Nakkaşlığımdan (1)

Nazan BEKİROĞLU
Nakkaşlığımdan (1)
Bu kadar çok duruyorsam renkler ve biçimler üzerinde, uzak dağın eteğindeki geyiğin göz pınarlarını ıslatan kirpikleri seçebiliyorsam, nakkaş olduğumdandır.
Ellerimi fark edişim bunca zaman üzerine. Ellerimi sevişim. Kendi gözlerimin içine girip de nasıl gördüğümü değil, nasıl baktığımı merak edişim.
Kendi içimde kanattığım bir ormanın en ucunda ille de gökyüzünü boyamam, nakkaş olduğumdan, nakkaşlığımdan.
Bir ay, bir güneş ve on bir yıldızı üzerine resmettiğim göğün karanlığı içimin karanlığından. Böyle parlak durması yıldızlarımın, karanlığımdan.
Değil mi ki seyyarenin ışığının artması gökyüzünün ışığının azalmasından. Yıldızların sönmesi göğün aydınlanmasından.
Parlak yıldızlar keşfedebilmek için bu fedakârlığı göze alıyor olmam. Nakkaşlığımdan.
Her nakşın parlaklığı iki nakış arasındaki karanlığının fazlalığından.
Batı ufkunda kıran’a gelen iki yıldızı, onlar aslında üst üste gelmiş iki yıldızken, tek bir yıldızmış gibi görmem. Ve bu yüzden böylesine kolay, mavi bir akşamın göklerinde açılan bir aralıktan içeriye süzülüvermem.
Penceremin önünden bulutlar geçerken penceremin arkasında durmam ve her şey kalbimin üzerinden geçiyorken kalbimin altında kalmam, nakkaşlığımdan.
Rüzgârı resmedip de duyamayışım, acıyı çizip de yaşamayışım. Nakkaşlığımdan.
Kendi şehrimde iken kendi şehrimden kaçmam.
Irmağın konuşması bana saklı kentlerde; ölümün konuşması, hayatın susması.
Yitirilmiş kentlerde bıraktığım kendimi aramam bunca yıl sonra, sonra aranılacak bir ben daha bırakarak kentin kapılarından çıkmam.
Bulmak yitirmekten büyük. Yitirmem nakkaş olduğumdan. Bulmam nakkaşlığımdan.
Gözlerimi kapatmakla ışığın varlığını inkâr edemem. Işığın aydınlığı düşer göz kapaklarımdan içeri, bunu fark edişim. Ama ışık olmazsa, işte o zaman eşyayı göremem gözlerim açık olsa da, bunu fehmedişim, hep nakkaşlığımdan.
Çünkü bilinmeyen bir şeyi hatırlamak zor, unutulmuş bir şeyi hatırlamak kolaydır. Yitirdiğimizi tanırız bulduğumuzda, yitirmediğimizi değil.
Bir zamanlar boyayı ve rengi tahsil edenin ruhuna boyanın ve rengin kokusu değdiğinde hatırladığı şey, eczahanenin mermer havanından dağılan koku ruhuna dokunduğunda duyduğuna benzemez.
Bu yüzden benim hatırlamam kolaydır, nakkaşlığımdan.
Nakkaşlığım, hatırlamamdan.
Şimşek parıltısı bir ân içre ezelî ışıkla muhatap kılınmış olduğumdan. Ve bana Elestü bi- Rabbiküm? diye sorulduğundan. Ve ben Belî! diye cevaplamış olduğumdan. Ve elbette ki böyle cevapladığımdan. Ama ilk ânın görüntüsünün hatırasını, sesini uğultusundan daha fazla sarhoşlukla nasibimde saklamış olduğumdan. Nakkaşlığım bu nasibin hatırasından.
Bir suretten içeri bunca kolay girivermem böyle, böylesine bir suretten ibaret kılabilmem gerçeği, o şimşek parıltısı ânın hikâyesini büyüyen göz bebeklerimde sakladığımdan.
Bir hikâyenin sonuna giderken başını unutmak büyük tehlike, bildiğim nakkaşlığımdan. Üzerinden geçe geçe hayatın çizgiler gibi, üstad oluşum. En zor kıvrımlarının üzerinden elifbadaki harflerin böyle kolay geçişim, böylesine güzel çizişim nûnları, dört elif miktarı elifleri böylesine güzel çekişim. Tutup da nefesimi bir soluk mesafede, sonra salıverişim. İç çekişim. İç çekişim. Ama işte hattat değilim, bir türlü elifbayı sökemeyişim. Nakkaşlığımdan.
Alevin kendisini resmedemiyorsam ve fakat onun eşya üzerindeki yansımasını resmedebiliyorsam; ancak silik bir hayal, bir satıh, üçüncü boyutunu yitirmiş bir gölgeye dönüşüyorsa fırçamın kâğıt üzerinde bıraktığı iz, her iz; sağ bileğimdeki acziyetten değil yaşama bakışımdaki sağlamlıktandır.
Öylesine sağlamlıktan ki:
Aynı bileğimdeki kokunun kâğıda düşebileceği kadar kısa bir zaman içinde kendi yüzümü çizmeye kalkışsam da, hiçbir suretimin bana ve benim hiçbir suretime benzemeyişim.
Tam anlamıyla tamamlayıp çizdiğim her şeyde eksik kalışım.
Nakkaşlıkta kıdemli olup da Nakkaşın Yazılmadık Hikâyesinde takılıp kalışım.
Amma ki razılığım. Muhakkak ki razılığım.
Nakkaşlığımdan âh, nakkaşlığımdan!..

Cemal Aydın ; “Tarihe Işık Tutan Kadın – Şair Nigar Hanım”, Yeni Şafak , 23 Şubat 1999

Tarihe ışık tutan kadın

Okuyucunun Dergâh Yayınları’ndan çıkan ‘Nun Masalları’ adlı kitabından hatırladığı Nazan Bekiroğlu şimdi de İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Şair Nigâr Hanım’la karşımızda

ŞÂİR NİGÂR HANIM

Cemal AYDIN

Millî kıymetimiz Prof. Dr. Sabri Ülgener Hoca’nın yazıp bıraktıklarına şöyle bir göz attığımızda, şu değerlendirmenin ne kadar haklı olduğunu görürüz: Kendi uzmanlık dalında, hem değerli hem de kalıcı eserler verenler, geçmişin ve günün edebî eserlerini çok iyi tetkik etmiş olanlardır. Gerçekten de, bir milletin en paha biçilmez hazineleri, o milletin dönem dönem bıraktığı edebiyat ve sanat ürünlerinde gizlidir. Cemiyetin nabzı oralarda atar. Onların üzerindeki örtüyü merak ve heyecanla kaldırıp bakmasını bilenler, bilim dünyasına çok boyutlu çalışmalar armağan etmenin mutluluğuna ererler. Bu konudaki inancım, “Şâir Nigâr Hanım” adlı çok güzel bir araştırmayı okuyunca iyice pekişti. Şâir Nigâr Hanım, yayımlanmış eserlerinden ziyade, 25 yaşından ölünceye kadar tuttuğu ve ancak ölümünden sonra okunmasını vasiyet ettiği günlükleriyle önemli bir devre ışık tutuyor.

Bir Osmanlı hanımefendisi

Yaşadığı dönemin fikir, kültür, edebiyat, iktisat, hasılı dağılmasına ramak kalmış son Osmanlı toplumunun bütün faaliyet sahalarını, onun günlüklerinden adım adım izliyorsunuz.

Nazan Bekiroğlu, eserlerini ve yayımlanmamış günlüklerini didik didik ederek hazırladığı “Şâir Nigâr Hanım”da, Osmanlı çağında ilk defa kitap yayımlamış, şiirleri sonradan padişah olacak Şehzade Vahdeddın in de içinde bulunduğu pekçok ünlü tarafından bestelenmiş, Abdülhak Hamid, Süleyman Nazif, Cenap Şahabeddin, Rıza Tevfik, Tevfık Fikret, Recaizâde Mahmut Ekrem, Şeker Ahmet Paşa, Kemani Tatyos Efendi, Bimen Şen gibi yerli ve Lamartine başta olmak üzere pekçok yabancı yazar, sanatçı ve diplomatla yakinen tanışıp görüşmüş, dünya gazetelerinde adından çok söz edilmiş, sekiz dil bilen bir Osmanlı hanımı ile tanıştırıyor bizi. Yazarın bu araştırması, sadece edebiyat tarihçilerini değil, yazımızın başında vurguladığımız gibi, tarihe çok iyi bakıp geleceğe kalıcı eserler ve fikirler bırakmak isteyen her aydını da yakından ilgilendiriyor. Bana gelince, ben bir başka yönüyle de çok sevip takdir ettim Şâir Nigâr Hanım’ı. Çünkü o da benim gibi düşünüyor: “Ben öyle zannediyorum ki bizim bu Meşrutiyet ilân edilmese idi bu harb-i umumî bu here ü merc-i daimî rû-nümun olmayacaktı” diyor. Yine bir gün günlüğüne “Bana öyle geliyor ki bu mel’un Meşrutiyet ilân olunmasa bu herc ü merc-i kâinat vukua gelmez, hiç olmazsa daha teehhür eder ve insanların harpte telef olmayanları açlıktan ölmezdi” diye yazdığı için sevdim o şâir ve edip hanımefendiyi. Çok haklı.

Unutulmuş bir kadın şâir

Eğer büyük çoğunluğunu askerlerin oluşturduğu İttihat ve Terakkî’nin zavallı hayalcileri ve siyâseten cüce yöneticileri olmasaydı, Osmanlı Devleti’nin yıkılışı böylesine acı ve böylesine korkunç olmazdı. Sultan İkinci Abdülhamid Han, onların geldiği gibi Batı’nın, hele hele İngiliz’in oyununa gelmezdi. Dağıtacaksa bile o devlet, bir Britanya İmparatorluğu’nun veya bugünün Sovyetler Birliği’nin parçalanışına benzer bir şekilde ve belki de ondan daha da yumuşak ve daha kansız dağılırdı. Süleyman Nazif’in “Şehadet ve yemin ederim ki ne kadınlar ne erkekler arasında Nigâr Hanım kadar samimi vatanpervere rastladım” diyerek tanıttığı kıymetli, fakat unutulmuş bir kadın şâirimizi mutlaka tanımak gerekiyor. Tarihimizin en fırtınalı dönemlerine düştüğü o kayıtlar, bize geçmişle ilgili olarak yeni yeni ufuklar açacaktır.

Rönesans ve kediler

Nazan Bekiroğlu
Rönesans ve kediler
Hiç kuşku yok ki bu yazı şu an bilgisayarımın üzerinden mavi gözleriyle beni süzmekte olan bir kedinin gönlü hoş olsun diye yazılmıyor. Klavye üzerinden yürüyerek gerekli dosyalarımı kapatıp gereksiz dosyalarımı açma riskinin varlığına rağmen. Ve bir yazıcı, bilgisayar tuşları ile bir kedinin birlikteliğinde, müzik alemine kedi senfonisini armağan eden kedinin sahibi virtüöz kadar da şanslı değildir. Kedisi bilgisayarın tuşları üzerinde gelişigüzel yürüdüğü için dünyaca meşhur esere sahip olan bir yazar duyduğunuzu söyleyemezsiniz değil mi?

Yine de uzun zaman evvel bir kedi yazısı yazacağımı ima etmiş olmamın üzerimde oluşturduğu psikolojik baskının, okuyucudan mı yoksa işte şu beyaz tüylü yarı vahşi yaratıktan mı kaynaklandığını ayırmakta zorlandığımı itiraf etmeliyim.

Kedinin bahçede ya da sokakta gezinen bir şey olmanın dışında karşıma ilk çıkması Robenson çevirilerinden birinin tam 60. sayfasında Robenson’un kedisinin resmiyle olmuş olmalı. Bu acemi eda kedi resmi ile hayatın içindeki kediler arasında pek de yakınlık yoktu. Yoktu ya Çizmeli Kedi’nin gerçekliği hususunda da çok kolay ikna olmuş olamam. Sonra Külkedisi, Külkedisi kedi değil elbet, masaldaki kızın ismi. Sözünü ettiğim Külkedisi’nin kedisi. Peri kızı değneğini boşlukta çevirdiğinde kediye düşen rol arabacının rolü. Ya atlar, onlar da fareler. Garip ilişki. Sanat ve edebiyat hayatımızda kedinin yeri bereketli bir yolculuk anlamına gelebilirse de buna yer yok. Malum, 3500 karakter meselesi. Ama Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’nde atlanası olmayan bir madde var: Aktör Kedi Tekir. Reşat Ekrem’e bakılırsa Tekir, 1930 yılında İstanbul’da Şehir Dram Tiyatrosu’nda doğmuş, birçok piyeste muvaffakiyetle rol icra etmiş. Ve bu meşhur kedi 23 Aralık 1952’de 22 yaşında ölünce tiyatronun bahçesine gömülmüş.

Bir aktör köpek yaşamış mıdır bir yerlerde bilmem; ama bildiğim, kedi ile köpek arasındaki rekabetin öyküsü. Ünlü yüzük meselesi. Sahibin yüzüğü yitmiştir. Can ciğer dost olan kedi ile köpek aramaya çıkarlar, kedi tembeldir, köpek çalışkan, yüzüğü bulur. Ama dönüşte bir ara yüzüğü kediye emanet eder. Ne olur? Koşa koşa eve gelir kedi, al, der sahibine, bak yüzüğünü buldum işte. Kediye ödül, köpeğe ceza. Ve ezeli düşmanlık. Daha ne olsun?

Kedi mağrur. Evde yaşamasına izin var. Eteğinde uyuyan kedinin rahatsız olmasını istemeyen bir Peygamber kalplerimizin sahibi. Eski kültür kedi ile iç içe. Arnavutköy’de bir sokak: Körkedi Sokağı. Körolmayan Kedi Sokağı yok ama. Bu da kültürün bir başka vechesi. Ve kedi isimleri, ne çeşitli. Tevfik Fikret’in Zer-rişte’si Servet-i Fünun romanlarını dolduran kadın kahramanlardan birinin ismine benziyor ilk bakışta.

İnsanlık tarihi kedilerin tarihiyle iç içe. Nuh’un gemisine binen şanslı kedi çifti bir yana, insan cinsinin kedi cinsi ile tanışıklığının çok eskiye gittiği ortada. Eski Mısırlılar kediye o kadar önem atfetmişler ki uygarlık tarihinin seyir defterine binlerce kedi mumyası armağan etmişler.

Ama bir dönem müstesna. Şimdi oraya gelelim, bu yazının başlığına. Rönesansla kediler arasında ne gibi bir ilişki olabilir ki? Katolik Orta Çağ Fransa’da derinleşir. Rönesans ise İtalya menşelidir. Orta Çağ boyunca Engizisyon bıkmadan iki şeyi yaktı: Kadınları ve kedileri. Aralarında kurduğu ilginin hesabını Engizisyon versin (kadınlar şeytan, kediler yardımcı); ama kedileri azalan Orta Çağ’da doğal dengeler yasasına göre bir şey çoğaldı: Fareler. Peki o zaman? Tabii, veba salgınları Avrupa’yı sardı (Aynı asırlarda Müslüman coğrafyada veba salgınları çok daha az, kedileri sevmenin ve korumanın hikmeti). Bir yanda 100 yıl savaşları ve bir yanda veba salgınları. Kim bilir belki de ‘Kedili Köyün Kavalcısı’ böylelikle kedilerin intikamını almaktadır. Çünkü o, bütün entelektüelleri arkasına takarak İskolastik Avrupa’yı boşaltmakta, düşünen potansiyel güneye, İtalya’ya kaymaktadır. Ve bir müddet sonra İtalya’da Rönesans başlamaktadır. Yani şimdi şöyle sorulabilir: Rönesans kendisini farelere mi borçludur? Ve bu zuhurat Rönesans’la kediler arasındaki ilişkiyi birinci dereceden bir ilişki haline mi sokmaktadır? Böyle bir yığın soruyla ve sorunla boğuşurken ben, üzerimde bir çift mavi göz, yarı aralık. Sol alt köşeye bakıyorum. Uyarı!

3500 karaktere ancak bu kadar kedi hikayesi sığabildi. Ne çare!

Hakan A. Yavuz ; “Nun Masalları”, Sağduyu , 16 Şubat 1999

NUN MASALLARI (Hakan A. Yavuz)
Nun Masalları, son yıllarda yazılan en kaliteli hikaye kitaplarından birisi

Şimdi hattat, bana sevgini söyle

Bana aşkını söyle.

Söyle ki yaradılışının özünde zaten ezeli aşk bulunan şu demi, birlikte kucaklayalım. Çünkü o tek kişinin kucaklamasıyla yetinemeyecek kadar geniş ve derin. Tek kişinin, tek başına bilemeyeceği kadar karanlık ve aydınlık.

Bana sevgini söyle…

Bana aşkını söyle…

Dergah dergisinde ve Zaman’da yayınlanan yazı ve hikayeleriyle tanıdığımız Nazan Bekiroğlu’nun Mayıs 1997’de birinci baskısını yapan kitabı Nun Masalları, geçtiğimiz günlerde ikinci baskısını yaptı. Dergah yayınları arasından çıkan ve bir hikaye kitabı olan Nun Masalları; Hattat ve Padişah, Genç Mezarlık Bekçisi, Genç Kalfa Son Padişah, Diğerleri ve Nigar Hanım Sevgili olmak üzere dört bölümden oluşuyor. Elinize alıp okuduğunuz vakit, sizi dibi görünmeyen bir iç denize dalmışçasına etkiliyor ve okudukça okuma hissi veren mükemmel üslubuyla sizleri sayfaların arasında efsunlu bir yolculuğa çıkarıyor.

Kitabın birinci bölümünde Hattat ve Padişah arasında geçen münasebetler bize Aşk ve aşk’ın sahibinin kıymetini hatırlatıyor. Hattat yazdığı güzellikleri padişaha okumaya gidiyor ve padişah;

“…Yazdıklarını, bütün defterlerini diğer insanlarla paylaşmayı istiyor musun? Onlarla paylaşmayı ve çok olmayı mı limit ediyorsun?” Evet, diye cevapladı hattat. Padişah, seni ben anladım, yetmez mi diye yavaşça karşılık verdi; bir ben gibi anlayan daha çıkmaz sanırım!

Padişah ona, ruhunu gösterecek yazılarını, defterlerini okuyacaktır ama yalnızca ona, fakat hattat padişahı değil, padişahın güzel cariyesini seçer, gecelerinin onunla geçirir ve iri, kara bir leke büyüyerek yüreğini ve bütün defterini kaplar…

Kitabın ikinci bölümü ise “Genç Mezarlık Bekçisi, Genç Kalfa ve Son Padişah” isimli ince, derin anlatımlarla örülmüş mükemmel bir hikayeden oluşuyor.

Genç kalfa her gece sarayın penceresinden yeryüzünü aydınlatan bir yıldızın yakamozu altında dışarıyı seyretmektedir, bir gün sarayın penceresinde “içinden şiirsiz geçilmeyecek kadar derin gözleri olan” Enderun Ağasını görür ve her gece onu izlemek üzere pencere önüne oturur. Hikaye genç mezarlık bekçisinin, genç kalfaya olan aşkını anlatan nefis bir bölümle devam eder.

Nun Masalları, son yıllarda yazılan en kaliteli hikaye kitaplarından birisi. Üzerinde yaygaralar koparılıp, satış rekorları kıran birçok kitaptan daha seviyeli bir kitap olan Nun Masalları’nı tüm okuyucularımıza tavsiye ediyoruz.

Ekho

Nazan Bekiroğlu
Ekho
Nergis, mitolojinin yakışıklı ve şımarık çocuğu: Narkissos. Şark kültürüne kadar iz düşüren geniş çaplı bir etki alanı. Kendini beğenmenin, dahası kendine aşık olmanın felsefesi. Nergis, yakışıklı bir delikanlı öncelikle. Siz onu bir çiçek olarak bilirsiniz (ya da mahmur bir bakış). Su kıyısında yetişen, ortasında kocaman sarı gözü, beyaz yapraklı çingene bezeği, kaldırım güzeli.

Kendini beğenmenin ve kendisini gerçekten sevenin sesine cevap vermemenin ağır bedeli. Bir güzel delikanlıdan geliyorsa da Nergis’in efsanesi, her hikaye gibi iki kişilik. Muhatabı var: Ekho. Ekho olmadan eksik bu öykü. Ovidius’a bakılırsa, Ekho Nergis’e aşıktır. Ama öylesine utangaçtır ki bütün yaptığı, dalların yaprakların arasına saklanarak ses vermektir sadece. Üstelik yaradılış icabı söze ilk başlayan da olamaz. Sadece kendisine söylenenin son kısmını tekrarlayabilir. Öyle ki bir sesten ibaret kalır sonunda: Bir sesten ibaret kaldım duy beni. Ancak Nergis Ekho’yu duymaz. Gider, eğildiği durgun suyun üzerinde gördüğü kendi suretine aşık olur.

Öz güzelliğinin yorumu onda aşk olarak tezahür etse de kendi sureti ile Ekho’nun sesi arasında yanlış bir seçimdir Nergis’inki. Sesine cevap verene değil, bir suret olarak geri dönen, kendi görüntüsüne tutulmuştur. Garip bir aşktır bu. Çünkü aşık olduğu suretin aslı kendisinden ibarettir. Kendisinden ibaret bir bütünlükle karşılaşmak ilk bakışta aşk için yeterli sebep gibi görünse de yetmez. Büyümek ve varmak için birlikte bir üst bilinçte yansımaktır esas olan. Bu yüzden Nergis’in seçimi yanıltıcı. Bu yüzden kendisine kendisi kadar yakın olan bu suretin aslını bulma şansı yok Nergis’in. Çünkü o seven ve sevilen olarak kendisinden ibarettir. Çünkü aşk iki kişiliktir de Nergis’in aşkı bire indirgenmiştir. Çünkü aşk ikiden bire seyr ü sefer etmektir de Nergis birden ikiye gitmektedir.

Sesine ses veren? O kim? Kim? Ekho. Ekho. O. Sadece söyleneni tekrar etmekten ibaret bir yankı mı? Bir aksiseda. Seda!

Yanılgı. Ekho’yu bu kadarcık sanmak yanılgı. Nergis’in yanılgısı da burada başlıyor. Ekho’nun bütün yaptığı kendisine söyleneni tekrarlamak gibi görünse de, aslında o, aynı sözcüklerle yeni bir şey söylemektedir. Söylediği artık Nergis’in değil, kendi halidir.

Bu yüzden Ekho’nun yaptığı söylenmiş eskinin yansımasıyla sınırlı bir tekrir kesreti olarak gelmez üzerimize. Aksine, söyleneni dönüştüren, yenileyen bir eylemliliktir Ekho’nunki. Bir ihya.

Oysa su, Nergis’i tasvir etmekte, ama ona sadece bir suret iade etmektedir. “Tasvir edilen herşey bir surete kavuşur”, doğru ama sadece bir surete. Nergis’in yanılgısı suya çizilen suretin gerçekliğine inanmasındadır. “Ayna (su) cömert ama mahiyeti yok” ödünç bir cümleyle. Ya ses? Öyle mi? Ruha sesten daha fazla ne değebilir ki? Elest Bezmi’nde seven ve sevilen, ahd ile vefa arasında ses daha önce, en önce gidip geldiğinden mi? O ses hala kulaklarımızda çınladığından mı? Kulak gözden önce ve kat’iyyetle aşık olduğundan mı? Suretin üçüncü boyutu yok, üçüncü boyut sesinse ta kendisi. Bu yüzden, kendi görüntüsünü derinliksiz bir suret olmanın ötesine geçiremeyen, asıla göre bir derece azaltan, kopyanın kopyası kılan su karşısındaki teveccühünü, ancak kendi içindeki yüklemelerle iyiye yorabileceğimiz Nergis, tek başınadır. Hermafrodit bir görüntü. Kendi yağmurunda kendi kendisini ıslatıp durmaktadır. Etkendir ve edilgendir. Sevendir ve sevilendir. Bu yüzden, ne yapayım isteneyim mi isteyeyim mi, diye yazıklanmaktadır. Trajedisinin farkındadır ama yazgısının dışına çıkamaz. Sesine cevap verenin sesindeki yenilenmeyi, derinleşmeyi fark edemediği için mitolojinin tanrıları kendisine bu cezayı çektirirler böyle. Suçludur, çünkü fark etmenin bilincine sahip çıkamamış, fark etme sorumluluğunu yerine getirememiştir.

Diğer yandan, sese ses veren, üstelik sesin tarihçesine mal olduğu ismiyle basit bir ‘eko’, bir yankı olarak değil, ona yeni anlamlar yükleyerek ses veren Ekho, bütün zenginliği ve derinliğiyle Nergis’i taşıma kabiliyetindeki biricikliğe rağmen kıyamete değin süre gidecek yalnızlığına terk edilir.

Oysa Nergis’le Ekho arasındaki “hikaye”yi hangi yeni lügat şu basit tekrardan daha derinlikli ifade edebilecek?

-Beni nasıl terkettin?

-Terkettin!

Yeterli değil mi? Ben hala Ekho’dan yanayım.

Yanayım.

Hala ve daima.

Daima.

Eşya: Şey’in cem’i

Nazan Bekiroğlu
Eşya: Şey’in cem’i
Eşya, şey’in cem’i, yani “şeyler.”

Şey. Boşlukta hacim sahibi olan her “şey”den, hacmi olmasa da kainat bütünlüğü içinde mana taşıyan görünür ve görünmez her “şey”e kadar olan arazi. İkisi arasında eşya, en yükseğinden en düşüğüne kadar bir yelpaze kombinezonunda bir yığın mana.

Eşya, bir şişe, bir saç tokası. Eşya neden var olduğumuzun manası. Varlığın mahiyetine uzanan bir köprüde eşyanın manası, eşyanın hakikati. Felsefenin, sanatın, dinin, kelamın, eşyada mana arayışı bir yana, en düşük anlamıyla da eşya, “eşya.”

İlk bakışta sadece bu en düşük anlamıyla gündelik teferruat arasında eşya. Yani bir koltuk, bir lamba. Bir saat. Bir şişe, bir ayna. Bir kutu gibi eşya. Bir biblo, bir vazo, bir masa örtüsü gibi eşya. Toza toprağa, örümcek ağına, toz bezinin değmesiyle ışıltıya, temizliğin rengine, sabunun kokusuna açık ve hazır eşya.

İnsana mahkum, insana köle, insana mahsus eşya.

Ama eşya kalıcı, insan yok olucu. Tenakuz mu? Evet, öyle görünüyor.

Nigar Hanım, hayatının gerçeklerinden çok da ayıramadığı şiirlerinden birinde, Pederimin Resmi, babasının ölümünden sonra evdeki eşyaya göz gezdirir ve birkaç parça eşyanın ne kadar daha uzun ömürlü olduğuna dikkat ederek acı duyar:

Kitap, kalem, gazete, bir billur-pare bile

Yerinde cümlesi mevcud, sense na-mevcud.

Doğrusu, siz ölürsünüz; ama kolunuzdaki saat işlemektedir, ya da kasetçalarda sizin dokunuşunuzla başlatılan parça hala ses vermektedir. Ya da bir çiçek tarhında ayak izleri kalmıştır çoktan yok olmuş bir sevgilinin. Oturduğu koltukta bedeninin biçimini almış bir boşluğun hacmi.

Ellerim yok oluyor çoktan, yazdığım harfler kalıyor. Gözlerim yok oluyor da gördüğüm ve çizdiğim suret duruyor. Ben yokum da göğsümdeki sedef düğme yaşıyor. Ya okuduğum kitapların arasında kalan gözlerim?

Bütün bunlar benim yok olmamla yok olmuyor. Acı olan bu, güzel olan da bu. Ürkütücü olan bu, avundurucu olan da.

Çekip gittiğiniz evde bir köşede çıkardığınız gibi kalıvermiş terlikleriniz. İçtiğiniz kahvenin fincanı dibinde bekleyen tortu. Yarım bıraktığınız su. Çay bardağınızda dudak izleriniz. Tablada sigara külleriniz. Boşlukta sesiniz. Yazınız. Suretiniz.

Ya siz neredesiniz? Şey! Şey, yani bütün bunlar sizden uzun ömürlü.

Kurutulmuş bir gül. “Ariyet kitab arasında bulunmuş bir çiçek” bile.

Bir billur pare. Bir saat parçası. Ömürlü. Benden uzun ömürlü.

Hele fotoğraflar. Hele fotoğraflar. Bu yüzden fotoğraf arkaları bilhassa o eski zamanlarda cisim ve ruh arasındaki tenakuzu vurgulayarak imzalanır. Israrla. Fotoğraf ebedidir de sahibi geçicidir. Fotoğraf kalıcıdır da içindeki gidicidir. Suret kalıcıdır da solgun cisim yok olucudur. Daha bir yığın cümle, ithaf, vesaire.

İşte hayatımız. Biz nerede? Hangi rafta, hangi koridordayız?

Ayrıntılar arasında kaybolup gidiyoruz. Eşya arasında eşyanın hakikati yitiyor. Ciciler biciler. Mobilya teşhir salonuna dönen evler. Bujiteri mağazasını andırır masalar. Bir şarküteri ya da market taklidi mutfaklar. Beyaz eşya reyonları. Elektronik aygıtlar galerisi. Zücaciye dükkanı vitrinler. Işıltı yok. Aradan gün ışığı geçecek mesafe yok çünkü.

Eşya benden uzun ömürlü, kesin. İki giysi yeterli değil mi? Biri yıkanırken diğeri giyilen? Ziya Paşa diyor ya, insanın ihtiyacı bir lokma ekmek iken, bu keşmekeş-i derd-i ihtiyaç neden?

Mekan ya? O da bir eşya. Bahar geçer, yaz geçer, “Elhan ı Şita” başlar. Kışın nağmeleri duyulur sadece. Ve şair yuvalarda kalan son mai tüyleri kovalayan ruzigarla hemhal olur. Mai tüyler, sahibinden uzun ömürlü olmuştur çünkü.

Bedenin faniliği karşısında kalıcı gibi görünen eşyaya biçilen bu değer, sonsuzluk karşısında beşerin doğal zaafı gibi görünüyor. Olsun!

Ama bütün bu yazıklanmada gözden kaçırılan bir şey var. Eşyaya insandan fazla ve insanın dışında, ona rağmen anlam yüklemek doğru mu? Basit anlamıyla eşya, tek başına bir hiç değil mi?

En kabadayı şey olarak bildiğimiz zamanın dahi tek başına kaldığında varlık bilinci taşıyamadığı bir gerçeklik boyutunda yaşıyoruz. Zaman zaten bu yüzden, bu buudda, insanın ruhu ve cesediyle kül olduğu buudda mevcut. Güneşin doğudan doğup batıdan batmaya mecbur kılındığı buudda. Ruh cesedden ayrıldığında zaman yok olmuyor mu? “İçlerinden biri, ne kadar kaldınız, dedi. Bir gün veya daha az bir müddet kaldık (Kehf/19).” denildiğinde, aslında ne kadar kalmışlardı, düşünsenize? Zamanın dahi varlık bilincinin ancak insan bilincinde onaylandığı yerde eşyanın tek başına kıymet/anlam taşıdığı düşünülemez.

Zaman bir yana, en basit anlamında dahi eşya, bu tenakuz düzleminde ve bu buudun içerleğinde yoklandığında, eşyanın hakikatine giden bir köprüye dönüşüyor. Eşya, var olmak için insan bilincine muhtaç. İnsanın bilinci eşyanın ışığı.

Peyami Safa, Bir Akşamdı romanına, akşamın inmesiyle çekilen ışığın eşyayı da görünmez kıldığını ikaz ederek başlar. Eşyanın görünür kılınmasını sağlayan ışığın yokluğu, eşyanın da yokluğu anlamına gelmektedir. Etkileyici paragraf.

“Bir akşamdı… Oda loş… Kafes delikleri mavi… Gündüzün son ışıklarıyla beraber sanki odadan eşya da çekiliyordu: Levhalar duvarların kararan zeminine batıyorlar, minderler sönüyor, iskemleler dağılıyor ve hepsi buğulanarak şekilsiz bir uçuşta kayboluyorlar. (…) Her şeyi koyu kurşun renkli bir buğu kaplamıştı. Akşam.”

İki gül kafesi. Bir şarkı sesi. Denize açılan bir pencerenin işi. Munis uyumlarla bir araya getirilmiş bir evcilik oyununun en masum ve en kalıcı köşesi. Değil mi ki seni oraya yerleştiren el yok artık. Kal. İstersen sonsuza değin uzan. Hiç fark etmez. Örümcek ağları. Toz birikintisi. Zamanın rengi. Uzamın sesi. Tek şey var: Eşyaya sinen ruhun eksiltisi.

Hüsrev Hatemi ; “Görüntüler ve Görüşler (Şair Nigar Hanım)”, Türk Edebiyatı , Şubat 1999

Nun Masalları

Nazan Bekiroğlu’nun hikayelerinin Dergah’ta yayınlandığı dönemlerde itiraf etmeliyim ki biraz sabırsızlık biraz da kızgınlıkla sitem ettiğimi hatırlıyorum. Çünkü, editörün tercihi mi, yoksa yazardan mı kaynaklandığını bilemediğim fasılalar beni rahatsız ederdi. Sadece hikayeleri değil inceleme ve değerlendirme yazılarında da aynı ketumluğu gösteriyordu yazar. Daha sonra öğrendiğim kadarıyla Nazan Bekiroğlu öyle sık sık yazı yazan biri değilmiş. (Gerçi daha sonra Yeni Ufuk ve Zaman gazetelerinde haftalık köşe yazmaya başladı ya!) Anlaşılan o ki bu fasılaların sebebi yazardan kaynaklanıyormuş. Belki bu sitemkarlığımızın bir sebebi de Bekiroğlu’nun hikayelerinin bir sarmal gibi ucu açık bir geleceğe doğru sarkarken, geçmiş sayılara da atıflar ve ilintiler yapan bir çeşit “arkası yarın” gibi algılamamdı kuşkusuz. Yayın periyodu göz önüne alındığında bu tür yazıların bütünlüğünün okuyucu zihninde kurulması biraz zahmet isteyen bir iş olsa gerek. O yüzden Nazan Bekiroğlu imzasını taşıyan bir hikaye kitabını daha ilk hikayelerini okurken beklemeye başlamıştım. Ve Dergah yayınları nihayet bu hikayeleri iki kapak arasında toparladı. Bekiroğiu kitabını dört bölüme ayırmış. İlk bölüm öykü, mekan ve kahramanlarıyla bir bütünü oluşturan dört farklı hikayeden oluşan “Hattat ve Padişah” ismini taşıyor. İkinci bölüm de aynı şekilde birbiriyle ilintili bir çeşit nehir roman özelliği taşıyan yine dört hikayeden oluşan “Genç mezarlık bekçisi, genç kalfa ve son padişah” ismini taşıyor. Üçüncü bölüm olarak ise “Son bölüm” adı altında bölümlendirilmiş. “Diğerleri” başlığı altında üç hikaye yer alıyor. Bundan sonraki tek hikaye ise tek bölüm halinde Nigar Hanım’a adanmış: “Ve Nigar Hanım, Sevgili” başlığını taşıyor.

Sondan başlayalım. Nazan Bekiroğlu bir akademisyen ve Şair Nigar Hanım üzerine yakın zamanlarda bir inceleme yayımladı. Muhtemel ki yazar Nigar Hanım’ı konu edindiği hikayesini yazarken yoğun bir şekilde Nigar Hanım ve dönemine ilişkin bir araştırma içindeydi. Ve, Nigar Hanım’ın eserlerini, dönemini ve hayatını inceledikçe kendisi ve konusu arasında yakaladığı duygusal ilişkisini bir hikaye konusuna dönüştürerek edebî metinler ve yazı süreçleri arasında bir geçişkenlikle farklı bir metine, bir hikaye metnine dönüştürmüş. Zaten Bekiroğlu’nun bütün hikayelerinden pek çok ortak temalar çıkarmak mümkünse de bence yapılabilecek en güçlü tema tesbiti ‘yazmak’ olacaktır. Çünkü Bekiroğlu’nun bütün hikayelerinde kahramanları ‘yazı’ ile sorunları olan kişiler. Anlaşılan o ki, Bekiroğlu kendi yazı sürecini kahramanları ve kurgusal dünyadaki olaylarla sorguluyor, irdeliyor. Bu sorgulama ortaya ilginç hikaye metinleriyle çıkıyor. Bekiroğlu’nun hikayelerini bu sınıflama içine sokamama zorluğu da buradan kaynaklanıyor zaten. Zaman kaymaları, yazar ve kahramanlar arasındaki diyaloglar, yazarın hikayenin içinde birden belirmesi ve sonra kaybolması, zaman zaman kahramanının serüveninin yazarın serüvenine dönüşmesi vs. Klasik hikaye kurgusu değil bunlar. Peki bu hikayelere modern demek mümkün mü? O ne demekse! Daha çok masalsılık, düşsellik ve şiir tadı var bunlarda. Masalların irreel dünyası, birbiriyle nedensellik bağıntısı kurulamayacak olaylar, kahramanların yaşamlarının gerçeküstü bir serüvene dönüşmesi vs. bunlar Bekiroğlu’nun teknik tercihleri olarak beliriyor. Ve sınıflandırma zorunluluğu da buradan kaynaklanıyor. Ne gam! Ayrıca dil ve üslup olarak da ‘eski’yi anıştırıyor Bekiroğlu’nun dili. Bolca kullandığı Osmanlıca tabirler, zaten kurduğu hikaye dünyasının Osmanlı’nın saray ve kenar mahallelerinde geçiyor olmasından kaynaklanan döneme ait betimlemeler, zorunlu olarak yer alıyor hikayelerde. Buna karşılık Bekiroğlu hattat, mezarlık bekçisi, nakkaş gibi kahramanlarında bence kendi yazı serüvenini, bir açıdan varoluşunun anlamını irdeliyor. Bu hikayeler dış dünyanın gözlemlenmesiyle oluşturulmuş ve bunun bire bir hikaye kurgusuna aktarıldığı türden hikayeler değil. Geniş bir hayal dünyasında danseden metaforlardan oluşan bugünden geçmişe doğru bir bakış sanki. Belki de bu metinleri tek tek inceleyip onların anlam derinliklerinde gezinmek daha faydalı olacak. Aşk bahsi bu, uzar gider… Bekiroğlu’nun bir türlü bitiremediği, kahramanlarına söz geçiremediği hikayelerinde olduğu gibi..

“Nun Masalları”, Merdiven

Nun Masalları

Nazan Bekiroğlu’nun hikayelerinin Dergah’ta yayınlandığı dönemlerde itiraf etmeliyim ki biraz sabırsızlık biraz da kızgınlıkla sitem ettiğimi hatırlıyorum. Çünkü, editörün tercihi mi, yoksa yazardan mı kaynaklandığını bilemediğim fasılalar beni rahatsız ederdi. Sadece hikayeleri değil inceleme ve değerlendirme yazılarında da aynı ketumluğu gösteriyordu yazar. Daha sonra öğrendiğim kadarıyla Nazan Bekiroğlu öyle sık sık yazı yazan biri değilmiş. (Gerçi daha sonra Yeni Ufuk ve Zaman gazetelerinde haftalık köşe yazmaya başladı ya!) Anlaşılan o ki bu fasılaların sebebi yazardan kaynaklanıyormuş. Belki bu sitemkarlığımızın bir sebebi de Bekiroğlu’nun hikayelerinin bir sarmal gibi ucu açık bir geleceğe doğru sarkarken, geçmiş sayılara da atıflar ve ilintiler yapan bir çeşit “arkası yarın” gibi algılamamdı kuşkusuz. Yayın periyodu göz önüne alındığında bu tür yazıların bütünlüğünün okuyucu zihninde kurulması biraz zahmet isteyen bir iş olsa gerek. O yüzden Nazan Bekiroğlu imzasını taşıyan bir hikaye kitabını daha ilk hikayelerini okurken beklemeye başlamıştım. Ve Dergah yayınları nihayet bu hikayeleri iki kapak arasında toparladı. Bekiroğiu kitabını dört bölüme ayırmış. İlk bölüm öykü, mekan ve kahramanlarıyla bir bütünü oluşturan dört farklı hikayeden oluşan “Hattat ve Padişah” ismini taşıyor. İkinci bölüm de aynı şekilde birbiriyle ilintili bir çeşit nehir roman özelliği taşıyan yine dört hikayeden oluşan “Genç mezarlık bekçisi, genç kalfa ve son padişah” ismini taşıyor. Üçüncü bölüm olarak ise “Son bölüm” adı altında bölümlendirilmiş. “Diğerleri” başlığı altında üç hikaye yer alıyor. Bundan sonraki tek hikaye ise tek bölüm halinde Nigar Hanım’a adanmış: “Ve Nigar Hanım, Sevgili” başlığını taşıyor.

Sondan başlayalım. Nazan Bekiroğlu bir akademisyen ve Şair Nigar Hanım üzerine yakın zamanlarda bir inceleme yayımladı. Muhtemel ki yazar Nigar Hanım’ı konu edindiği hikayesini yazarken yoğun bir şekilde Nigar Hanım ve dönemine ilişkin bir araştırma içindeydi. Ve, Nigar Hanım’ın eserlerini, dönemini ve hayatını inceledikçe kendisi ve konusu arasında yakaladığı duygusal ilişkisini bir hikaye konusuna dönüştürerek edebî metinler ve yazı süreçleri arasında bir geçişkenlikle farklı bir metine, bir hikaye metnine dönüştürmüş. Zaten Bekiroğlu’nun bütün hikayelerinden pek çok ortak temalar çıkarmak mümkünse de bence yapılabilecek en güçlü tema tesbiti ‘yazmak’ olacaktır. Çünkü Bekiroğlu’nun bütün hikayelerinde kahramanları ‘yazı’ ile sorunları olan kişiler. Anlaşılan o ki, Bekiroğlu kendi yazı sürecini kahramanları ve kurgusal dünyadaki olaylarla sorguluyor, irdeliyor. Bu sorgulama ortaya ilginç hikaye metinleriyle çıkıyor. Bekiroğlu’nun hikayelerini bu sınıflama içine sokamama zorluğu da buradan kaynaklanıyor zaten. Zaman kaymaları, yazar ve kahramanlar arasındaki diyaloglar, yazarın hikayenin içinde birden belirmesi ve sonra kaybolması, zaman zaman kahramanının serüveninin yazarın serüvenine dönüşmesi vs. Klasik hikaye kurgusu değil bunlar. Peki bu hikayelere modern demek mümkün mü? O ne demekse! Daha çok masalsılık, düşsellik ve şiir tadı var bunlarda. Masalların irreel dünyası, birbiriyle nedensellik bağıntısı kurulamayacak olaylar, kahramanların yaşamlarının gerçeküstü bir serüvene dönüşmesi vs. bunlar Bekiroğlu’nun teknik tercihleri olarak beliriyor. Ve sınıflandırma zorunluluğu da buradan kaynaklanıyor. Ne gam! Ayrıca dil ve üslup olarak da ‘eski’yi anıştırıyor Bekiroğlu’nun dili. Bolca kullandığı Osmanlıca tabirler, zaten kurduğu hikaye dünyasının Osmanlı’nın saray ve kenar mahallelerinde geçiyor olmasından kaynaklanan döneme ait betimlemeler, zorunlu olarak yer alıyor hikayelerde. Buna karşılık Bekiroğlu hattat, mezarlık bekçisi, nakkaş gibi kahramanlarında bence kendi yazı serüvenini, bir açıdan varoluşunun anlamını irdeliyor. Bu hikayeler dış dünyanın gözlemlenmesiyle oluşturulmuş ve bunun bire bir hikaye kurgusuna aktarıldığı türden hikayeler değil. Geniş bir hayal dünyasında danseden metaforlardan oluşan bugünden geçmişe doğru bir bakış sanki. Belki de bu metinleri tek tek inceleyip onların anlam derinliklerinde gezinmek daha faydalı olacak. Aşk bahsi bu, uzar gider… Bekiroğlu’nun bir türlü bitiremediği, kahramanlarına söz geçiremediği hikayelerinde olduğu gibi..