Emine Eroğlu ; “Yaşanmış Bir Hayatın Arkasına Takılmak”, Zaman Pazar

Yaşanmış bir hayatın arkasına takılmak

EMİNE EROĞLU

Nazan Bekiroğlu uzun zamandır peşine takıldığı “yaşanmış bir hayat”ı kitaplaştırdı. Damarlarına sıcak kan yürüttüğü kadın bu kez Nigâr binti Osman. (Yazarın Halide Edip Adıvar üzerine yayınlanacağını ümit ettiğimiz bir doktora çalışması bulunuyor.) Kitap içinde romantik Nigar Hanım, hayatının her kadın hayatına benzeyen teferruatıyla, belki ruhunun mahremiyetine bu kadar nuruz etmemize izin vermesinin cazibesiyle reelleşir, bizi kendi hayatının akışı içerisine çeker. Onu bir gün tirşe mavisi hotozunu yaparken, başka bir gün kaybettiği-küpesinin tekini yaptırmak için Bayezid çarşılarında mercan ararken, diğer bir gün büyük oğlu Münir’in hastalığını işitmiş olarak fevkalade bir yağmur yağmakta olduğu halde evden çıkıp mektebe vasıl olmaya çalışırken görürüz.

Susmuş bir lisanı…

Nigâr Hanım’ı hayatının teferruatıyla bize taşıyan şüphesiz onun Aşiyan Müzesi’nde yıllarca bekleyen, ilki yirmi beş yaşına kadarki hayatına dönüp baktığı hatıratı, diğerleri ise yirmi beş yaşından itibaren çeşitli aralıklarla da olsa ölümüne kadarki hayatını anlattığı günlüklerinden oluşan kimi serpme kahverengi kapaklı, kimi Fransız malı, kimi sabit kalemle yazılmış defterleridir. Susmuş bir lisanı yeniden konuşturan bu defterler, biyografi yazarının bir hayatın satırları üzerinden geçerek onu “gayra meçhul” bir mahremiyetle yaşamasını temin ederken ortaya çıkan eseri on dokuzuncu yüzyıl İstanbul unun edebî, kültürel, tarihî, sosyolojik hayatına ışık tutan çok kıymetli bir kaynak haline getirir.

Nigâr Hanım’ın perspektifi

Nigâr Hanım’ın hayatı kadar o hayata dekor teşkil eden edebî ve sosyal çevre, tarihî zemin ve kültürel teferruat da canlı, cazip ve sürükleyicidir. Devrin pek çok siması bu tarihî dekor içinde sahneye çıkar ve çeşitli hususiyetlerle Nigâr Hanım’ın perspektifinde okuyucuya takdim edilir. Kimler yoktur ki Nigâr Hanım’ın hayatına uğrayarak geçen?! Hanedan mensupları, yabancı hükümdarlar, devrin en önemli edebiyat ve musiki üstadları… Sultanlar, kraliçeler, efendiler, beyler, paşalar, hanımlar kalfalar… Zengin bir konak hayatının, saray kabullerinin, giyinmenin, gezmenin, taşınmanın ve daha birçok şeyin teşrifatları. Bu yönüyle Nigâr Hanım “asri mahiyeti eserinden ziyade yaşantısında aranması gereken” sosyal gösterge bir kimlik olduğunu düşündürür.

‘Şair Nigâr’

Kitabın detaylı bir biyografiden oluşan birinci bölümünün ardından şairin edebi kimliğini öne çıkardığı ikinci bölüm yer alır. Yazar bu bölümde Nigâr Hanım’ın şiirleri ayıklandığında “Şair Nigâr” olgusuyla da öne çıkabilecek edebi bir kimliğinin de var olduğunu ortaya koyar. Şaşırtıcı olan Nigar Hanım’ın devrinde gördüğü büyük ilgi, şiirlerinin uyandırdığı fevkalade yankıdır. Otuza yakın şiiri hem de Hacı Arif Bey’den Kemani Tatyos Efendi’ye, Bimen Şen’den Lemi Atlı’ya kadar klasik musiki tarihimizin üstadları tarafından bestelenir. O kadar ki, bir şiirinin üç ayrı bestekâr tarafından farklı makamlarla bestelendiği dahi olmuştur. Nesir cümleleri de oldukça kuvvetli olan şair çok rahat “kadın” ve “edebiyat” tartışmalarının mihenk noktasına da yerleşebilir.

Kadın şairlerin imajı

Nigar Hanım’ın Nazan Hanım’ın ışığında görünür kılınması belki de en büyük taliidir. Zira Nigar Hanım, “ilk defa kadın şairlerin erkeklere özgü bir imaj sağanağı altında erkek gibi yazdıkları bir dönemeçte okuyucularına kadın duygularını samimiyetle hissettiren” bir kadın olarak şiiriyle; fedakâr, müşfik bir anne, aldatıldığını biliyor olmasına rağmen yuvasını koruma gayretiyle defalarca aldanmayı göze alan ismetli, iffetli bir eş, itaatkâr, hürmetkar bir evlât olma üçgeni üzerine oturan aile hayatıyla; aşk potansiyeli ve santimantal karakteriyle ancak teferruat terbiyesi görmüş sanatkâr bir kadın kalbinde bu denli aks-i seda bulabilirdi. Bu paylaşımı “birlikte yapamadığımız tek şey ölmekti” cümlesiyle ifade eden Bekiroğlu hem akademik hem de hikayeci kimliğiyle tebarüz etmiş bir yazar. Bu çift yönlülük Nigar Hanım biyografisinde biyografi yazarlarında aranan en önemli özellik, “akademik disiplin ama edebi duyarlılık ve üslup” şeklinde tezahür ediyor.

Bekiroğlu’na göre biyografi yazarlığındaki temel izleği yazanla yazılan arasındaki cazibe oluşturuyor: “Temel izlek bu, çünkü yazanın kendini yazılana çok fazla teslim etmesi kadar, ona gitmekte mütereddid davranması da, bu hikayenin kaçınılmaz üçüncü kişisi, okuyucu için tehlikeli bir yolculuk anlamına geliyor. Demek istediğim, iyi ayarlanmamış bir cazibe açısı müellifi ya bir put yontmaya ya da kupkuru bir kronoloji yazmaya icbar ediyor ki ikisi de okuyucu için hayra alamet değil.” Bekiroğlu bu hassas cazibe açısını kurarken hikayeci kimliğiyle varlığını yaşanmış bir hayata teslim ettikten sonra o hayatın dışına çıkarak kendisini akademisyen bir kimlikle dışarıdan seyretme yolunu seçiyor. Bu seyir onca deftere, bir o kadar da dipnot ve kaynakçaya dayandığı için objektiflik ve inandırıcılığının yanında kendini anlatan bir üslubun samimiyet ve canlılığını taşıyor. Okuyucuyu put yontmayan bir teslimin biyografiye kazandırdığı mükemmelliğe inandırıyor.

Nun Masalları

Etik ve estetik bir mitin sahibi hayatıyla Nigar Hanım’ın Nazan Hanım’ın öyküsüne girmemesi de düşünülemezdi. Nitekim yazarın Mayıs 1997’de ilk basımını yapan “Nun Masalları” adlı öykü kitabının son hikâyesi Nigar Hanım’a dairdir. “Şair Nigar Hanım”da bir hayatın üzerinden geçerek onu yeniden yaşamış olmanın çoğaltıcılığını yansıtan Bekiroğlu, “Nun Masalları’nın son bölümünde fiktif bir âlemde yedeğine takılıp sürüklendiği bir hayatın yıpratıcılığını öyküleştirir. Bu durum bilimsel kimliğin yanında sanatçı kimliğinin ağır bedelleri olduğunu, hikayeci kimliğinden soyunarak bilimsel kimliğe bürünmenin zorluğunu ortaya koysa da sonuçlan itibariyle yazar ye okuyucu açısından çok yönlü bir verimlilik zemini oluşturduğu aşikârdır. Darısı aynı muktedir ellerde gün ışığına çıkacak, izdüşümleri aynı fiktif âlemlerde hikâyelere dönüşecek Fatma Aliye’lerin Emine Semiye’lerin Makbule Leman’ların başına.

Leave a comment

Your comment