önce görmeklerle hatırlayışım; ama bir türlü suret bulamayan rüyalarımdan bir unutuşun değilse de bir hatırlamayışın acısıyla uyanışım.

Sadece nakşettikçe yaşamam? Yo, hayır. Sadece nakşettikçe yaşatılmam, nakkaşlığımdan.

Renkte üşümem. Renkte yanmam.

Biçimde kaybolmam. Surette dağılmam.

Surette ölmem. Surette doğmam.

Nakkaşlığımdan.

Kanının rengini almak için kalbini dikenime yasladığım bülbüle kanımı verdiğim, nakkaşlığımdan.

Leylak renginin ne kadar güzel olduğunu fark etmek için ödediğim bedel: Göze alışım, nakkaşlığımdan.

Ölüm en kolay çizilir, ölmek arkadan gelir. Öğretiler işte böyle. Seçilmişliğim, nakkaşlığımdan.

Yani ki müsveddesi de aslı da bu olan bu nakış, kalbimden ibaret.

Ve lakin müsveddesi kalbim olanı kağıt üzerinde temize çektiğim. Bir gün kalbimi boş bomboş bulabildiğim halde, kağıt üzerinde çizdiğimin sadakatinden emniyetim. Nakkaşlığımdan.

Amma (hep bir amma var, muamma!):

Eski takvimlerde ve eski fotoğraflarda yitirilmiş zamanın çizgisini “vücud-ı enver bir an-ı seyyalenin” sükutunda sonsuzluğa çevirmem aniden. Ve işte tam da bu yüzden. Bütün yitiklerin sorumluluğunu taşıyan kefarcı öykücülerine bütün haklarımı helal ü hoş etmenin sırrını buluvermem.

Sabahın saat sıfır beşlerinde ışığı birer birer yanan evlerin aydınlıklarını böyle rahat seçişim.

“Varlıkta gölgeyi kaybedişim”, “Nakkaşı nakş içinde bilişim.”

O en büyük ressamı merak edip de;

Son sahifesi yitik bir minyatür kitabının ilk sahifesini bulup koymam yerine.

Yitirip yitirip yitirip tüm çizgileri,

Son ucunda bir tek nokta çizişim.

Öylesine buluşum öylesine bilişim…

Besmele ile girişi arasında bir eski zaman metninin, bir minyatür hıçkırığı. Daha ne olsun? Nakkaşlığımdan ah, nakkaşlığımdan olsun!

Leave a comment

Your comment