Yazı ve ölüm, yine

Nazan Bekiroğlu
Yazı ve ölüm, yine
Şiirin, vasat muhayyile üzerindeki büyüleyici çağrışımlarına aldanıp da, şuur dışı bir alan oluşturduğunu düşünmemeli. Şiir ve şuur birbirinin müştakı, aynı kökten geliyor bu iki kelime. Şiir, şuurluluk hali. Şuur cinnetin zıddı.

Cinnet aklın yitmesi.

Şuur, aklın devrede genel-geçer dolanımı.

Böyleyken, şairlere (ve tabii şairler grubundan yazarlara) atfedilen bir tür “akıl dışılık” hali nereye kadar geçerli?

Bugün diyeceğim, yazarın, yaşamla arasına giren cinneti, yazarın ölme hali.

Yazı, yazar yazmaya başladığı andan itibaren vardır. Ama, bu yazmaya başlamadan evvelki bir zamandan miras bir zorlamayladır. İkisi arasında yazar, bir sıçrama sınavıyla karşı karşıyadır. Çünkü ilki bir cinnet hali, daha açıkçası bir ölüm halidir, yaşamın içinde. İkincisi ise bir şuur halidir, şiirin (yazının) içinde. Yazar ya cinnetten şuur haline atlamayı başararak “kurtulacak” ya da bunu başaramayarak “ölecektir.” İlkinden ikincisine geçmeyi/atlamayı/sıçramayı/yükselmeyi/düşmeyi başaran yazar, cinnetten şuura geçer ve kurtulur. Çünkü ölme yeteneğini yapıta aktardığında sanatçıdan geriye “normal, sevimli, yaşamla barışık” bir varlık kalır (Maurice Blanchot, Yazınsal Uzam, YKY, İst. 1993, s. 51). Ancak “bu öylesine zor ve öylesine tehlikeli bir devinimdir ki her yazar ve her sanatçı, her keresinde onu kazasız belasız tamamlamış olmalarına şaşırıp kalırlar (s. 48).” “Kafkaesk” koridorlarında bunaldığımız romanların yazarının, amirleriyle barışık bir memur olmasını izah da bu sıçrayışla mümkündür. Bu yüzden yazı “yok olmamak” içindir. Bu yüzdendir yazının “hayatta kalma savaşımı” oluşu. Yitmemek, bitmemek, tükenmemek için oluşu. Yazı ölmemek için değildir kısacası, ölmek içindir. Çünkü yazıda ölmek gerçek hayatta ölmekten kurtulmanın en uygun ve kestirme yoludur. Canını acıtan kum tanesi karşısında okyanus istiridyesinin seçimi.

Yazıda ölmek, ölmemek demektir öyleyse. Kurtuluş, ölümün ve cinnetin üzerinden bilinçle bir sözcük geçirmede. Şair, taşıyabileceğinden fazlasını burada atıyor işte, tabii atabilirse.

“Ölerek” yazan yazarlar, aslında “ölmeyerek” yazarlar. İnanmayın ölerek yazdıklarına. Eğer yazıyorlarsa ölmemek içindir.

Yazarken öldükleri, ölmediklerindendir.

Yazısında ölen, sağ kalabilmenin peşindedir. Onun için aşık ölür, şair yazar; “Hepiniz şairsiniz, bense ölüm yakasındayım.” onun için (İ. Riguad).

Ümit Aktaş, Akıl, Aşk ve İslam (Birleşik, İst. 1997) adlı eserinde “Şiir de bir arayış olduğu ölçüsünde aşkı bastırır ve aşar.”; çünkü şiir “Aşkı terennüm eder ve rasyonelleştirir.” dedikten sonra, kendisini Mecnun ile mukayese ederek “aşıklık istidadı” bakımından tefahür eden Fuzuli’ye dikkat çekmektedir. (Mende Mecnun’dan füzun aşıklık istidadı var/Aşık-ı sadık menem Mecnun’un ancak adı var). Bu durumda Fuzuli “Her ne kadar gerçek Mecnun’un kendisi olduğunu söylese de artık bir Mecnun olamayacağını bilmektedir.” Çünkü “şiir bir alan değişimidir. Aşktan akla bir geçiştir (s. 229).”

Fuzuli aşktan akla sıçrayarak Mecnun olma şansını kaybetmiştir.

Sormalı, Mecnun kendi kendisine hangi sıfatla muhataptı? Mecnun’um diyen mecnun değil, cinnet mecnun olduğunu bilmeyenin payında. Ölüyüm diyen de ölü değil. Cinnet gibi ölüm de bilinç dışı bir seyir çünkü. Oysa “birinci tekil şahıs eki” daima bir bilinçlik hali. Bilmek asıl eylemlilik. Bilmezsem nereden bileceğim?”

Hiçbir yazardan ölerek yazmasını isteyemezsiniz. Ancak ölmemek için yazmasını isteyebilirsiniz.

Yazıyorsa, selametle, ne ala. Ama eğer sahiden ölüyorsa.

Ve artık bu ölümden şiir sahasına sıçrayarak kurtulamıyorsa.

Werther olup Goethe yerine Genç Werther’in ıstıraplarında ölmüyorsa.

Yani ki kendi ölümünü böyle aşamıyorsa. Kahramanı olarak ölüp, kendi nefsini ölümün elinden çekip alamıyorsa. Kendi ölümünden kurmaca bir ölümle kurtulamıyorsa. Çünkü yapay ölümler pratik ölümleri engellemenin en garantili yoludur. F. Sagan diyor ya “Eserlerine ne Stendhal ne Balzac katlanabilirdi.” Neden? “Bak hele şu konuda kendimi öldürmeme gerek kalmadığı”ndan mı? Nasılsa “Balzac kahvesini kadın kahramanları için gözyaşı dökerek” içmektedir.

Ama işte bunu yapamıyorsa, yazı ölümü bozmuyorsa, işte o zaman gerçekten ölüm var demektir.

Virginia Woolf’u onca romanındaki onca kahramanının ölümü artık kurtaramıyorsa. Ve ırmağın müşfik kollarına bırakıyorsa kendisini. Ve bütün o diğerleri. Yazının da kurtaramadığı bir yerdeyiz demektir.

Peki bu yer neresidir? Yazıcının, kahramanı ve yazısı olarak yazıya sıçrayamadığı ve sığamadığı, “yaşamda” kaldığı yer. Yazının artık uçurum kıyısından çekip de yazıcıyı geri alamadığı yer.

Çünkü artık o gerçekten ölmektedir.

Çünkü içinden bir cehennem geçen ve bir cehennemin içinden geçen, cehennemi anlatmayı aklına getirmez.

Cennette yaşayan da yazmaz. Arşimed’e çok da aldanmayın, bulan her zaman çığlık atmaz. Sessiz sedasız yaşayıp gider.

Öyleyse? Yaşayan yazmaz ve ölen de yazmaz. Ölmemek isteyen yazar. Ölmeyi bilmeyen. Ölmeyi beceremeyen.

Bir “yazar” artık “yazmaz” olduysa,

Bilin ki ya sahiden yaşıyordur.

Ya da sahiden ölüyordur.

Leave a comment

Your comment