Zaman – 19 Ocak 1999 – Esra Ballım (Nigar Hanım)

ZİRVEDEYKEN UNUTULAN ŞAİRE

Zaman – 19 Ocak 1999 Esra Ballım

Nazan Bekiroğlu Zaman okuyucularının aşina olduğu bir isim. Her pazar “Mor Mürekkep” adlı köşesinde yazdığı yazılarıyla yakından tanıdığımız Doç. Dr. Nazan Bekiroğlu, ilk orta ve lise tahsilini memleketi Trabzon’da yapmış. Daha sonra Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirmiş. Dört yıl süren lise öğretmenliğinden sonra 1984 yılında KTÜ Eğitim Fakültesi’ne öğretim görevlisi olarak geçmiş. Prof. Dr. Orhan Okay yönetiminde sürdürdüğü “Halide Edip Adıvar’ın romanlarının teknik açıdan tahlili” adlı çalışmasıyla doktor, son olarak Nigar binti Osman üzerinde yaptığı araştırmasıyla da doçent olmuş. Aynı fakültede bölüm başkanı olarak görev yapan Bekiroğlu’nun Dergah yayınlarından çıkmış “Nun Masalları” adlı bir hikaye kitabı ve geçen yıl İletişim yayınları tarafindan okurlara sunulan “Şair Nigar Hanım” adlı kitabı bulunuyor. Bekiroğlu, hem akademik, hem de hikayeci kimliğiyle tanıdığımız yanını bu kez daha çok edebî bir duyarlılığa dönüştürerek Şair Nigar Hanım’a taşımış. Bekiroğlu ile son kitabı Şair Nigar Hanım üzerine söyleştik. Zarif ve duyarlı bir anlatımla kaleme aldığı kitabı üzerine konuştuklarımızdan sadece kısa bir söyleşiyi aktarabiliyorum sizlere.

“Şair Nigar Hanım’ı” yazış öykünüzden bahseder misiniz?

Nigar Hanım müstakbel bir araştırma başlığı olarak hayatıma ilk değdiğinde, Hayat Tarih Mecmualarını bilmem hatırlar mısınız, hatıramda onlardan birinin kapağından menkul, yaşmaklı bir portrenin anısı uyandı. Ve içte Tahsin Tunalı imzasıyla bir yazı. O yazıda Nigar Hanım’ın Aşiyan’daki yirmi cilt kadar günlüğünün ölümünden elli yıl sonra açılması kaydıyla saklı tutulduğu filan, kışkırtıcı. O resmi ve o yazıyı gördüğümde herhalde ondört yaşında olmalıydım. Bu bir çekirdek vak’a anlayacağınız. Tabii “ara nesil” meselesi de var, Nigar Hanım’ın birinci sınıf bir şair olmayışının getirisi, üzerinde çalışılmamış bakir bir alanda kalem oynatacak olmanın vaad ettiği bilimsel cazibe. Ve karar: Nigar Hanım üzerinde çalışmalıyım, bunu istiyorum. Sonrası? Sanırım günlüklerin kopyasını aldıktan sonra sadece bir yıl kadar bibliyografya tesbitiyle uğraştım. Taşrada yaşıyor olmaktan her zaman için garip bir haz aldım lakin kütüphane ve bibliyografya söz konusu olduğunda taşra zahmete dönüşüyor. Arkasından, tesbit edilen malzemeye ulaşmak aynı derecede yoğun, uzun ve zahmetli bir süreç. Son olarak da “odamda” malzemenin değerlendirilmesi, bağlantıların kurulması. Hepsinin refakatinde dağ gibi bir günlük yekunu. Bir kanaviçenin dokunması ya da bir “puzzle”ın parçalarının yerleştirilmesi gibi günden güne tamamlanan bir tablo. Tabii bu benim görebildiğim ve gösterebildiğim. Doğrusu ben hala bir başka yaşamı oluşturan tablonun gerçek anlamda tamamlanabileceğine inanmıyorum.

Nigar Hanım’ın günlükleri olmasaydı, onun hakkında böyle geniş çaplı bir araştırma yapabilir miydiniz?

Elbetteki hayır. Ama “günlük” araştırması için tek başına çok riskli bir türdür. İnsanın kendi hayatını objektif olarak yazabilmesi mümkün mü, yaşantıların tam içindeyken bu neredeyse imkansız. Bu yüzden başka verilerle desteklemezseniz onaylamazsanız günlük yanıltıcı olabilir. Bu anlamda malzeme boldu, Nigar Hanım dönem basınında çokça yer alan bir isim çünkü. Bu riskleri hesaba katıp aştıktan sonra Nigar Hanım’ın günlükleri de bütün günlükler gibi araştırmacı nezdinde gerçek bir hazine. Tabii bu arada siz sormadan ben söyleyeyim, eğer araştırmacı kendisini şiire benim gibi gönüllü terk eden biriyse bu kez başka maceralar ve tehlikeler başlıyor. Akademik bir araştırmanın dışında bırakılıması gereken bir muaşaka. Bu üzerimde bir baskı doğurdu mu? Yani doktorun hastasına aşık olduğu anda yüklendiği ekstra yorgunluğu kastediyorum. Kuşkusuz evet. Sabahlara kadar bir hayatın içine çekildiğinizi düşünün, ama gerçekten sabahlara kadar. Harf harf, kıvrım kıvrım üzerinden geçiyorsunuz bir hayatın. Garip ve ürpertici bir iç temas doğuyor. Garip bir çekim. Lakin özdeşleşim değil, hayır. Bir cazibeye kapılmak bunun en kısa tanımı.

“Çevresindekilerin başını döndüren cazibesi, maddeten ve manen taşıdığı büyülü hava, adeta mükemmel üstü zenginlik ve meziyetlerine mukabil bir türlü mutluluğu ve aşkı bulamamış olması, ilk bakışta sıra dışı bir yaşamın sahibi kılar Nigar binti Osman’ı.” Kitabınızda böyle diyorsunuz. Birkaç cümleyle Nigar Hanım’ı tanımlayabilir misiniz?

Bu cümlenin bir de ikinci yarısı var, madalyonun diğer yüzü. Hastalıklar, mutsuzluklar, umutsuzluklar, ihanetler, yalnızlıklar, çirkinlikler, çok acılar. “Dokunulmuş” bir yaşam kısacası. Nigar Hanım cümlenin ne ilk yarısı sadece, ne de ikinci yarısı. Cümlenin tümünden ibaret. Hayatın ta kendisi. Her insan gibi. İlk bakışta sıradışı bir yaşamın sahibi izlenimini veriyor değil mi? Ama dikkatli bir ikinci bakışta sıradan bir yaşam. Onu bizim için sıradışı kılan biraz da geçmişte kalmışlığın emniyetli lezzeti. “Geçmişin kokusu yok” değil mi? Acılar birer roman sahnesinden ibaret, birer aksesuar, geçmişin içinde ve buradan bakınca. Ama bana şimdilerde sıradan bir yaşam da sıradışı bir yaşam kadar öğretici geliyor, belki daha da fazla.

Nigar Hanım’ın İhsan Bey’le evliliği oldukça azap veren bir süreci yaşamasına neden oluyor. Bu süreç onun şairliğini ne yönde etkilemiş olabilir?(Edebi tarzı, şiirlerindeki konular açısından)

İhsan Bey’i tanımaya çalışırken zorlandım. Onu düşününce bendeki hakim duygu tebessüm oluyor. Ve hakkında hala kararsızım desem ne dersiniz? Ona ilişkin bütün yazılanlar Nigar Hanım’ın ya da onu tanıyanların yazdıklarından ibaret. Tek yanlı bir görüntü. Acaba gerçekten “öyle” miydi? Ama öyle ya da böyle, Nigar Hanım üzerindeki görüntüsü, bu net işte. Başlangıçta seven ve mutlu eden bir erkek, sonra sevilen fakat mutsuz eden bir erkek. En son da boşanılan ve artık sevilmeyen bir erkek. Bunlar Nigar Hanım’ın şiirine iz düşürüyor elbet, çünkü hayatına iz düşürüyor. Felekten şikayet, haksızlığa uğramışlık duygusu, mutsuz olmuşluğu bir tür isyan ve benzeri örüntülerle açığa çıkan kuşak temler. Bunların arka planında İhsan Bey’in etkisi elbette var. Fakat Nigar Hanım’ın şiirinin temel belirleyicisi olarak olumlu ya da olumsuz ölçekte sadece ve sadece İhsan Bey’i görmek de onu hiç görmemek kadar yanlış olur. İhsan Bey de onun hayatında bir tarihten sonra fotoğraflardan bir fotoğraf neticede.

Dönemin ünlü edebiyatçıları Ahmed Mithat Efendi, Recaizade Mahmut Ekrem ve daha birçok şair ve yazarın; Nigar Hanım’ın eserlerini büyük oranda etkilediklerini aynı zamanda etkilendiklerini görüyoruz? O dönemde bir ‘kadın şair’in bu kadar etkin olmasını nasıl açıklıyorsunuz?

Nigar Hanım modernleşme ekseninde edebi ve toplumsal bir beğeniye hitap ediyor, yaşantı ve sanat rengi olarak. Bu durakta onun sanatı ve yaşantısı, ille de yaşantısı ile oluşturduğu model çok cazip duruyor. Bir mit neredeyse. Yeni şiirde “kadın şair” olarak ilk. Bu yüzden etkili. Tek yanlı değil çok katmanlı bir model. eser kadar müessir de etkin. Bir ilk örnek. Bu etki bir ölçüde şaşırtıcı bir o kadar da yanıltıcı. Çünkü tüm hızını şairenin edebi gücünden almıyor. Genişliği kadar geçiciliği de bundan. Dönem aydınının Nigar Hanım’a gösterdiği teveccüh sağlıklı bir edebi teşhis anlamında çözülemiyor kısacası. Mutlaka sosyolojik veri tabanında çözüm içermesi ve istemesi de bundan.

“Unutuluşun kucağına zirveden düştü’ dediğiniz Şair Nigar Hanım’ın unutuluşunun sebeplerini neye bağlıyorsunuz?

Evet, unutuluşun kucağına zirveden düştü. Bu sadece onun değil, Meşrutiyet evvelinde epeyce bir ismin paylaştığı ortak kader. Bir kere “ara nesil” meselesi var. Arada kalmışlık, Tanzimat ve Servet-i Fünun’un “dev” edipleri arasında gölgedeler. Sonra Meşrutiyet yıllarının edebiyata yansıyan çehresinde değişen ihtiyaç ve beğeniye ayak uyduramama. Uydurmasınlar, bu olabilir de, demek verdikleri eserler de onları zamana dirençli kılacak kıratta değil. Yani sanat hacmi yetersiz bir bakıma. Nigar Hanım’ın “kadın şair” olmasının ona sağladığı gereksiz hoşgörü de önemli bir neden. Gereksiz horgörü kadar zararlı bu da. Evet öyle. Kolay bir şöhret ile adeta uyuşturulmuş bir Nigar Hanım. Ciddi eleştiriden mahrum ve adeta her söylediği alkışlanmış. Bu, kısa vadede hoş gelse de, uzun vadede onun zararına oluyor tabii.

Kitabınızda Nigar Hanım’ın şahsında 19.yy sonlarındaki entelektüel Osmanlı kadınının profilini de çiziyorsunuz? Bunun yanı sıra, Nigar Hanım’ın yaşmaklı ve feraceli fotoğrafları estetiğe çok önem verdiğini, giyim tarzıyla dönemin kadınları arasından sıyrıldığını gösteriyor. Bu profili biraz açar mısınız?

Estetiğe, giyim-kuşama önem vermek, bunun analizi birkaç yönden yapılabilir. Evvela yetişme tarzı, çevresi ve sosyal tercihleri ile ilgilidir. Alabildiğine alafranga etkilere açık, dahası alafranga sir çevrenin getirileri var. Daha sonra pisikolojik etkilerle yorumu mümkündür. Bu, kişisel tercihlerinin bir üst kapsamında sanatkar mizacıyla bağlantılıdır. Aradığı “güzel” mitini önce aynada görmek ihtiyacı, isteği diyelim. Bir güzelliğin bilinçli bir gayretle oluşturulması. Giyim oda neredeyse bir sanat hükmünde. Sanırım kendi yüzü karşısında da aynı hayranlığı besliyor. Ve bu güzelliğin beslediği bir romantizm o da daima hissediliyor. Durgun suyun üzerine eğilen bir nergis diyelim mi, ama narsist olmayan. Kim bilir?

Nigar Hanım’ın kadına bakışı nasıl?

Kadın meselesi üzerinde hassasiyet dönemin entelektüel bazda vazgeçilmez satırbaşı. Nigar Hanım bizde feminizm meselesinin Meşrutiyet evveli kuşağı içinde, ılımlı kanada mensup. Kadın ve erkek arasında “müsavat-ı tamme” yani tam eşitlik ilkesini benimsemiyor. Yaradılışın bu ilkeyi esirgediğinin farkında. Kadının erkeğe üstünlüğünü filan da aklından geçirmiyor, erkeğin kadına üstünlüğünü aklından geçirmediği gibi. Öyleyse? “Bütünleyicilik” ilkesinden yana. Kadın ve erkeğin insan olarak eşit yaratıldığını ve birbirini çok ve çeşitli açılardan tamamladığını düşünüyor. Toplumda kadın aleyhine oluşan sağlıksız sapmadan müşteki ve bunun ortadan kalkması için kadınların ve daha fazla erkeklerin eğitilmesini ilk çare olarak görmek gibi benim de yürekten katıldığım bir formülasyonun savunucusu.

Leave a comment

Your comment