Mor üzerine-1

Nazan Bekiroğlu
Mor üzerine-1
Pierre Loti, İstanbul’dan bir gemi ile ayrılırken, yalılardan birinde mor giysili bir kadının kafes arkasından kendisine el salladığından bahseder. Loti’nin adını vermediği bu kadın Şair Nigar Hanım’dır. Nigar Hanım’ın, I. Cihan Harbi’nin yoklukları arasında, mutlu günlerden kalma bir feraceden bozarak yaptığı mor bir çarşafı da vardır. Çarşaf modasının İstanbul’u giderek terk ettiği yıllarda yapılan bu giysi Nigar Hanım gibi İstanbul’un da son çarşaflarından biri olmalı.

Halide Edib’in de mor bir çarşafı var mıdır bilinmez ama Sinekli Bakkal’da, Kanarya Hanım’ın sarayında Mevlid okuyan Rabia’nın sırtında mor laleli bir elbise vardır. Ve Halide Edib’in anılarında bir eski zaman bahçesinin kapısı üzerine yaslanmış mor bir salkım, bize, artık olmayan bir şarkıyı söyler: Mor Salkımlı Ev.

Oysa Vadideki Zambak, mor değil beyazdır. Kamelyalı Kadın’ın göğsündeki kamelya da. Yakasına zambak takan İrlandalı; Oscar Wilde, Dorian Gray’ın Portresi’nde, erguvan renkli çiçeklerle donatmıştır her yanı.

Erguvan; beyazın müdahalesine uğramış kırmızı ailesinden bir mor. Ya da mor ailesinden bir kırmızı. Tek bir mordan söz etmek mümkün değil demek ki. Neticede mor da mor, leylak da mor. En açığı ile en koyusu arasında mor değişken ve ürkütücü. Bir seyyale.

Mor; palet üzerinde bir miktar mavi ile bir miktar kırmızının karışımından ibaret. Mavi; yaratıcı, sükunet. Kırmızı; tansiyon artırıcı, şiddet.

İkisi arasında bir med-cezir mor. Hangisine yakınsa ona mukabil bir tesir.

Koyusu, şiddet ve çürüme. Kederin rengi olması bu çürümenin ürpertisinden, ölümün rengi olması bu yüzden.

Açığı, hayat, uçuculuk. Eflatun hayaller bu hafiflikten. Leylak rengi bu ümitten.

En açığıyla en koyusu arasında mor, fazla açık fazla kapalı. Fazla modern fazla muhafazakar. Renkler içinde bağımsız ülke mor. Renkler içinde tutsak ülke yine mor.

Antik Yunan’da bilgeliğin simgesi sayılan mor, öğretinin rengi. Öğretmen okullarının şapka şeridindeki mütevazı mor, şimdilerde Eğitim Fakülteli akademisyenlerin cübbe yakalarında.

Anayurt kültürü mora itibar etmiyor. Orhun yazıtlarında morun adı yok. Eski Türkler mavi üzerinde ısrarlı. Mavinin kırmızı ile birleşerek oluşturacağı mükemmel çiçeğin boy vermesi için Anadolu toprağı gerekli. Osmanlı moru tanıyor ve çok seviyor. Bunda estetik ve teknik olgunlaşma kadar hayatın biricik kıymeti olarak yerini alan dinin de etkisi var. Modern psikoloji moru dinin imgesi olarak yorumluyor, cenneti temsil ediyor mor rüya dilinde. İçsel bir yolculuk, bütünle irtibatlanma. Mistisizmin morla bağlantısı tesadüf değil. Metafizik. Ürperti. Freud’un hocasının hocası A F. Mesmer’in, gizemli bir atmosfer yaratarak leylak rengi giysiler içinde hastalarına şifa dağıtmaya kalkışması bu bilincin ifadesi değil mi, meslektaşları tarafından kıymeti bilinmese de!

Mor üzerinde ısrarlı şair. Zambaklı Padişah’ın sahibi Ece Ayhan, Şiirimiz mor külhani abiler, derken biraz da bu gizemi işaret ediyor.

Osmanlı sanatında, bilhassa çini ve minyatürde mor gözde. Dini bağlantı kadar sapsarı ışıklar saçan altın varakların vurgulanması, aynı zamanda dengelenmesi, için de böyle bu. Çünkü sarının ışığı çok. Bir sarının ışığını susturmak için kaç mor leke bırakmalı? Mor ışıksız. Onun ışığı kendi karanlığında.

Ebru teknesinin başında ebruzenin mor ile arası nasıl acaba? Suyun kıyısına mor bir nakış kolay düşmüyor olmalı. Ve bir demet mor menekşeyi ab üzre nakşetmek, tek sap gülü suya düşürmek kadar zor mudur, kim bilir?

Mor hayal. Mor gerçek. Mor masumiyet. Mor cesaret. Mor halk. Mor aristokrat.

Durduğunuz yer kendi morunuz. Ya siz hangi morsunuz? Yaşıyor mu ölüyor musunuz? Şair diyor ya;

Gerçek, yamalı böcek ölüsü

Hayal, alabildiğine uzak

Yaşam, kendini tanıması insanın.

Ölüm mü?

Mor sevdalı gelin uğurlaması.

(Kadir Şişginoğlu).

Yüksek kültür çevresinde oluşan sanat bir yana, doğayla vasıtasız muhatap halk kültürü de mora bigane değildir. Dağları mordur, bulutları mordur, akşamları mordur, sabahları mordur. Yaşmakları mordur, oyaları mordur. Halıları, kilimleri morla nakışlı, şalvarları mor atkılı, terlikleri mor ponponludur.

Yasları mor renklidir. Aşkları mor çeşnilidir. Fazla söze ne hacet,

Mavi yelek mor düğme

Yine düştü gönlüme,

desek bütün hikayeyi özetlemiş olmaz mıyız sizce de?

Ölüm aşkta diretince: “Joe Black”

Nazan Bekıroğlu
Ölüm aşkta diretince: “Joe Black”
El attığı mevzuun felsefî arka planına göndermeler yapmak yerine “hoş macera” katmanında oyalanmayı yeğleyen bir yapım olarak “Joe Black”, fantastik bir öykü. Beşerî meseleler, çözüm bekleyecek kadar büyütülmemiş sembolik imgeler, karşıtlıklar oluşturarak sıralanan sosyal ve daha çok bireysel kıymet ayrıntıları ve bu fon önünde alabildiğine düşsel; fakat hayli hafifsenmiş bir eksen hikâye.
Bir tür ölüm mukavelesi önce. Kapitalizmin bütün nimetlerini sergileyerek kutlanacak 65. doğum gününe birkaç gün kala şirketler imparatoru Billy sesler duymaya başlar:
– Evet!
– Neye evet?
– Sorunun cevabına evet!
Soru nedir peki? Soru, “Ölecek miyim?” Cevap: “Evet”. Ve ölüm gelir. Lâkin ödünç bir beden içinde suret bulan ölüm, tatil yapmak niyetindedir. Ve ölümüne bir mukavele taraflar arasında: “Bana hayatı, hayatını tanıt. Beni ne kadar oyalayabilirsen o kadar geç olur.”
Öykünün dram çemberi ise Susan etrafında dönmektedir, Billy’nin, henüz eşiği geçmemiş kızı. Hayatı yaşamış ve denemiş olan “kocakurdun” kızına öğüdü “Dene”dir. “Denemezsen nerden bileceksin?” Denenmezse; çünkü yaşanmamış demektir. Kendini kaybetmek, uçmak, mutlu şarkılar söylemek. Bir şimşek parlamasıdır beklenen. Gelir çok geçmeden. Genç bir doktor olan Susan daha o sabah, ölümün ödünç olarak alacağı bedenin sahibi Joe Black ile bir “kahve dükkânında” tanışmış ve aşkı bilmiştir. Filmin hoş leitmotiviyle: “Doktorum olmanı ve beni muayene etmeni istemiyorum; çünkü sana âşık oldum.”, “Doktorun olmayı ve seni muayene etmeyi istemiyorum; çünkü sana âşık oldum”. Kimlikler dışı seyreden ilginin adıdır; çünkü aşk, eş zamanlı bir irtibat. Oysa metin boyunca kimlik bir sorun olarak girecektir Susan’la, Joe’nun bedeninde mevzilenmiş ölümün arasına. “Kim olduğunu bilmiyorum.”, “Ben Joe’yum, sen de Susan. Yetmez mi?” “Yeter.”
Ölüm, girdiği genç adamın bedeninde hayata kendi gözleriyle bakmakta ve başlangıçta, baktığı her şeyin üzerine gölgesini düşürmektedir. Ancak hayatı, dahası aşkı tanıması, bu da onun eşiğini oluşturur. Oysa olması gereken yer bu değildir. “Hoşuna gittiği için her şeyi alan” ölümün aşkı da “hatıra olsun” diye midir? Nasılsa “Güneş canını yakmamıştır henüz. Sadece tenini bronzlaştırmıştır.” Şimdi tatlı anılarla tatili bitirmenin zamanıdır. Fakat değil, ölüm, tehlikeli sularında yüzdüğü aşkta diretir. Güneş canını yakmaktadır çünkü ve hiçbir şey anı olsun diye değildir artık bu sularda.
Asıl sorun Susan’ın tavrı ve seçimi. Hep aynı soru. “Kimsin sen? Kimsin? Kimsin?” Ve kavrayış noktası: “Sen ölümsün.” Ama bunu demez Susan. “Sen Joe Black’sin.” Böyle der sadece. Çünkü ölüm aşkta direnince götürmek ister. Her aşk gibi alıcıdır çünkü. Ama aşk gibi alıcıdır. Aşk olarak götürmek ister, ölüm olarak değil. Susan’ın fark edemeyişi buradadır. “Sen Joe Black’sin”! Oysa, “Sen aşksın” demelidir Susan, “Ve ben seninle geliyorum. Seninsem seninle geliyorum.”, “Sen Joe’sun”. Joe kim? Dahası hangi Joe? “Kahve dükkânı”nın bir bahar sabahı kadar hafif ve uçucu bedeni ile Joe’su mu? Parti gecesinin “ölüm kadar güzel” Joe’su mu? Ve “Happy End”, kötü son yani: Hayatın zaferi. Haksızlığa uğrayan gene ölüm. Senaristin seçimi işte. Ölüm gider, aşkını hayatın kucağına bırakarak. Çünkü doğası gereği alıcı olan aşk, verici de olmak zorundadır, aynı doğa gereği. Gidişinin ardından, ödünç verdiğini dahi bilmediği bedenine geri dönen Joe Black çıka gelir. Ölümle ilgisi “ölüm kadar güzel” olmasından ibaret bile değildir. Susan? Bu bocalama neden? Hangisine âşıktır ki? Hayata mı? Yoksa hayatına mı?
Bir fark etme ânının idrak edildiği “kahve dükkânı” ikinci bir milât oluşturur.
“Şimdi ne yapacağız?” “Her şey olacağına varır”. Değil mi ki hayattayız.
“Hoş macera” için iyi son kuşkusuz.
Oysa ölümdür aşka yakışan, ölümüne aşk ise ve eğer aşk sonsuzluk ise.
Hayat sonludur çünkü, ölüm sonsuz.
Ve ezel ve ebed arasında yer alan aşk, ölümden büyüktür. Adı ölüm de olsa dirim de. Aşk varsa ölüm yok, ölüm varsa da ölüm yok zira.
Geçen haftaki yazıyla yayımlanması gereken dipnotlar ve daha önceki haftaya ilişkin bir düzeltme:
1- Rauf Gardasol-Gökhan Kara, Bilim ve Teknik, nr. 332, Temmuz ‘95.
2- Mehmet Kanar, Şem ve Pervane, İnsan Yay., İst. ‘95, s. 18’den naklen.
Geçen haftaki yazıda (Nakkaşlığımdan II), “kefaret öykücükleri” olması gereken sözcükler sehven “kefarcı öykücüleri” olarak dizilmiştir.

Pervane Niye Kendini Yakar?

Nazan Bekiroğlu
“Pervane Niye Kendini Yakar?”
Pervaneye kişilik isnad edip, ihtiyarı ile kendini yaktığını ima eden şu başlık; “Pervane Niye Kendini Yakar”, bir edebi metne ait değil. Pervanenin malum yanışını, ışık kaynağı ile görüşü arasındaki açılar bakımından izah eden bilimsel bir makalenin başlığı.(¹) Özetlemek gerekirse milyonlarca yıl önceki bir başlangıçta, ay ışığına yönelerek yönünü bulmaya alışmış olan pervane süreç içinde yapay ışık kaynaklarına yönelmeye başlıyor. Bakışındaki teta açısı doksan dereceden büyükse pervane kaynaktan uzaklaşıyor. Eğer teta doksan dereceye eşitse geçiyor ve gidiyor. Ama eğer ışık kaynağına, teta açısı doksan dereceden küçük bir görüş açısıyla bakıyorsa pervane, helezonlar çizerek yaklaşmaya başlıyor ve sonunda ateşe düşerek yanıyor. Böyle diyor fizikçi.

Gül ile bülbülün muaşakasında da botanikçi, bir sebep-sonuç ilişkisi buluyor ve bülbülün gül fidanı üzerindeki konaklamasının beslenme gayeli olduğunu ifade ediyordu.

Şairin yorumundan ne kadar farklı.

Şair, koskoca bir aşk fark ediyor bu ilişki etrafında.

Leyla, çölün yakıcı gecesinde pervaneyle dertleşir: Her ikisi de bir ışığın cazibesindedir. Ama Mecnun sevgiliyi aşan bir ışığın cazibesine tutulup da Leyla, karanlığında yapayalnız kaldığında, siz bu kadere tek başınıza isyan edip Şem ile Pervane’nin tarihçesini bilmek hevesine düşersiniz. Bir süre sonra belli ki aşkın Şems ve Mevlana cihetine yöneleceksiniz. Şeyh Galip ve Esrar Dede’yi de merak edeceksiniz.

İran ve Türk edebiyatlarında bunca örneğini gördüğümüz Şem ü Pervane mesnevileri için bir Şem bir de Pervane gerekli.

Şem: Işık saçan her şey Şem’in tanımı kapsamında. Mum şemdir, çerağ da. Kandil de, yıldızlar da.

Işık saçan dedim ya, şem sevgili.

Şem ay.

Şem güneş.

Tasavvufi semboller dizgesinde, şem mürşid. Şem Kur’an. Şem nur-ı İlahi. Bir ışık saltanatındayız artık.

Pervane: “Perv” ile “=ane” son ekinin birleşmesinden. Perv, o da yıldız anlamına geliyor.(²) Kendisini ışığa veren tarafın da ışık saçan bir anlam kökünden geliyor olması ilginç. Kim ışık saçıyor gerçekte? Uğrunda ölünen mi ölen mi?

Pervanenin ayırıcı özelliği aşkı değil ama. Aşkı herkesçe malum ve aşk herkese mahsus. Pervanenin belirleyicisi kendisini ateşe atması. Yanması. Bilerek ve isteyerek.

Çünkü o incizabda. İradesine hakim değil artık.

Cezbe ve incizab. Aşkın halleri.

Cezbe: Cemale yönelme.

İncizab: Cemal tarafından çekilme.

Pervane Şem’in çekim alanına girerek ve dönerek, ne ise o olarak düşer ateşe. Sıfat-ı aşk nedir ki kendini ateşe atmaktan başka pervaneye göre?

Sonunda ateşte ölür pervane. Bu bir yok oluş değil, sevenin sevilende yok olması anlamına gelen bir varlık biçimidir. Bedeli ağır da olsa. Karşılığında şiirlerdesiniz, ihsan sonradan gelir.

Ne işi var pervanenin şiirde? Mum ışığında şiir yazan şairin pervaneye yüklediği anlam mı? Onunla kendi aşıklığı arasında kurduğu bağ mı? Pervane gürültü koparmaz; ama ateşe düşerken, cinnet alanında, güzelliği bu. Şem bilir mi? Bilmem. Ama şair bilir. Bilinci yerinde çünkü.

Gönlümüz Pervane’nin yanındadır. Kalbimizde Şem’e karşı bir iğbirar.

Pervane kaderini yaşar, yanar.

Işığına düşen her pervaneyi ateşine de düşürerek yok etmeye yazgılı Şem’in Pervane’den daha parlak yazgılı olduğunu kim iddia edebilir ki?

Alıştığımız, eğitildiğimiz şu ki, bülbül mağdur, gül mağrur. Pervane mağdur, Şem mağrur.

Öyle değil işte! “Tersinden Okunan Hikaye”.

Şem ezelden yazgılı, yanar.Yanar ki ışık saçar. Bir yangın.

Şem yakar, yakmaya yazgılı, ikinci yangın.

Gülün hikayesi, kalbimiz bülbülden yana. Ama “Gülün halinden kim bile?” Bülbül kanat çırpar, anlatır, sesi var onun. Gül öyle mi? Sesi yok gülün, kök salmış, eylemsiz. Gül gibi Şem de yerinde sabit. Oysa pervane eylem içre, kanatları var.

Bütün bu öyküleri bir de tersinden okumanın zamanı gelmedi mi?

Gül ile Şem. Bülbül ile Pervane.

Şem’in teta açısını henüz kimse bilmiyor. Korkarım o da daima doksan dereceden küçük.

Selim İleri ; “Beklenen Kitap”, Cumhuriyet , 12 Mart 1999

Beklenen Kitap…

SELİM İLERİ

O filmin adı Beklenen Şarkı’ydı. Cahide Sonku ‘nün göçen güzelliğiyle son bir kez alev alev göründüğü film. Beklenen Şarkı’yı Zeki Müren söylüyordu. Arada bir televizyonda gösteriliyor

Bense, nice yıllar, bir kitap bekledim: Şair Nigâr Hanım’ın güncesi.

Yıllar önceydi, Hayatımın Hikâyesi’ni edinmiştim. Yazan: Nigâr Binti Osman. İç kapakta bir ithaf: “Çok kıymetli yalı komşumuz, arkadaşımız, dostumuz Abdülhak Şinasi Hisar’a sevgi ve saygılarımla.” Mürekkepli kalemle yazılmış. İmza: S. K. Nigâr. Tarih: 6. 4. ’59.

Önsözden öğrendiğimize göre, Şair Nigâr, yaşamını dile getiren yirmi defter “doldurmuş.” “Ölümünden elli yıl sonra açılması ricasıyla, bu hatıraları saklayan yazı çekmecesi Aşiyan Müzesi’ne emanet” edilmiş. Şairin oğlu S. K. Nigâr yazmış şu bilgileri.

Bugüne dek o anıların yayımlanmasını bekledim. 1918’de ölen Şair Nigâr, herhangi bir başka ülkede yaşasaydı, defterleri 1968’te elbette okura sunulurdu.

Hayır, anılar, günü gününe tutulmuş çiziktirmeler, iç döküşler, ömrün sonuna rastlayan ödeşmeler yayımlanmadı.

Hayatımın Hikâyesi söz konusu yazılardan bir seçmedir. Geçen yüzyılın sonu-bu yüzyılın başı zaman dilimi olarak karşımıza çıkar. Aydın bir Osmanlı kadınının, üstelik bir şairin İstanbul hayatı’nı birinci elden yakalarız.

Mutsuz evlilik, Ada, çocuklar, platonik ilgiler -Aşk sözcüğünü özellikle kullanmadım…-, Prens “Viktor Emanuel”, geçen zaman, Abdülhamid ‘in tahttan indirilişi, savaşlar, çöken imparatorluk, yıkım… Şair Nigâr Hanım bütün içtenliğiyle anlatır.

Ruşen Eşref Ünaydın’ın bir dönemin tanınmış şairlerini, yazarlarını konuşturduğu çok sevimli kitabı Diyorlar ki’de, Nigâr Hanım, yaşlılık günlerinde karşımıza çıkar. Her şeyden… ama artık her şeyden yakınmaktadır.

O kadar ki, bu uzayıp giden yakınmalar, genç Ruşen Eşrefin bıyık altından gülmesine yol açmış gibidir.

Oysa Hayatımın Hikâyesi’nde Şair Nigâr’ın son yazısı enikonu acıklıdır:

“Gündüz arayanlar olmuşsa da her yer ve her şey gibi kapının çıngırağı da kırık olduğu için işitmedim.”

“Dün gece, nöbetlerle titrerken, babamın bana yirmi yıl önce hediye ettiği bir yatak mangalını hatırladım ve ancak onunla ısınabildim. Babacığımın aziz ruhunu bu vesileyle bir kere daha takdis ettim.”

Edebiyatımızın en güzel aşk pasajlarından birini, Abdülhak Şinasi, Şair Nigâr Hanım için yazmıştır. Bir ‘romans’ anlamı taşıyan bu sayfalardan Şair Nigâr’ın güzelliği ve görkemi taşar.

Ama işte hepsi bitmiştir şimdi. Yorgun şair soğuk bir ilkyaz akşamı ısınmaya çalışmaktadır…

Macerasını merak ettiğim Nigâr Hanım’ın güncesi, yirmi defteri yayımlanmadı ama; Nun Masalları’nın hikayecisi Nazan Bekiroğlu’nun Şair Nigâr Hanım incelemesi (İletişim Yayınları) bir süredir o maceradan tatlar yaşatıyor bana.

Gerçekten çok başarılı bir eser. Nazan Bekiroğlu, Nigâr Hanım’ın defterlerinden -defterlerin asıl sayısı on dokuz, bazı defterler “yok”, yazardan öğreniyoruz- yola çıkarak bir yaşamöyküsü örüyor Romancı inceliğiyle kaleme getirdiği bu yaşamöyküsü, döneminin aydın kadını Şair Nigâr’ın hangi iç huzursuzluklar, gönül kırıklıkları, baskılı yaşama koşulları içinde ömür tükettiğini gözler önüne sermekte.

Eserin ikinci bölümünde, Nigâr Hanım’ın edebiyat, şiir, yazı çabası irdeleniyor

İlk bölüm, dediğim gibi, duyarlı romanların havasını estiriyor. İkinci bölümse, Nazan Bekiroğlu’nun ‘edebî’ eserlerimizi irdelemede ne kadar canlı bir anlatımı olduğunu kanıtlıyor. Meraklısı dışındaki okura, kuru eleştirinin kitap kapattıracağı bu bölüm, yazarın işlek kalemi, dikkatli gözlemi, günümüze göndermeleriyle kıvraklık kazanmış.

Kitaplar daima en candan dostlarım oldu. Bununla birlikte, bazı kitaplar vardır ki, yakınlıklarını daha çok duyumsarım. Şair Nigâr Hanım o kitaplardan.

Nazan Bekiroğlu çok ince bir yazar, şöyle diyor:

“Nigâr Hanım’ın iç konuşması ve duaları uzar satırlar boyunca. Ve gözyaşları harflerini ıslatır ve dağıtırken ihtimal ki bütün bunları yıllar sonra birilerinin okuyacağını düşünerek teselli bulmaktadır.”

Takvimde İz Bırakan:

“Sevgilim, hatırında mı hâlâ”… Şair Nigâr Hanım.

Nakkaşlığımdan (II)

Nazan Bekiroğlu
Nakkaşlığımdan (II)
Güller açmadı diye her bahar başlangıcında, bahçeleri terk edip de minyatür bahçelerine böyle kolay girişim. Ama girdiğim her minyatür bahçesinden bulup da yolları sağ salim çıkmayı beceremeyişim.

Dönüp de geriye baktığımda dolaşan yolları kestirebilmem. Oysa doğrulup ileri baktığımda hangi sayfanın temmesine varacağını aynı yolların bir türlü görememem. Gözlerindeki zaaftan? Değil işte! Nakkaşlığımdan.

Nakkaşlığım çizgide yumuşamasından gerçeğin, renkte solmasından.

Kaçarak hayatın ayrıntısından, gül bordosu kitap sahifelerinin aydınlığına sığınışım, -dağ lalesi, çoban çantası, süsen- nakkaşlığımdan.

Mühreli kağıtlar üzre tecrid iklimlerinde yabani güllerin dikeni battığında parmağımın, “Mecnun-ı biçare” varakalarında kalbimin kanamaması nakkaşlığımdan.

Canımı yakan ve yakacak olan, ne varsa, sıyırıp da aslından, bir surete dönüştürmem, hep korkaklığımdan. Nakkaşlığım korkaklığımdan, korkaklığım nakkaşlığımdan.

Aynadaki suretimi bu denli sevmem, tam da sağ avcumun içine uzandığımda ona dokunamadığımdan. Bu denli hayatı nakışlara çevirmem, bu yüzden. “Al renklerimi, ver biçimlerimi”, bu yüzden.

Fırçamın kağıda düşürdüğü her alevin yansımasında en önce benim yanmam. Ama yine bir nakşın yangınında bu yangını susturmam: Nakş-ı ber-ab! Nakkaşlığımdan.

Yarımı kaybolmuş varakları renklerimin ve çizgilerimin derinliksiz ve gölgesiz hayalleriyle tamamlamam. Fakat bir yıldıza çarpmamak için yörüngesini değiştiren bir seyyarenin öbür yarısını nakşetmeyi unutmam. Hepsi nakkaşlığımdan.

Batı ufuklarının akşam sularında Güneş, Ay ve on bir yıldızı aynı semada nakşetmekle, ölmek ya da çizmek arasında seçim yapmak zorunda kalmam.

Ya da sol kenarı ebrulu bir şiiri okumakla, kendi tutsaklığında devinip duran bir denize bakmak arasında seçim yapmaya zorlanmam. Ki hepsi aslında ölmekle eşdeğerdir. Nakış. Deniz. Ve şiir. Hepsi de aynı şeydir. Aynı bir şey arasında seçim yapmaya zorlanmak ölmekten başka nedir?

Dalgalar, üzerinden geçerken nasıl olup da parçalanmadığını kayaların düşünüp de, aynı dalgalar geri çekilirken aynı kayaların verdiği iç sarsıntısını ve yerinden kopamayışın ürkütücü iç nefesini duyamayışım, o da nakkaşlığımdan.

Duymaklardan önce görmeklerle hatırlayışım; ama bir türlü suret bulamayan rüyalarımdan bir unutuşun değilse de bir hatırlamayışın acısıyla uyanışım.

Sadece nakşettikçe yaşamam? Yo, hayır. Sadece nakşettikçe yaşatılmam, nakkaşlığımdan.

Renkte üşümem. Renkte yanmam.

Biçimde kaybolmam. Surette dağılmam.

Surette ölmem. Surette doğmam.

Nakkaşlığımdan.

Kanının rengini almak için kalbini dikenime yasladığım bülbüle kanımı verdiğim, nakkaşlığımdan.

Leylak renginin ne kadar güzel olduğunu fark etmek için ödediğim bedel: Göze alışım, nakkaşlığımdan.

Ölüm en kolay çizilir, ölmek arkadan gelir. Öğretiler işte böyle. Seçilmişliğim, nakkaşlığımdan.

Yani ki müsveddesi de aslı da bu olan bu nakış, kalbimden ibaret.

Ve lakin müsveddesi kalbim olanı kağıt üzerinde temize çektiğim. Bir gün kalbimi boş bomboş bulabildiğim halde, kağıt üzerinde çizdiğimin sadakatinden emniyetim. Nakkaşlığımdan.

Amma (hep bir amma var, muamma!):

Eski takvimlerde ve eski fotoğraflarda yitirilmiş zamanın çizgisini “vücud-ı enver bir an-ı seyyalenin” sükutunda sonsuzluğa çevirmem aniden. Ve işte tam da bu yüzden. Bütün yitiklerin sorumluluğunu taşıyan kefarcı öykücülerine bütün haklarımı helal ü hoş etmenin sırrını buluvermem.

Sabahın saat sıfır beşlerinde ışığı birer birer yanan evlerin aydınlıklarını böyle rahat seçişim.

“Varlıkta gölgeyi kaybedişim”, “Nakkaşı nakş içinde bilişim.”

O en büyük ressamı merak edip de;

Son sahifesi yitik bir minyatür kitabının ilk sahifesini bulup koymam yerine.

Yitirip yitirip yitirip tüm çizgileri,

Son ucunda bir tek nokta çizişim.

Öylesine buluşum öylesine bilişim…

Besmele ile girişi arasında bir eski zaman metninin, bir minyatür hıçkırığı. Daha ne olsun? Nakkaşlığımdan ah, nakkaşlığımdan olsun!

Cemal Aydın ; “Tarihe Tanık Kadın – Şair Nigar Hanım”, Akit , 2 Mart 1999

Tarihe tanık kadın:
Şair Nigar Hanım

Cemal AYDIN

Millî kıymetimiz Prof. Dr. Sabri Ülgener Hoca’nın yazıp bıraktıklarına şöyle bir göz attığımızda, şu değerlendirmenin ne kadar nakli olduğunu görürüz: Kendi uzmanlık dalında, hem değerli hem de kalıcı eserler verenler, geçmişin ve günün edebî eserlerini çok iyi tetkik etmiş olanlardır.

Gerçekten de, bir milletin en paha biçilmez hazineleri, o milletin dönem dönem bıraktığı edebiyat ve sanat ürünlerinde gizlidir. Cemiyetin nabzı oralarda atar. Onların üzerindeki örtüyü merak ve heyecanla kaldırıp bakmasını bilenler, bilim dünyasına çok boyutlu çalışmalar armağan etmenin mutluluğuna ererler. Bu konudaki inancım, “Şâir Nigâr Hanım” adlı çok güzel bir araştırmayı okuyunca iyice pekişti.

Şâir Nigâr Hanım, yayımlanmış eserlerinden ziyade, 25 yaşından ölünceye kadar tuttuğu ve ancak ölümünden sonra okunmasını vasiyet ettiği günlükleriyle önemli bir devre ışık tutuyor. Yaşadığı dönemin .fikir, kültür, edebiyat, iktisat, hasılı dağıtmasına ramak kalmış son Osmanlı toplumunun bütün faaliyet sahalarını, onunu günlüklerinden adım adım izliyorsunuz.

Nazan Bekiroğlu*, eserlerini ve yayımlanmamış günlüklerini didik didik ederek hazırladığı “Şâir Nigâr Hanım **da, Osmanlı çağında ilk defa kitap yayımlamış, şiirleri sonradan Padişah olacak Şehzade Vahdeddin’in de içinde bulunduğu pek çok ünlü tarafından bestelenmiş, Abdülhak Hamid, Süleyman Nazif, Cenap Şahabeddin, Rıza Tevfik, Tevfik Fikret, Recaizâde Mahmut Ekrem, Şeker Ahmet Paşa, ‘Kemanî Tatyos Efendi, Bimen Şen gibi yerli ve Lamartine başta olmak üzere pek çok yabancı yazar, sanatçı ve diplomatla yakinen tanışıp görüşmüş, dünya gazetelerinde adından çok söz edilmiş, sekiz dil bilen bir Osmanlı hanımı ile tanıştırıyor bizi.

Yazarın bu araştırması, sadece edebiyat tarihçilerini değil, yazımızın başında vurguladığımız gibi, tarihe çok iyi bakıp geleceğe kalıcı eserler ve fikirler bırakmak isteyen her aydını da yakından ilgilendiriyor.

Bana gelince, ben bir başka yönüyle de çok sevip takdir ettim Şâir Nigâr Hanım’ı. Çünkü o da benim gibi düşünüyor: “Ben öyle zannediyorum ki bizim bu Meşrutiyet ilân edilmese idi, bu harb-i umumi, bu herc ü merc-i daimi rû-nümun olmayacaktı” diyor. Yine bir gün günlüğüne “Bana öyle geliyor ki bu mel’un Meşrutiyet ilân olunmasa bu herc ü merc-i kâinat vukua gelmez, hiç olmazsa daha teehhür eder ve insanların harpte telef olmayanları açlıktan ölmezdi” diye yazdığı için sevdim o şair ve edip hanımefendiyi. Çok haklı.

Eğer büyük çoğunluğunu askerlerin oluşturduğu İttihat ve Terakkî’nin zavallı hayalcileri ve siyâseten cüce yöneticileri olmasaydı, Osmanlı Devletinin yıkılışı böylesine acı ve böylesine korkunç olmazdı. Sultan İkinci Abdülhamid Han, onların geldiği gibi Batı’nın, hele hele İngiliz’in oyununa gelmezdi. .Dağılacaksa bile o devlet, bir Britanya İmparatorluğu’nun veya bugünün Sovyetler Birligi’nin parçalanışına benzer bir şekilde ve belki de ondan daha da yumuşak ve daha kansız dağılırdı.

Süleyman Nazif’in “Şehadet ve yemin ederim ki ne kadınlar, ne erkekler arasında Nigâr Hanım kadar samimi vatanpervere rastladım” diyerek tanıttığı kıymetli, fakat unutulmuş bir kadın şâirimizi mutlaka tanımak gerekiyor. Tarihimizin en fırtınalı dönemlerine düştüğü o kayıtlar, bize geçmişle ilgili olarak yeni yeni uruklar açacaktır.

_________________________________________________________________________________

* Nazan Bekiroğlu, geniş kitlenin Zaman gazetesinde pazar günleri çıkan makaleleri ile, edebiyat çevrelerinin Dergâh ve Türk Edebiyatı dergisindeki yazıları, son olarak da “Nun Masalları” adlı hikâye kitabı ile tanıdığı çok yönlü bir araştırmacı, edebiyatımıza yepyeni, ses getiren bir hikayeci ve değerli bir öğretim üyesidir.

** Şâir Nigâr Hanım gibi tarihe mal olmuş şahsiyetlerin hayat hikâyelerinin bilinmesi son derecede önemlidir. Bu eserlerin oldukça faydalı yönlerinden biri de, o kişilerin yaşadıkları dönemin genel bir görünümünü sunmalarıdır. Batı ülkelerinde biyografi eserleri apayrı bir edebî tür olarak algılanır ve her kesim tarafından merakla okunur.. Nitekim Şubat’ın ilk haftası Fransa’nın Nîmes şehrinde bu eserler için öze! bir fuar açıldı. Le Nouvel Observateur dergisi bu konuda bir dosya hazırladı (10.2/99, s.56-61). Le Monde gazetesi de haftalık kitap ekinde bu fuara iki tam sayfa ayırdı (19.2.99, s. X Ve XI).

Nazan Bekiroğlu, Şâir Nigâr Hanım, İletişim Yayınları.

Tel: (212) 516 22 60-61-62, Faks: (212) 5161258.

İrfan Karakoç, ; “Şiir İlham Eden Mutsuz Güzel: Şair Nigar Hanım”, Tarih ve Toplum , sayı 183 , Mart 1999

Şiir ilham Eden Bir Mutsuz Güzel: Şair Nigar Hanım

irfan karakoç

“Bu aşk-ı dilim müebbed olsun kurtarma beni ilahi asla”

(Teşrini evvelde bir gece, Efsûs 2)

Çeşitli dergilerde çıkan öyküleri, denemeleri ve makaleleriyle tanıdığımız Nazan Bekiroğlu, akademisyenlik özelliğinin yanında sanatçı kişiliğinin de izlerini taşıyan yeni kitabı “Şair Nigar Hanım”la okurun karşısında.

Turhan Paşa’nın Nigar Hanım’ın, albümüne aslen Fransızca yazdığı, ‘şair olmak güzeldir, fakat şiir ilham eden kadın olmak daha güzeldir’ sözünden sonra, edebiyatımızın ilk kadın şairi olarak bilinen Nigar Hanım şiir ilham eden kadındır artık. Yalnızdır, bütün hayranlarının -belki aşıklarının- gözünün içine bakmalarına, bir tebessümünden mutlu olmalarına rağmen, istanbul’da, Serez’de, Bursa’da, Selanik’te, Viyana’da, Macaristan’da, Monako’da esen bir rüzgardır adeta. Fakat bu rüzgar öyle kolay geçip gitmez, İstanbul sosyetesinin dilindedir, Doğu ve Batı moda kreasyonlarından özenle seçilmiş ve her davete, her kabille göre değişen birbirinden güzel elbiseleriyle; yaşmak, ferace ve hotoz’u, bir ‘İstanbul Hanımefendisi’ prototipi yaratacak derecede farklı ve ısrarlı kullanımıyla; bunların yanı sıra ‘etrafı dantelli şemsiyeleri, yelpazeleri ve bilhassa saplı tek gözlükleriyle de meşhur olan ve taklit edilen, kısacası “sanat icra edercesine güzel giyinen” bir rüzgardır o. Bu rüzgar sadece sosyete toplantılarında, çay partilerinde, mehtap gezintilerinde esmez. ‘Bugün kalbimde en büyük aşkınıdır dediği vatanının tehlikede olduğu bir zamanda, “Müdafaa-i Milliye Osmanlı Hanımlar Cemiyeti”nin düzenlediği konferanslarda, ölmesin dediği ‘askercikler’i için yazdığı “Vatan” şiirinin ‘Koşalım, tehlikede çünki vatan’ haykırışları arasında da rastlarız bu rüzgara.

Bekiroğlu, bu çalışmayla, sekiz dil bilen (Fransızca, Rumca ve Almanca’yı iyi derecede; İtalyanca, Ermenice, Arapça, Farsça ve Macarca’yı okuyup yazıp, anlayacak seviyede), yurt içinde edebiyat ve saray çevresinde olduğu kadar, yurtdışında da (İtalya Veliahdı Victor Emmanuel’den İsveç Kralı Güstav’a; Romanya Kraliçesi Elizabeth’ten Alman İmparatoru II. Wilhelm’a, Behebol Melikesi’ne; İtalyan, Alman, Avusturya, Macaristan basınından Hindistan ve Kırım basınına kadar bir çok platformda) tanınan, otuz bir güftesi bestelenen çok yönlü bir Osmanlı entelektüeli olan Nigar Hanımın, onun şahsında da Osmanlı aristokrasisinin duygularım, ıstıraplarını, kısaca yaşamını göstermektedir bize. Fakat bu yaşayış, ‘bir yönüyle daima Batılı kalmış ama bir yanıyla da Doğu geleneklerini, yaşam tarzını samimiyetle benimsemiş Macar bir babayla, mühürdar kızı Şarklı bir annenin evladı olarak, tüm boyutlarıyla bu ikiliğin mirasını taşıyan bir şairenin yaşayışıdır. ‘Yerli istanbul hanımları için modern Batı’, Batılıların gözünde ise ‘otantik Doğu’yu temsil eden bu şaire, hisli fakat kuvvetli kalemiyle yazdığı günlüklerinde; giyinişiyle, güzelliğiyle, cazibesiyle, nezaketi ve komplimanlara açık tavrıyla, ‘peri masalları ya da romanslardan’ derlenmişe benzeyen sahnelerin yanında; ölümle, evlat hasretiyle, yalnızlıkla, savaş yıllarının yoklukları, pahalılıkları ve hastalıklarıyla iç içe geçmiş sahneler de içeren bir film izlettirir 21. yüzyıla adım atmaya hazırlanan okuyucunun hayal perdesinde. Sadece okuyucunun hayal perdesi değil, aynı zamanda bir öykü yazarı olan Bekiroğlu’nun muhayyilesi de Nigar hanımın yaşam parçalarıyla doludur. Bekiroğlu, çalışmasının hazırlanış sürecinde yazmış olduğu bir öyküsünde (Nigar Hanım, Sevgili, Dergah, S.83, s.5-6), Nigar Hanımca bir çeşit “aşk” diyebileceğimiz hislerle yaklaşır. Bu hisleri bazı cümleler çok açık bir şekilde verir: ‘Günaydın sevgilim günaydın’ , Peki size bunca aşkım ne olacak ya Nigar Hanım’, ‘Size aşkıma engel yok , ‘Sonsöz niyetine aşkım”, ‘Gerçek şu ki Nigar hanım, kendimi varlığınızla aşk olarak yorumladığım bir birlikteliğe iterken’. Bir yazın ürününün, yazarın hayatı için bir belge niteliği taşımak zorunda olmadığını unutmadan, öyküde, bu çalışmanın arka planını, psikolojik hazırlık devresini, kısacası, Bekiroğlu’nun sanatçı kişiliğinde Nigar Hanım’ın uyandırdığı akisleri bulduğumuzu söylememiz sanırız ki çok da yanlış olmaz. Bekiroğlu (yani anlatıcı) bu öyküde, ‘hayatım ne kadar benim hayatımsın benim sevgilim’ diyerek, üzerinde çalıştığı Nigar Hanım’ın hayatını kendi hayatıyla adeta özdeşleştirir. Ayrıca öyküde Nigar Hanım’ı bize tanıtan ilginç cümlelere de rastlarız. Bu cümleler Nigar Hanım’ın hayatını özetler gibidir:

“.. .çokça zengin çokça yoksul

çokça mutlu çokça mutsuz

bir o kadar genç ve yaşlı

çokça az çokça çok

bir sultan bir bende

bir isyankar bir mağlup

bir rakip bir handan

bir müstağni bir maşuk

hiç mutsuz hiç mutlu”

(Dergah, S.83, s.5)

Bekiroğlu’nun bu çalışmasında önemli olan bir nokta da, Nigar Hanımın da bu devre içerisinde gösterilmesinden dolayı üzerinde durulan “ara nesil” kavramıdır. Bekiroğlu, bu kavramın problemlerini (süre, kavram, kadro, mahiyet) ve üzerinde şimdiye kadar yapılmış değerlendirmeleri verdikten sonra, çözüm yolu olarak Orhan Okay’ın genelde edebiyat tarihini ilgilendiren, fakat ara nesil”i de içine alan ve “Yenileşme Devri Türk Edebiyatı” olarak da bilinen edebî dönemin isimlendirilmesi ve sınırlarının belirlenmesi konusunda teklif ettiği, “II. Abdülhamit Devri Edebiyatı” tabirini belirterek, bu teklifle beraber bu problemlerin çözülebileceğini -bununla beraber yazar, Nigar Hanımı ‘bir ara nesil şairi’ olarak tanımlar(s.387)- söylemektedir(s.260) .

Dikkati çeken diğer bir nokta ise bu akademik çalışmada yer yer kullanılan üsluptur. Okuyucu, kitabı okurken, özellikle bazı yerlerde, Bekiroğlu’nun sanatkar yönünü de çok açık bir şekilde görür:

“… Renkli ve şaşaalı bahar günlerinin solgun ve kasvetli, ama yine de bir yanıyla muhteşem kalabilmiş bir kısa dönüşümünün şarkısıdır bu.” (s. 118)

“. . .En fazla böylesine bir aşkı reddettiği için kendisine içerlemektedir. Neticede yirmi üç sene üzerine mazi uçurumundan çekip aldığı bu mektuplar karşısında yapabileceği tek şeyi yaparak göz yaşlarına buladığı birkaç silik dua ve selamın ardından susar.” (s.129)

“… Sadece aşkları değildir elbet Nigar Hanımı mazi kuyusuna çeken.” (s. 129)

” Buğulu bir film karesinde, komşu Sabiha Hanım’dan eve dönmeye çalıştığı yol boyunca ‘tipiden birkaç sendeleyip’ şemsiyesi dönerken yine de ‘Allah fukaraya acısın” endişesindedir.” (s.131)

” Acı bir tesadüfle, tam bir yıl sonra hayata veda edeceği bir bahar gecesinde, yenilenen ve tazelenen ruhunun, son aşk şarkısının izlerini şöyle düşer günlüğüne: …” (s.132)

“. . .Neticede o da ömrünün son durağında, güzel bir ağustos günü, kim bilir nasıl bir içgüdüyle dönüp de kendi hayatına dışardan birisi gibi bakmayı denediğinde, samimi bir şaşkınlıkla hep o söylenen cümleyi tekrarlar.. .”(s.134)

“…Çünkü ne yaşamış, ne görmüşse Nigar binti Osman, yani şair Nigar Hanım, ölümünden on bir gün öncesine kadar ne yazmışsa son birkaç sahifesi boş kalan defterlerine, romans ya da peri masalı değil bizzat hayatın kendisidir. Ve bu hayat bugün artık epeyce sararmış bir günlüğün sahifeleri arasında kaldığından, yaşanmışlığı hususunda bizi ikna edecek tek şey, kendi duygularımızdır.” (s.146)

Bu cümleler okuyucuyu adeta zaman tünelinde bir yolculukla Nigar Hanım’ın dönemine sürükler. 120 kitap, 174 makale-gazete haberi-şiir, 15 mektup (Nigar Hanımca gönderilen), 5 ses kaydı-görüşme ve 7 lisans-yüksek lisans-doktora tezinin incelenmesi sonucu, geniş bir bibliyografya ile hazırlanan bir akademik çalışmada kullanılan bu üslup, eser için ilk başta çelişki gibi görünse de, bu çelişki yazarın gerek akademik, gerek sanatkar kişiliğindeki olgunluğu sebebiyle, bu tip çalışmaların ağır bilimsel dilinin getirdiği okuma zorluğunun giderilmesine ve eserin rahat bir şekilde okunmasına dönüşmüştür.

Bütün bunlardan sonra eserin teknik özelliklerinden de bahsedecek olursak şu bilgileri vermemiz gerekmektedir: Önsöz, giriş, sonsöz ve kaynakça dışında iki ana bölüm üzerine kurulan eserin ilk bölümü, Nigar Hanım’ın hayatıyla ilgili eldeki bütün malzemenin kullanılmasına çalışılarak hazırlanan geniş bir biyografiden oluşuyor. ikinci bölümde ise, bu biyografinin ışığında devri ve diğer sanatçılarla olan ilişkileri de göz önüne alınarak, şairin edebî kimliği incelenmiş. Ayrıca eserin sonunda özenle seçildiği belli olan ve kronolojik olarak sıralanmış, otuz bir fotoğraf ve bir karakalem etüdünden oluşan şık bir albüm de bulunmaktadır. Çalışmanın kanaatimizce tek ve en önemli eksikliği kişi, eser ve yer adları indeksinin olmamasıdır. Bu da eserin, özellikle araştırmacılar tarafından kullanım sahasını kısıtlamaktadır.

Sonuç olarak; Nigar Hanım, Nazan Bekiroğlu’nun da belirttiği gibi ‘döneminin duyuşunu yansıtan şiirleri arasında çok hoş örnekler bulunmasına rağmen edebiyatımızın elbette birinci sınıf şairlerinden değildir. Daha başarılı olabileceği bir alan olan nesir ise, şiirinin gölgesinde kalmıştır. Lakin Divan, Tanzimat, Servet-i Fünun edebiyatlarından ve Fransız romantiklerinden gelen etkileri yüklenerek eser veren bu ilk Avrupai kadın şairi unutuluşun kucağından kurtarmak, toplumsal tarih gibi edebiyat tarihinde de layık olduğu yere iade etmek gerekir. Ve kuşkusuz, o yerin belirleyici özelliği öncelikle bir dönemin öncü kadınlarından biri olmasından geçmektedir.’

Kayalar mezarlığındaki hanımellerinin solmaması ve hayatı altın tozuna dönen Nigar binti Osman’ın her dem yeniden hatırlanması dileğiyle son sözü yine şaire bırakalım:

Ben ölürsem çektiğim derdi bilen yaran desin

Pek de düşkündü şu biçare Nigarın ahteri

Varlıgından olmadan alemde bir dem müstefid

Ol felaket-dîdenin hâk”i siyah oldu yeri

(Gaib, Aks-i Sada)

Bir ah ederek azm-i beka ettiğim anda

Hem-cinsime hasreylediğim bunca muhabbet

Gösterdiğim âsâr-ı vefa hubb ü sadakat

Hep mahvolacak çektiğim envâ-ı eziyyet

Pinhân olacak hâk-i siyah içre bu cismim

Hatırda bile kalmayacak belki de ismim

(Tefekkür, E f süs 2)