Acildir

Nazan Bekiroğlu
Acildir
Bize sonsuz hayatı vehmeden her hayat bir düş. İçinden bir siren geçen her düş bozuluyor. Ve içinden bir siren geçen her hayat, o da öyle, bozuluyor.

Bir telefon zili. Bir kapı vuruşu.

Kan bankası. Acil girişi. Burası acilin koridorları, buyurun hoş geldiniz! Ama niye böyle acele geldiniz?

Arkasında yaman bir dalga, ya da sessiz bir damla. Ama nasıl olursa, gözyaşı salıveren iki bakış kadar birbirini anlayan bir başka şey yok bu dünyada. “Bu dünya”: “Acil servisin kantini.” Sigara dumanı, anons, çağrı, susmayan telefon, alınan numara, verilen numara.

Gece. Dışarısı soğuk.

Bir arefeyi bir bayrama bağlayan gecedir belki. Polis telsizleri. Ambülans sesi. Uykusuzluk, yorgunluk ve fakat en fazla acıya refakatin ıstırabından, kendisinden başka bir şeye dönüşmüş yüzler. Bir masa etrafında gül kokan bir ikindi çayı, uzak rüya!

Hayatın öykü yüzü değil, şiir yüzü de.

Bayram? Masal?

Hayatı yapan yüz bu sadece. Bu işte sınırları belirleyen, haddini aşmayı önleyen.

Bir hastane odasında geceler daima siyah, duvarlar beyaz olsa da. Hangi tondan çıkarsa çıksın insan sesi, hep aynı kişi: Hasta. Her bir yatağın üzerinde aynı kişiye ait bir şey var: Hasta. Ve her bir yatağın içinde de aynı kişi.

Bütün hastalar birbirine benziyor yani ki.

Turuncuya teslim olmuş ve turuncuya teslim olan bir detay kalabalığında her türlü alarma ayarlanmış gidip gelmeler. Koşuşturma. Humma.

Gelişmiş teknolojinin eseri kalpsiz ekranlarda görüntüye dönüştürülmüş kalp atışları.

“Bip.. bip.. bip… Ah kalbimiz!”

Bir sıvı, yaşamın hangi penceresi? Bir damla kan bir kadın çarşafının beyazı üzerinde, tüyler ürpertici. Söyle, ben yaratılırken esas olan pıhtı senin renginde miydi?

Istırabın sesi varsa ıstırap.

Acı, kendisini yatağında sağdan sola atacak takati kalmamış hastanın yaşadığı.

Acı, tek adım atamayan bir olimpiyat şampiyonu. Acı, tek kelimeyi hakkıyla telaffuz edemeyen hatip. Acı, tek sözcüğün anlamını kavrama dönüştüremeyen dil alimi. Baş ve işaret parmaklarını bir araya getiremeyen terzi. Saçları dökülmüş kuaför. Boşluğa tek harf çizemeyen ilkokul öğretmeni. Tek sesi boşluktan çekip de çıkaramayan sahne sanatçısı. Tek ilacın adını hatırlayamayan eczacı. Hay Allah, neydi bunun adı? Başına gelen hakkında kafa yoramayan beyin cerrahı.

Evi gibi, evine dönme isteğini de unutan hasta, acının asıl adı.

Yarı yıl tatiline kartopu oynarken kolunu kırarak başlayan ilkokul öğrencisi. Şimdi tek oyunu asansörle kat inip kat çıkmak değil ki.

Yaşama incecik borularla tutunmanın adı, can-hıraş birtakım sıfatlarla nitelikli.

Kimi gelir, kimi gider. Ancak her zaman evvel gitmez evvel gelenler.

Ne sınavın sonu var, ne öğrenmenin. Ne idrak bitiyor, ne görev. Tam dönüm noktası. Tahammül, ölüm, yazı olmasın. Yaşamın gizi kalsın. Bunu böyle kabullenin. Ne yazık ki yazıcılar her zaman Türkan Şoray’dan, Melekler Şehri’nden ya da Hayat ve Kelimeler’den bahsedemez.

Gecenin saat tam sıfır dört kırk dörtlerinde ruhuyla kovalamaca oynayan bir cesedin sesi. Neden yok? Yok, yani işte görünürde? Oysa doğum kadar ölümle de çözülür anlamı hayatın. Ölüm, doğum muştusu. Anlarsınız ölüm anının da doğum anı kadar anlam dolu olduğunu.

Çağrışım, şimdi: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, kadavra sahnesi. İç çağrışım: Hamlet’in ünlü mezarlık sahnesi. El üzerinde bir kafatası. Hani öpüp sevdiğim dudaklar, zavallı Yorik. Ya da ters yönde çağrışım: Önce Hamlet’in mezarlık sahnesi, sonra iç çağrışım: Hariciye’nin dokuz/nokta koğuşu. Her neyse; olmak ya da olmamak işte bütün mesele.

Oysa hiçbir olmanın burada artık önemi yoktur. Çünkü burada insanlar sadece ikiye ayrılır: Sağlıklı olanlar ve sağlıklı olmayanlar. Bunun dışında hiçbir gerçek yok.

Ve sağlıklı olanlar, sağlıksız olanlara geçmiş olsun dilekleriyle bir arada bir demet çiçek bırakarak usulca çekilip giderler.

Geçmişler olsun. Geçmemiştir oysa, geçeceği de yoktur.

Büyür göz bebekleriniz. Kalır hayaliniz örneğin yan yatakta ölmekte olan hastanın göz kapaklarının içinde son hayal yerine. Göz göze gelirsiniz. Böyle olmasını istemez miydiniz?

Sadece güzel düşler mi kaydedilecek rüya defterine? Keskin ve bünyeyi çürüterek kendisi de içte çürüyen ilaç kokusu. Kazınır, kazınır, kazınır gözlerinizin içine üç günde üç yıllık mesafe.

Eninde ve sonunda bütün ölümler benziyor birbirine, öğrenirsiniz.

Ve bölünür hayatınız bir kör bıçağın ucuyla tam orta yerinden ikiye:

Senden önce, senden sonra.

Leave a comment

Your comment