Eşya: Şey’in cem’i

Nazan Bekiroğlu
Eşya: Şey’in cem’i
Eşya, şey’in cem’i, yani “şeyler.”

Şey. Boşlukta hacim sahibi olan her “şey”den, hacmi olmasa da kainat bütünlüğü içinde mana taşıyan görünür ve görünmez her “şey”e kadar olan arazi. İkisi arasında eşya, en yükseğinden en düşüğüne kadar bir yelpaze kombinezonunda bir yığın mana.

Eşya, bir şişe, bir saç tokası. Eşya neden var olduğumuzun manası. Varlığın mahiyetine uzanan bir köprüde eşyanın manası, eşyanın hakikati. Felsefenin, sanatın, dinin, kelamın, eşyada mana arayışı bir yana, en düşük anlamıyla da eşya, “eşya.”

İlk bakışta sadece bu en düşük anlamıyla gündelik teferruat arasında eşya. Yani bir koltuk, bir lamba. Bir saat. Bir şişe, bir ayna. Bir kutu gibi eşya. Bir biblo, bir vazo, bir masa örtüsü gibi eşya. Toza toprağa, örümcek ağına, toz bezinin değmesiyle ışıltıya, temizliğin rengine, sabunun kokusuna açık ve hazır eşya.

İnsana mahkum, insana köle, insana mahsus eşya.

Ama eşya kalıcı, insan yok olucu. Tenakuz mu? Evet, öyle görünüyor.

Nigar Hanım, hayatının gerçeklerinden çok da ayıramadığı şiirlerinden birinde, Pederimin Resmi, babasının ölümünden sonra evdeki eşyaya göz gezdirir ve birkaç parça eşyanın ne kadar daha uzun ömürlü olduğuna dikkat ederek acı duyar:

Kitap, kalem, gazete, bir billur-pare bile

Yerinde cümlesi mevcud, sense na-mevcud.

Doğrusu, siz ölürsünüz; ama kolunuzdaki saat işlemektedir, ya da kasetçalarda sizin dokunuşunuzla başlatılan parça hala ses vermektedir. Ya da bir çiçek tarhında ayak izleri kalmıştır çoktan yok olmuş bir sevgilinin. Oturduğu koltukta bedeninin biçimini almış bir boşluğun hacmi.

Ellerim yok oluyor çoktan, yazdığım harfler kalıyor. Gözlerim yok oluyor da gördüğüm ve çizdiğim suret duruyor. Ben yokum da göğsümdeki sedef düğme yaşıyor. Ya okuduğum kitapların arasında kalan gözlerim?

Bütün bunlar benim yok olmamla yok olmuyor. Acı olan bu, güzel olan da bu. Ürkütücü olan bu, avundurucu olan da.

Çekip gittiğiniz evde bir köşede çıkardığınız gibi kalıvermiş terlikleriniz. İçtiğiniz kahvenin fincanı dibinde bekleyen tortu. Yarım bıraktığınız su. Çay bardağınızda dudak izleriniz. Tablada sigara külleriniz. Boşlukta sesiniz. Yazınız. Suretiniz.

Ya siz neredesiniz? Şey! Şey, yani bütün bunlar sizden uzun ömürlü.

Kurutulmuş bir gül. “Ariyet kitab arasında bulunmuş bir çiçek” bile.

Bir billur pare. Bir saat parçası. Ömürlü. Benden uzun ömürlü.

Hele fotoğraflar. Hele fotoğraflar. Bu yüzden fotoğraf arkaları bilhassa o eski zamanlarda cisim ve ruh arasındaki tenakuzu vurgulayarak imzalanır. Israrla. Fotoğraf ebedidir de sahibi geçicidir. Fotoğraf kalıcıdır da içindeki gidicidir. Suret kalıcıdır da solgun cisim yok olucudur. Daha bir yığın cümle, ithaf, vesaire.

İşte hayatımız. Biz nerede? Hangi rafta, hangi koridordayız?

Ayrıntılar arasında kaybolup gidiyoruz. Eşya arasında eşyanın hakikati yitiyor. Ciciler biciler. Mobilya teşhir salonuna dönen evler. Bujiteri mağazasını andırır masalar. Bir şarküteri ya da market taklidi mutfaklar. Beyaz eşya reyonları. Elektronik aygıtlar galerisi. Zücaciye dükkanı vitrinler. Işıltı yok. Aradan gün ışığı geçecek mesafe yok çünkü.

Eşya benden uzun ömürlü, kesin. İki giysi yeterli değil mi? Biri yıkanırken diğeri giyilen? Ziya Paşa diyor ya, insanın ihtiyacı bir lokma ekmek iken, bu keşmekeş-i derd-i ihtiyaç neden?

Mekan ya? O da bir eşya. Bahar geçer, yaz geçer, “Elhan ı Şita” başlar. Kışın nağmeleri duyulur sadece. Ve şair yuvalarda kalan son mai tüyleri kovalayan ruzigarla hemhal olur. Mai tüyler, sahibinden uzun ömürlü olmuştur çünkü.

Bedenin faniliği karşısında kalıcı gibi görünen eşyaya biçilen bu değer, sonsuzluk karşısında beşerin doğal zaafı gibi görünüyor. Olsun!

Ama bütün bu yazıklanmada gözden kaçırılan bir şey var. Eşyaya insandan fazla ve insanın dışında, ona rağmen anlam yüklemek doğru mu? Basit anlamıyla eşya, tek başına bir hiç değil mi?

En kabadayı şey olarak bildiğimiz zamanın dahi tek başına kaldığında varlık bilinci taşıyamadığı bir gerçeklik boyutunda yaşıyoruz. Zaman zaten bu yüzden, bu buudda, insanın ruhu ve cesediyle kül olduğu buudda mevcut. Güneşin doğudan doğup batıdan batmaya mecbur kılındığı buudda. Ruh cesedden ayrıldığında zaman yok olmuyor mu? “İçlerinden biri, ne kadar kaldınız, dedi. Bir gün veya daha az bir müddet kaldık (Kehf/19).” denildiğinde, aslında ne kadar kalmışlardı, düşünsenize? Zamanın dahi varlık bilincinin ancak insan bilincinde onaylandığı yerde eşyanın tek başına kıymet/anlam taşıdığı düşünülemez.

Zaman bir yana, en basit anlamında dahi eşya, bu tenakuz düzleminde ve bu buudun içerleğinde yoklandığında, eşyanın hakikatine giden bir köprüye dönüşüyor. Eşya, var olmak için insan bilincine muhtaç. İnsanın bilinci eşyanın ışığı.

Peyami Safa, Bir Akşamdı romanına, akşamın inmesiyle çekilen ışığın eşyayı da görünmez kıldığını ikaz ederek başlar. Eşyanın görünür kılınmasını sağlayan ışığın yokluğu, eşyanın da yokluğu anlamına gelmektedir. Etkileyici paragraf.

“Bir akşamdı… Oda loş… Kafes delikleri mavi… Gündüzün son ışıklarıyla beraber sanki odadan eşya da çekiliyordu: Levhalar duvarların kararan zeminine batıyorlar, minderler sönüyor, iskemleler dağılıyor ve hepsi buğulanarak şekilsiz bir uçuşta kayboluyorlar. (…) Her şeyi koyu kurşun renkli bir buğu kaplamıştı. Akşam.”

İki gül kafesi. Bir şarkı sesi. Denize açılan bir pencerenin işi. Munis uyumlarla bir araya getirilmiş bir evcilik oyununun en masum ve en kalıcı köşesi. Değil mi ki seni oraya yerleştiren el yok artık. Kal. İstersen sonsuza değin uzan. Hiç fark etmez. Örümcek ağları. Toz birikintisi. Zamanın rengi. Uzamın sesi. Tek şey var: Eşyaya sinen ruhun eksiltisi.

Leave a comment

Your comment