Acildir

Nazan Bekiroğlu
Acildir
Bize sonsuz hayatı vehmeden her hayat bir düş. İçinden bir siren geçen her düş bozuluyor. Ve içinden bir siren geçen her hayat, o da öyle, bozuluyor.

Bir telefon zili. Bir kapı vuruşu.

Kan bankası. Acil girişi. Burası acilin koridorları, buyurun hoş geldiniz! Ama niye böyle acele geldiniz?

Arkasında yaman bir dalga, ya da sessiz bir damla. Ama nasıl olursa, gözyaşı salıveren iki bakış kadar birbirini anlayan bir başka şey yok bu dünyada. “Bu dünya”: “Acil servisin kantini.” Sigara dumanı, anons, çağrı, susmayan telefon, alınan numara, verilen numara.

Gece. Dışarısı soğuk.

Bir arefeyi bir bayrama bağlayan gecedir belki. Polis telsizleri. Ambülans sesi. Uykusuzluk, yorgunluk ve fakat en fazla acıya refakatin ıstırabından, kendisinden başka bir şeye dönüşmüş yüzler. Bir masa etrafında gül kokan bir ikindi çayı, uzak rüya!

Hayatın öykü yüzü değil, şiir yüzü de.

Bayram? Masal?

Hayatı yapan yüz bu sadece. Bu işte sınırları belirleyen, haddini aşmayı önleyen.

Bir hastane odasında geceler daima siyah, duvarlar beyaz olsa da. Hangi tondan çıkarsa çıksın insan sesi, hep aynı kişi: Hasta. Her bir yatağın üzerinde aynı kişiye ait bir şey var: Hasta. Ve her bir yatağın içinde de aynı kişi.

Bütün hastalar birbirine benziyor yani ki.

Turuncuya teslim olmuş ve turuncuya teslim olan bir detay kalabalığında her türlü alarma ayarlanmış gidip gelmeler. Koşuşturma. Humma.

Gelişmiş teknolojinin eseri kalpsiz ekranlarda görüntüye dönüştürülmüş kalp atışları.

“Bip.. bip.. bip… Ah kalbimiz!”

Bir sıvı, yaşamın hangi penceresi? Bir damla kan bir kadın çarşafının beyazı üzerinde, tüyler ürpertici. Söyle, ben yaratılırken esas olan pıhtı senin renginde miydi?

Istırabın sesi varsa ıstırap.

Acı, kendisini yatağında sağdan sola atacak takati kalmamış hastanın yaşadığı.

Acı, tek adım atamayan bir olimpiyat şampiyonu. Acı, tek kelimeyi hakkıyla telaffuz edemeyen hatip. Acı, tek sözcüğün anlamını kavrama dönüştüremeyen dil alimi. Baş ve işaret parmaklarını bir araya getiremeyen terzi. Saçları dökülmüş kuaför. Boşluğa tek harf çizemeyen ilkokul öğretmeni. Tek sesi boşluktan çekip de çıkaramayan sahne sanatçısı. Tek ilacın adını hatırlayamayan eczacı. Hay Allah, neydi bunun adı? Başına gelen hakkında kafa yoramayan beyin cerrahı.

Evi gibi, evine dönme isteğini de unutan hasta, acının asıl adı.

Yarı yıl tatiline kartopu oynarken kolunu kırarak başlayan ilkokul öğrencisi. Şimdi tek oyunu asansörle kat inip kat çıkmak değil ki.

Yaşama incecik borularla tutunmanın adı, can-hıraş birtakım sıfatlarla nitelikli.

Kimi gelir, kimi gider. Ancak her zaman evvel gitmez evvel gelenler.

Ne sınavın sonu var, ne öğrenmenin. Ne idrak bitiyor, ne görev. Tam dönüm noktası. Tahammül, ölüm, yazı olmasın. Yaşamın gizi kalsın. Bunu böyle kabullenin. Ne yazık ki yazıcılar her zaman Türkan Şoray’dan, Melekler Şehri’nden ya da Hayat ve Kelimeler’den bahsedemez.

Gecenin saat tam sıfır dört kırk dörtlerinde ruhuyla kovalamaca oynayan bir cesedin sesi. Neden yok? Yok, yani işte görünürde? Oysa doğum kadar ölümle de çözülür anlamı hayatın. Ölüm, doğum muştusu. Anlarsınız ölüm anının da doğum anı kadar anlam dolu olduğunu.

Çağrışım, şimdi: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, kadavra sahnesi. İç çağrışım: Hamlet’in ünlü mezarlık sahnesi. El üzerinde bir kafatası. Hani öpüp sevdiğim dudaklar, zavallı Yorik. Ya da ters yönde çağrışım: Önce Hamlet’in mezarlık sahnesi, sonra iç çağrışım: Hariciye’nin dokuz/nokta koğuşu. Her neyse; olmak ya da olmamak işte bütün mesele.

Oysa hiçbir olmanın burada artık önemi yoktur. Çünkü burada insanlar sadece ikiye ayrılır: Sağlıklı olanlar ve sağlıklı olmayanlar. Bunun dışında hiçbir gerçek yok.

Ve sağlıklı olanlar, sağlıksız olanlara geçmiş olsun dilekleriyle bir arada bir demet çiçek bırakarak usulca çekilip giderler.

Geçmişler olsun. Geçmemiştir oysa, geçeceği de yoktur.

Büyür göz bebekleriniz. Kalır hayaliniz örneğin yan yatakta ölmekte olan hastanın göz kapaklarının içinde son hayal yerine. Göz göze gelirsiniz. Böyle olmasını istemez miydiniz?

Sadece güzel düşler mi kaydedilecek rüya defterine? Keskin ve bünyeyi çürüterek kendisi de içte çürüyen ilaç kokusu. Kazınır, kazınır, kazınır gözlerinizin içine üç günde üç yıllık mesafe.

Eninde ve sonunda bütün ölümler benziyor birbirine, öğrenirsiniz.

Ve bölünür hayatınız bir kör bıçağın ucuyla tam orta yerinden ikiye:

Senden önce, senden sonra.

Zaman – 19 Ocak 1999 – Esra Ballım (Nigar Hanım)

ZİRVEDEYKEN UNUTULAN ŞAİRE

Zaman – 19 Ocak 1999 Esra Ballım

Nazan Bekiroğlu Zaman okuyucularının aşina olduğu bir isim. Her pazar “Mor Mürekkep” adlı köşesinde yazdığı yazılarıyla yakından tanıdığımız Doç. Dr. Nazan Bekiroğlu, ilk orta ve lise tahsilini memleketi Trabzon’da yapmış. Daha sonra Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirmiş. Dört yıl süren lise öğretmenliğinden sonra 1984 yılında KTÜ Eğitim Fakültesi’ne öğretim görevlisi olarak geçmiş. Prof. Dr. Orhan Okay yönetiminde sürdürdüğü “Halide Edip Adıvar’ın romanlarının teknik açıdan tahlili” adlı çalışmasıyla doktor, son olarak Nigar binti Osman üzerinde yaptığı araştırmasıyla da doçent olmuş. Aynı fakültede bölüm başkanı olarak görev yapan Bekiroğlu’nun Dergah yayınlarından çıkmış “Nun Masalları” adlı bir hikaye kitabı ve geçen yıl İletişim yayınları tarafindan okurlara sunulan “Şair Nigar Hanım” adlı kitabı bulunuyor. Bekiroğlu, hem akademik, hem de hikayeci kimliğiyle tanıdığımız yanını bu kez daha çok edebî bir duyarlılığa dönüştürerek Şair Nigar Hanım’a taşımış. Bekiroğlu ile son kitabı Şair Nigar Hanım üzerine söyleştik. Zarif ve duyarlı bir anlatımla kaleme aldığı kitabı üzerine konuştuklarımızdan sadece kısa bir söyleşiyi aktarabiliyorum sizlere.

“Şair Nigar Hanım’ı” yazış öykünüzden bahseder misiniz?

Nigar Hanım müstakbel bir araştırma başlığı olarak hayatıma ilk değdiğinde, Hayat Tarih Mecmualarını bilmem hatırlar mısınız, hatıramda onlardan birinin kapağından menkul, yaşmaklı bir portrenin anısı uyandı. Ve içte Tahsin Tunalı imzasıyla bir yazı. O yazıda Nigar Hanım’ın Aşiyan’daki yirmi cilt kadar günlüğünün ölümünden elli yıl sonra açılması kaydıyla saklı tutulduğu filan, kışkırtıcı. O resmi ve o yazıyı gördüğümde herhalde ondört yaşında olmalıydım. Bu bir çekirdek vak’a anlayacağınız. Tabii “ara nesil” meselesi de var, Nigar Hanım’ın birinci sınıf bir şair olmayışının getirisi, üzerinde çalışılmamış bakir bir alanda kalem oynatacak olmanın vaad ettiği bilimsel cazibe. Ve karar: Nigar Hanım üzerinde çalışmalıyım, bunu istiyorum. Sonrası? Sanırım günlüklerin kopyasını aldıktan sonra sadece bir yıl kadar bibliyografya tesbitiyle uğraştım. Taşrada yaşıyor olmaktan her zaman için garip bir haz aldım lakin kütüphane ve bibliyografya söz konusu olduğunda taşra zahmete dönüşüyor. Arkasından, tesbit edilen malzemeye ulaşmak aynı derecede yoğun, uzun ve zahmetli bir süreç. Son olarak da “odamda” malzemenin değerlendirilmesi, bağlantıların kurulması. Hepsinin refakatinde dağ gibi bir günlük yekunu. Bir kanaviçenin dokunması ya da bir “puzzle”ın parçalarının yerleştirilmesi gibi günden güne tamamlanan bir tablo. Tabii bu benim görebildiğim ve gösterebildiğim. Doğrusu ben hala bir başka yaşamı oluşturan tablonun gerçek anlamda tamamlanabileceğine inanmıyorum.

Nigar Hanım’ın günlükleri olmasaydı, onun hakkında böyle geniş çaplı bir araştırma yapabilir miydiniz?

Elbetteki hayır. Ama “günlük” araştırması için tek başına çok riskli bir türdür. İnsanın kendi hayatını objektif olarak yazabilmesi mümkün mü, yaşantıların tam içindeyken bu neredeyse imkansız. Bu yüzden başka verilerle desteklemezseniz onaylamazsanız günlük yanıltıcı olabilir. Bu anlamda malzeme boldu, Nigar Hanım dönem basınında çokça yer alan bir isim çünkü. Bu riskleri hesaba katıp aştıktan sonra Nigar Hanım’ın günlükleri de bütün günlükler gibi araştırmacı nezdinde gerçek bir hazine. Tabii bu arada siz sormadan ben söyleyeyim, eğer araştırmacı kendisini şiire benim gibi gönüllü terk eden biriyse bu kez başka maceralar ve tehlikeler başlıyor. Akademik bir araştırmanın dışında bırakılıması gereken bir muaşaka. Bu üzerimde bir baskı doğurdu mu? Yani doktorun hastasına aşık olduğu anda yüklendiği ekstra yorgunluğu kastediyorum. Kuşkusuz evet. Sabahlara kadar bir hayatın içine çekildiğinizi düşünün, ama gerçekten sabahlara kadar. Harf harf, kıvrım kıvrım üzerinden geçiyorsunuz bir hayatın. Garip ve ürpertici bir iç temas doğuyor. Garip bir çekim. Lakin özdeşleşim değil, hayır. Bir cazibeye kapılmak bunun en kısa tanımı.

“Çevresindekilerin başını döndüren cazibesi, maddeten ve manen taşıdığı büyülü hava, adeta mükemmel üstü zenginlik ve meziyetlerine mukabil bir türlü mutluluğu ve aşkı bulamamış olması, ilk bakışta sıra dışı bir yaşamın sahibi kılar Nigar binti Osman’ı.” Kitabınızda böyle diyorsunuz. Birkaç cümleyle Nigar Hanım’ı tanımlayabilir misiniz?

Bu cümlenin bir de ikinci yarısı var, madalyonun diğer yüzü. Hastalıklar, mutsuzluklar, umutsuzluklar, ihanetler, yalnızlıklar, çirkinlikler, çok acılar. “Dokunulmuş” bir yaşam kısacası. Nigar Hanım cümlenin ne ilk yarısı sadece, ne de ikinci yarısı. Cümlenin tümünden ibaret. Hayatın ta kendisi. Her insan gibi. İlk bakışta sıradışı bir yaşamın sahibi izlenimini veriyor değil mi? Ama dikkatli bir ikinci bakışta sıradan bir yaşam. Onu bizim için sıradışı kılan biraz da geçmişte kalmışlığın emniyetli lezzeti. “Geçmişin kokusu yok” değil mi? Acılar birer roman sahnesinden ibaret, birer aksesuar, geçmişin içinde ve buradan bakınca. Ama bana şimdilerde sıradan bir yaşam da sıradışı bir yaşam kadar öğretici geliyor, belki daha da fazla.

Nigar Hanım’ın İhsan Bey’le evliliği oldukça azap veren bir süreci yaşamasına neden oluyor. Bu süreç onun şairliğini ne yönde etkilemiş olabilir?(Edebi tarzı, şiirlerindeki konular açısından)

İhsan Bey’i tanımaya çalışırken zorlandım. Onu düşününce bendeki hakim duygu tebessüm oluyor. Ve hakkında hala kararsızım desem ne dersiniz? Ona ilişkin bütün yazılanlar Nigar Hanım’ın ya da onu tanıyanların yazdıklarından ibaret. Tek yanlı bir görüntü. Acaba gerçekten “öyle” miydi? Ama öyle ya da böyle, Nigar Hanım üzerindeki görüntüsü, bu net işte. Başlangıçta seven ve mutlu eden bir erkek, sonra sevilen fakat mutsuz eden bir erkek. En son da boşanılan ve artık sevilmeyen bir erkek. Bunlar Nigar Hanım’ın şiirine iz düşürüyor elbet, çünkü hayatına iz düşürüyor. Felekten şikayet, haksızlığa uğramışlık duygusu, mutsuz olmuşluğu bir tür isyan ve benzeri örüntülerle açığa çıkan kuşak temler. Bunların arka planında İhsan Bey’in etkisi elbette var. Fakat Nigar Hanım’ın şiirinin temel belirleyicisi olarak olumlu ya da olumsuz ölçekte sadece ve sadece İhsan Bey’i görmek de onu hiç görmemek kadar yanlış olur. İhsan Bey de onun hayatında bir tarihten sonra fotoğraflardan bir fotoğraf neticede.

Dönemin ünlü edebiyatçıları Ahmed Mithat Efendi, Recaizade Mahmut Ekrem ve daha birçok şair ve yazarın; Nigar Hanım’ın eserlerini büyük oranda etkilediklerini aynı zamanda etkilendiklerini görüyoruz? O dönemde bir ‘kadın şair’in bu kadar etkin olmasını nasıl açıklıyorsunuz?

Nigar Hanım modernleşme ekseninde edebi ve toplumsal bir beğeniye hitap ediyor, yaşantı ve sanat rengi olarak. Bu durakta onun sanatı ve yaşantısı, ille de yaşantısı ile oluşturduğu model çok cazip duruyor. Bir mit neredeyse. Yeni şiirde “kadın şair” olarak ilk. Bu yüzden etkili. Tek yanlı değil çok katmanlı bir model. eser kadar müessir de etkin. Bir ilk örnek. Bu etki bir ölçüde şaşırtıcı bir o kadar da yanıltıcı. Çünkü tüm hızını şairenin edebi gücünden almıyor. Genişliği kadar geçiciliği de bundan. Dönem aydınının Nigar Hanım’a gösterdiği teveccüh sağlıklı bir edebi teşhis anlamında çözülemiyor kısacası. Mutlaka sosyolojik veri tabanında çözüm içermesi ve istemesi de bundan.

“Unutuluşun kucağına zirveden düştü’ dediğiniz Şair Nigar Hanım’ın unutuluşunun sebeplerini neye bağlıyorsunuz?

Evet, unutuluşun kucağına zirveden düştü. Bu sadece onun değil, Meşrutiyet evvelinde epeyce bir ismin paylaştığı ortak kader. Bir kere “ara nesil” meselesi var. Arada kalmışlık, Tanzimat ve Servet-i Fünun’un “dev” edipleri arasında gölgedeler. Sonra Meşrutiyet yıllarının edebiyata yansıyan çehresinde değişen ihtiyaç ve beğeniye ayak uyduramama. Uydurmasınlar, bu olabilir de, demek verdikleri eserler de onları zamana dirençli kılacak kıratta değil. Yani sanat hacmi yetersiz bir bakıma. Nigar Hanım’ın “kadın şair” olmasının ona sağladığı gereksiz hoşgörü de önemli bir neden. Gereksiz horgörü kadar zararlı bu da. Evet öyle. Kolay bir şöhret ile adeta uyuşturulmuş bir Nigar Hanım. Ciddi eleştiriden mahrum ve adeta her söylediği alkışlanmış. Bu, kısa vadede hoş gelse de, uzun vadede onun zararına oluyor tabii.

Kitabınızda Nigar Hanım’ın şahsında 19.yy sonlarındaki entelektüel Osmanlı kadınının profilini de çiziyorsunuz? Bunun yanı sıra, Nigar Hanım’ın yaşmaklı ve feraceli fotoğrafları estetiğe çok önem verdiğini, giyim tarzıyla dönemin kadınları arasından sıyrıldığını gösteriyor. Bu profili biraz açar mısınız?

Estetiğe, giyim-kuşama önem vermek, bunun analizi birkaç yönden yapılabilir. Evvela yetişme tarzı, çevresi ve sosyal tercihleri ile ilgilidir. Alabildiğine alafranga etkilere açık, dahası alafranga sir çevrenin getirileri var. Daha sonra pisikolojik etkilerle yorumu mümkündür. Bu, kişisel tercihlerinin bir üst kapsamında sanatkar mizacıyla bağlantılıdır. Aradığı “güzel” mitini önce aynada görmek ihtiyacı, isteği diyelim. Bir güzelliğin bilinçli bir gayretle oluşturulması. Giyim oda neredeyse bir sanat hükmünde. Sanırım kendi yüzü karşısında da aynı hayranlığı besliyor. Ve bu güzelliğin beslediği bir romantizm o da daima hissediliyor. Durgun suyun üzerine eğilen bir nergis diyelim mi, ama narsist olmayan. Kim bilir?

Nigar Hanım’ın kadına bakışı nasıl?

Kadın meselesi üzerinde hassasiyet dönemin entelektüel bazda vazgeçilmez satırbaşı. Nigar Hanım bizde feminizm meselesinin Meşrutiyet evveli kuşağı içinde, ılımlı kanada mensup. Kadın ve erkek arasında “müsavat-ı tamme” yani tam eşitlik ilkesini benimsemiyor. Yaradılışın bu ilkeyi esirgediğinin farkında. Kadının erkeğe üstünlüğünü filan da aklından geçirmiyor, erkeğin kadına üstünlüğünü aklından geçirmediği gibi. Öyleyse? “Bütünleyicilik” ilkesinden yana. Kadın ve erkeğin insan olarak eşit yaratıldığını ve birbirini çok ve çeşitli açılardan tamamladığını düşünüyor. Toplumda kadın aleyhine oluşan sağlıksız sapmadan müşteki ve bunun ortadan kalkması için kadınların ve daha fazla erkeklerin eğitilmesini ilk çare olarak görmek gibi benim de yürekten katıldığım bir formülasyonun savunucusu.

Elveda ya şehr-i Ramazan

Nazan Bekiroğlu
Elveda ya şehr-i Ramazan
Sözcüklerle hükmetmeye kalkışmak büyük gaflet ya hayatı, bütün kıymetler yerinden bir kez ırmağına akmaya başlayınca. Bir nefeslik tadil-i erkan tavrında.

Bir nefeslik sehiv sakınımı iç ürpertisinde. Kalbe üfürülen endişe.

Sınavlar sarar dört bir yandan kelime hükmünde, kelime suretinde. Nazar-be-kadem.

Sabahı bekleyen bir hasta kadar sabırlı ve sabahı bekleyen bir hastanın refakatçisi kadar ıstıraplı.

“Şeb-i yeldayı muvakkitle müneccim”den de fazla, kaç saattir bilen gam sahibi kadar ibtilalı.

Geceler köşe başlarında yağmur ile yek-şehir. Gecenin saat sıfır üçlerinde sabahın tek adı şiir değildir.

İçinde bir oluşun. Dışında bir oluşun.

Her şey benim dışımda, ama beni içine alarak oluşuyorken. Her şey benim içimde, ama beni dışında bırakarak dönüyorken. Okun yaydan çıkması, an-be-an, izliyorum. Bıçağın sırtındayım, rüzgar ne yönden esiyor, bir bunu biliyorum.

Bir kenti en ucundan başlayıp da son-ucuna kadar koşarken. Bütün mahyalarının altından geçer ve bütün buhur kokularını içimden geçirirken bir kentin. Bir an-ı daimi zaman.

Elveda ya şehr-i Ramazan.

Teker teker. Ve dikkatlice bakıp da fark edince her harfin savrulduğunu rüzgarda. Korkunca, çok korkunca bütün harflerin iplerinden çözülüp de teker teker, yerlere döküleceğinden.

Parmağıma batmış bir dikenin üzerinden ters yönde geçecek cesaretle.

Ay’ın hiç görünmediği kara, kapkara, mahak gecelerde, üç gece, tam üst üste.

Bir hilal beklerken, incecik, gölgemi yitirdiğim yerde.

Geçerek kentin bana izinli, bana yasaklı caddelerini bu kez ters yönde ve boydan boya.

Ve sayarak her ezanın sonundaki cümlenin kaç kez tekrarlandığını.

İki minare arasına gerili kandillerin ip uçlarında elveda mısraları:

Elveda ya şehr-i Ramazan elveda. Neden acaba? Neden “elveda?” Elveda, çok acılı çok yakıcı ilk bakışta. Hiç dönmeyecekmiş gibi.

Elveda, “Allahaısmarladık, Allah’a emanet ol”, anlamında bir sözcük lügatlerde.

Yani ki elveda, sözcüklerde bir hayli munisçe. Ateş içermiyor pek de neticede.

Bir yanıyla “hoşça kal” yani. Hoş-ça kal. Hoş-ça. Bir daha, tekrar görüşmek üzere.

Görüşmek üzere. Bir daha. Tekraren. Bir evvelkinin bıraktığı yerden. Bir evvelki olarak.

Ama elveda, bir de lügatin dışında bir yerde. Bir kürsüsü ve bir noktası olmayan bir harf kadar özgürce. Bir vav kayığı. Bir ömür ve nihayetinde beş dakikaya sıkıştırılmış bir nefes tutumu mesafede.

Uzaktan gelen rüzgar daha mı çok inle?. Boğaz’da, karşıdan karşıya biterken gece. Başımın üzerinden geçerken çığlığıma kentiyle dahil olabilen martı.

İşte tam orada elveda, son noktanın adı.

Elveda, bir daha görüşmemenin. Elveda, son darbenin. Elveda, gidip de gelmeyenin. Elveda, beklemeyi bilmeyenin. Bir tekrar içermemenin. Ve “bir daha” gelmemenin.

Bu yüzden belki, bu anlamıyla, elveda ya şehr-i Ramazan. Çünkü her giden gibi gelen şehr-i Ramazan da yepyenidir. İlk gibidir. Yenidendir.

Dua gibi ve aşk gibi.

Klişe dua makbul değil. Kabuk ve ezber daima özün mahiyetinde tehlike. Bu yüzden dua hep aynı kalmamalı. Daima yeni olmalı. Yeni idrakle, yeni hisle, yeni psikolojiyle. “Yalvararak ve yüksek olmayan bir sesle.” Ve her defasında yeniden hissederek. Ve kelam olmanın ötesinde. Hal içre. Söyle.

Kalbinin üzerinden geçiyorken her şey. Sen kalbinin altında kal ve hecele.

Çünkü dua ve aşk “bir daha” değildir. Hep yenidendir.

Yeniden. Yani ilk kez. İlk kez olmasa da ilk kez gibi. İlk kez görüyormuş gibi. Yeni, yepyeni biliyormuş, buluyormuş ve oluyormuş gibi.

Böyle olduğu için “elveda ya şehr-i Ramazan”da elveda sözcüğü lügatlerdekinden bir elif miktarı ilerdedir. O kadar munis değildir. Kesin bir ayrılık ve acı içermektedir.

Çünkü gidip de gelecek olan her şehr-i Ramazan, bir daha değil de, tekraren değil de yenidendir.

Kendisinden ibaret, kendisiyledir.

Tekrarlanarak ve yinelenerek, azalarak ve tükenerek, eskiyerek ve yiterek değildir. Her dem yeni ve taptazedir. Her haliyle. O haliyle. Bu haliyle.

Bu elveda sözcüğü ki biten ve başlayacak olanı, alışılmış bir mahiyette sıradan kılmanın ötesinde, her defasında harikuladeye dönüştürmektedir. İncecik bir hilalin üzerinden her defasında muhteşem bir kuyruklu yıldız geçmektedir.

Öyleyse elveda ya şehr-i Ramazan elveda. Değil mi ki her elveda şimdi artık bir merhaba içindir.

“Şâir Nigâr Hanım”, Virgül, sayı 15, Ocak 1999

Şâir Nigâr Hanım
——————————————————————————–
Nazan Bekiroğlu
Şâir Nigâr Hanım
İletişim Yayınları
1998, 400 s.
——————————————————————————–

Osmanlı’da bir kadının elinden çıkmış ilk şiir kitabı Efsûs’un yazarı Nigâr Hanım, Tanzimat ve Servet-i Fünun edebiyatları arasında bir ara nesil sanatçısı. Hayatını, düşüncelerini, acılarını anlattığı günlükleri uzun yıllar Âşiyan Müzesi’nde bekleyen, neredeyse bir unutuluşa terkedilen şair Nigâr Hanım’ın biyografisi, öncü bir kadın şairin hayatını aktarmasının yanında o dönemin sosyal, kültürel ve edebî atmosferini gözler önüne sermesi bakımından da önemli.

Yazı ve ölüm, yine

Nazan Bekiroğlu
Yazı ve ölüm, yine
Şiirin, vasat muhayyile üzerindeki büyüleyici çağrışımlarına aldanıp da, şuur dışı bir alan oluşturduğunu düşünmemeli. Şiir ve şuur birbirinin müştakı, aynı kökten geliyor bu iki kelime. Şiir, şuurluluk hali. Şuur cinnetin zıddı.

Cinnet aklın yitmesi.

Şuur, aklın devrede genel-geçer dolanımı.

Böyleyken, şairlere (ve tabii şairler grubundan yazarlara) atfedilen bir tür “akıl dışılık” hali nereye kadar geçerli?

Bugün diyeceğim, yazarın, yaşamla arasına giren cinneti, yazarın ölme hali.

Yazı, yazar yazmaya başladığı andan itibaren vardır. Ama, bu yazmaya başlamadan evvelki bir zamandan miras bir zorlamayladır. İkisi arasında yazar, bir sıçrama sınavıyla karşı karşıyadır. Çünkü ilki bir cinnet hali, daha açıkçası bir ölüm halidir, yaşamın içinde. İkincisi ise bir şuur halidir, şiirin (yazının) içinde. Yazar ya cinnetten şuur haline atlamayı başararak “kurtulacak” ya da bunu başaramayarak “ölecektir.” İlkinden ikincisine geçmeyi/atlamayı/sıçramayı/yükselmeyi/düşmeyi başaran yazar, cinnetten şuura geçer ve kurtulur. Çünkü ölme yeteneğini yapıta aktardığında sanatçıdan geriye “normal, sevimli, yaşamla barışık” bir varlık kalır (Maurice Blanchot, Yazınsal Uzam, YKY, İst. 1993, s. 51). Ancak “bu öylesine zor ve öylesine tehlikeli bir devinimdir ki her yazar ve her sanatçı, her keresinde onu kazasız belasız tamamlamış olmalarına şaşırıp kalırlar (s. 48).” “Kafkaesk” koridorlarında bunaldığımız romanların yazarının, amirleriyle barışık bir memur olmasını izah da bu sıçrayışla mümkündür. Bu yüzden yazı “yok olmamak” içindir. Bu yüzdendir yazının “hayatta kalma savaşımı” oluşu. Yitmemek, bitmemek, tükenmemek için oluşu. Yazı ölmemek için değildir kısacası, ölmek içindir. Çünkü yazıda ölmek gerçek hayatta ölmekten kurtulmanın en uygun ve kestirme yoludur. Canını acıtan kum tanesi karşısında okyanus istiridyesinin seçimi.

Yazıda ölmek, ölmemek demektir öyleyse. Kurtuluş, ölümün ve cinnetin üzerinden bilinçle bir sözcük geçirmede. Şair, taşıyabileceğinden fazlasını burada atıyor işte, tabii atabilirse.

“Ölerek” yazan yazarlar, aslında “ölmeyerek” yazarlar. İnanmayın ölerek yazdıklarına. Eğer yazıyorlarsa ölmemek içindir.

Yazarken öldükleri, ölmediklerindendir.

Yazısında ölen, sağ kalabilmenin peşindedir. Onun için aşık ölür, şair yazar; “Hepiniz şairsiniz, bense ölüm yakasındayım.” onun için (İ. Riguad).

Ümit Aktaş, Akıl, Aşk ve İslam (Birleşik, İst. 1997) adlı eserinde “Şiir de bir arayış olduğu ölçüsünde aşkı bastırır ve aşar.”; çünkü şiir “Aşkı terennüm eder ve rasyonelleştirir.” dedikten sonra, kendisini Mecnun ile mukayese ederek “aşıklık istidadı” bakımından tefahür eden Fuzuli’ye dikkat çekmektedir. (Mende Mecnun’dan füzun aşıklık istidadı var/Aşık-ı sadık menem Mecnun’un ancak adı var). Bu durumda Fuzuli “Her ne kadar gerçek Mecnun’un kendisi olduğunu söylese de artık bir Mecnun olamayacağını bilmektedir.” Çünkü “şiir bir alan değişimidir. Aşktan akla bir geçiştir (s. 229).”

Fuzuli aşktan akla sıçrayarak Mecnun olma şansını kaybetmiştir.

Sormalı, Mecnun kendi kendisine hangi sıfatla muhataptı? Mecnun’um diyen mecnun değil, cinnet mecnun olduğunu bilmeyenin payında. Ölüyüm diyen de ölü değil. Cinnet gibi ölüm de bilinç dışı bir seyir çünkü. Oysa “birinci tekil şahıs eki” daima bir bilinçlik hali. Bilmek asıl eylemlilik. Bilmezsem nereden bileceğim?”

Hiçbir yazardan ölerek yazmasını isteyemezsiniz. Ancak ölmemek için yazmasını isteyebilirsiniz.

Yazıyorsa, selametle, ne ala. Ama eğer sahiden ölüyorsa.

Ve artık bu ölümden şiir sahasına sıçrayarak kurtulamıyorsa.

Werther olup Goethe yerine Genç Werther’in ıstıraplarında ölmüyorsa.

Yani ki kendi ölümünü böyle aşamıyorsa. Kahramanı olarak ölüp, kendi nefsini ölümün elinden çekip alamıyorsa. Kendi ölümünden kurmaca bir ölümle kurtulamıyorsa. Çünkü yapay ölümler pratik ölümleri engellemenin en garantili yoludur. F. Sagan diyor ya “Eserlerine ne Stendhal ne Balzac katlanabilirdi.” Neden? “Bak hele şu konuda kendimi öldürmeme gerek kalmadığı”ndan mı? Nasılsa “Balzac kahvesini kadın kahramanları için gözyaşı dökerek” içmektedir.

Ama işte bunu yapamıyorsa, yazı ölümü bozmuyorsa, işte o zaman gerçekten ölüm var demektir.

Virginia Woolf’u onca romanındaki onca kahramanının ölümü artık kurtaramıyorsa. Ve ırmağın müşfik kollarına bırakıyorsa kendisini. Ve bütün o diğerleri. Yazının da kurtaramadığı bir yerdeyiz demektir.

Peki bu yer neresidir? Yazıcının, kahramanı ve yazısı olarak yazıya sıçrayamadığı ve sığamadığı, “yaşamda” kaldığı yer. Yazının artık uçurum kıyısından çekip de yazıcıyı geri alamadığı yer.

Çünkü artık o gerçekten ölmektedir.

Çünkü içinden bir cehennem geçen ve bir cehennemin içinden geçen, cehennemi anlatmayı aklına getirmez.

Cennette yaşayan da yazmaz. Arşimed’e çok da aldanmayın, bulan her zaman çığlık atmaz. Sessiz sedasız yaşayıp gider.

Öyleyse? Yaşayan yazmaz ve ölen de yazmaz. Ölmemek isteyen yazar. Ölmeyi bilmeyen. Ölmeyi beceremeyen.

Bir “yazar” artık “yazmaz” olduysa,

Bilin ki ya sahiden yaşıyordur.

Ya da sahiden ölüyordur.

Gene de sen söyle

Nazan Bekiroğlu
“Gene de sen söyle”
Susmanın güzelliğini istiare eden bir yazıyı söylemenin güzelliğine menzil bir yazı izliyor. Böyle olacağı belliydi. Sözü sükut, sükutu söz tamamlıyor; çünkü dairenin üzerinde, döngü biteviye. Kabz’ı bast, bast’ı kabz izlemede. Fetret iki sıtma nöbeti arasındaki mesafe.

Altınla gümüşün, tatlı dil ile yılanın ezeli öyküsü. Söz ve susma, dengenin ölçüsü.

“Bütün yazarlar gümüş değilse” susmanın altınlığı tartışılmalı. Söz güzel ve tehlikeli silah, “kese savaşı, bitire başı”.

Mevlana’nın, susmanın güzellemesine tahsis edilmiş onca beytine fazla da aldanmamalı. Şöyle ya da böyle, onlar “son beyit” neticede. Mevlana “Gene de sen söyle” demiyor mu, “Gene de sen söyle”. Söz gelince susmayı feryada eş tutmuyor mu: “Ben sustum amma Tanrım, bensiz canımdan bir feryattır kopuyor.” Musa, söylemek istediğini söyleyemeyip de yüreği daraldığında, sözü istemiyor mu? “Rabbim dedi, yüreğime genişlik ver”, “Dilimden şu bağı çöz ki sözümü anlasınlar.” (20/25, 27, 28)

Söz büyü, büyüyü bozan da söz. Söz düğüm, düğümü açan da söz.

Söz şiir, söz nesir. Söz susma, söz konuşma. Söz afet, söz nimet. Söz zaaf, söz meziyet. Söz ölüm, söz kalım. Söz dirim, söz sağaltım.

Ve söz bulma ve söz yitirme. “Aşk bir uzun hece” Yunus’a göre. Hilal gibi Elif de halden hale. Susmak naz. Susturmak niyaz. “Ben senin güzelinim, söyle bana, demesi için mahsustan susarım” diyor Mevlana. Ve Şems’e mektubu yetiyor onun, ille de ve sadece. “Kul susar padişah söyler”, sen susma söyle. Padişahsın söyle. Ben sustum, sen söyle.

Bir vasıf ararken içimizdeki yangına, başkasından ödünç aldığımız ses, o ses. Söz büyülü, söz ürkütücü. Söz susmadan da mı güçlü?

Hale uyan söz güçlü. Hali bilmeyen kelamı neylesin, kelamı bilmeyen hali ne diye bilsin?

Perde kalkarsa hal ile kaal ayrılacak. Sonra hal ile kaal perde kalkınca bir daha ayrılmamak üzere bir olacak. “Seni anlatıyorsam sendeki halimi gördüğümdendir”, böyle miydi?

Kimi, kelam ile ifade edemez. Kimi halini bilmez. Kiminde ise hal ile kelam birbiri içre. İki nokta “dairenin hikmetinde” tam üst üste.

Diye/bildiklerim. Aslolan söz. Siz beni ne diye/bildinizdi?

Söz, muktedir çekim. İktidar kipi. Asıl sözlerim, diye/bilemediklerimde miydi?

Öteyi de işaret eden söz, hali de. Elif, lam ve he ile “Allah” da yazılıyor “lale” de. Söz sözün de içinde. Sözün içine gir ki öteye geçesin. Hali bilesin. Sözü bilmeden hal, hal olmaz. Hale girmeden kelam kemal bulmaz.

Hepsi O çünkü. Söyleyen O’nu söylüyor. Susan O’nu susuyor.

Dua bunun örneği. Dualarda hallerde. Dualarda sözlerde. Sus duada. Söyle duada. “Yalvararak ve ürpererek yüksek olmayan bir sesle, (7/205).” Duada.

Rabb’ini an. Söyle, an. Dua ses, dua söz.

Söz hatırlatma. Zikir bu yüzden önemli. “Aşık, sevgilisinin sözünü duyarak, O’nun zikrini tilavet ederek, O’nu hatırlayarak dinlemelidir.” diyor Muhiddin ibn Arabi.

Varlık, İlahi kelamdan. “Kün” ile, adem vücuda kalb olur. Bu yüzden varlık dinlemeyi bilir ve sever. Çünkü sözle başlamıştır bütün oluş. “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” “Evet”. Öyleyse “kün/ol”.

Böylece söz alındı ve insan muhatap kılındı. Büyük buluşmada “bilmiyordum” demesin, sözünden dönmesin. Unutmasın. Vaz geçmesin.

Dua. Tespih ve zikir.

Sözü tekrarla. Ve hatırla.

Verdiğin sözü hatırla.

Ve tekrarla. Sözü tekrarla.

Sorumluluğunu bil. Ezel tanışıklığından rücu etme.

Sözün kıymeti bu yüzden.

Ahde vefa, verilen söz üzerinde ısrar temel prensip. Her şey alınan ve verilen söz etrafında: “Onlardan söz alınmamış mıydı ve onlar Kitap’takini okumamışlar mıydı”, deniyor ayette, (7/169).

Sözle ilgili ayetlerin sayısı susmakla ilgili olanların yanında ne kadar fazla. Aslolan söz: “Bizim buyruğumuz bir anlık bakış gibi bir tek sözden başka bir şey değildir”, (54/50) buyrulmadı mı?

En güzel isimler Allah’ın. Kelam O’na ait değil mi? O’ndan gelmedi mi?

“De ki” diye başlamıyor mu onca ayet? Ayetin kendisi “apaçık söz” değil mi?

Ve dahi yazı da söz. Ne varsa olacak, hepsi de Levh-i Mahfuz’a kayıtlı değil mi?

Yazı söz. Kitap da söz, kalbe inen. Kitap mürşid. Kitap hikmet. Kitap açıklayıcı. Kitap uyarıcı. Kitap çağrı. Kitap yazı. Kitap zikir. Alemler için.

Bir kitap olarak indi. “Sözün en güzeli”. Ağaçlar kalem ve denizler mürekkep olsa ve bir o kadar da ilave olunsa yazmakla tükenmeyecek olan söz, (18/109, 31/27).

Sözüm kasideleri, sözüm redifli gazeller; sözün güzelliğinden söz eder sözüm/ona. Sonsuz söz karşısında sınırlı söz neyi anlatabilir ki?

Söz sürek. Söz sürgün. Söz davet, söz düğün.

Bir “ol” sözü ile Adem topraktan yaratıldı ve ona isimler öğretildi. Adem, insan neticede. Meleklere bir üstünlüğü de daha fazla isim bilmesinde.

İbtida kelam vardır. İlk emir “Oku”dur. Müjdesiyle evine dönen Peygamber muhatabına, “konuş benimle” der, “konuş”. “Kellimini ya hümeyra”.

Kim sözü inkar ediyor?

Kaos kozmosa söz ile dönmüyor mu?

“Gülden ve her şeyden geriye yalnızca adı kalmıyor mu?

“Mecnun’un sade adı var”, Fuzuli böyle demiyor mu?

Susmanın onca güzellemesini yapan Mevlana, ondan da geriye, onca söze dökülmüş bir Divan’la bir Mesnevi kalmıyor mu?

Emine Eroğlu ; “Yaşanmış Bir Hayatın Arkasına Takılmak”, Zaman Pazar

Yaşanmış bir hayatın arkasına takılmak

EMİNE EROĞLU

Nazan Bekiroğlu uzun zamandır peşine takıldığı “yaşanmış bir hayat”ı kitaplaştırdı. Damarlarına sıcak kan yürüttüğü kadın bu kez Nigâr binti Osman. (Yazarın Halide Edip Adıvar üzerine yayınlanacağını ümit ettiğimiz bir doktora çalışması bulunuyor.) Kitap içinde romantik Nigar Hanım, hayatının her kadın hayatına benzeyen teferruatıyla, belki ruhunun mahremiyetine bu kadar nuruz etmemize izin vermesinin cazibesiyle reelleşir, bizi kendi hayatının akışı içerisine çeker. Onu bir gün tirşe mavisi hotozunu yaparken, başka bir gün kaybettiği-küpesinin tekini yaptırmak için Bayezid çarşılarında mercan ararken, diğer bir gün büyük oğlu Münir’in hastalığını işitmiş olarak fevkalade bir yağmur yağmakta olduğu halde evden çıkıp mektebe vasıl olmaya çalışırken görürüz.

Susmuş bir lisanı…

Nigâr Hanım’ı hayatının teferruatıyla bize taşıyan şüphesiz onun Aşiyan Müzesi’nde yıllarca bekleyen, ilki yirmi beş yaşına kadarki hayatına dönüp baktığı hatıratı, diğerleri ise yirmi beş yaşından itibaren çeşitli aralıklarla da olsa ölümüne kadarki hayatını anlattığı günlüklerinden oluşan kimi serpme kahverengi kapaklı, kimi Fransız malı, kimi sabit kalemle yazılmış defterleridir. Susmuş bir lisanı yeniden konuşturan bu defterler, biyografi yazarının bir hayatın satırları üzerinden geçerek onu “gayra meçhul” bir mahremiyetle yaşamasını temin ederken ortaya çıkan eseri on dokuzuncu yüzyıl İstanbul unun edebî, kültürel, tarihî, sosyolojik hayatına ışık tutan çok kıymetli bir kaynak haline getirir.

Nigâr Hanım’ın perspektifi

Nigâr Hanım’ın hayatı kadar o hayata dekor teşkil eden edebî ve sosyal çevre, tarihî zemin ve kültürel teferruat da canlı, cazip ve sürükleyicidir. Devrin pek çok siması bu tarihî dekor içinde sahneye çıkar ve çeşitli hususiyetlerle Nigâr Hanım’ın perspektifinde okuyucuya takdim edilir. Kimler yoktur ki Nigâr Hanım’ın hayatına uğrayarak geçen?! Hanedan mensupları, yabancı hükümdarlar, devrin en önemli edebiyat ve musiki üstadları… Sultanlar, kraliçeler, efendiler, beyler, paşalar, hanımlar kalfalar… Zengin bir konak hayatının, saray kabullerinin, giyinmenin, gezmenin, taşınmanın ve daha birçok şeyin teşrifatları. Bu yönüyle Nigâr Hanım “asri mahiyeti eserinden ziyade yaşantısında aranması gereken” sosyal gösterge bir kimlik olduğunu düşündürür.

‘Şair Nigâr’

Kitabın detaylı bir biyografiden oluşan birinci bölümünün ardından şairin edebi kimliğini öne çıkardığı ikinci bölüm yer alır. Yazar bu bölümde Nigâr Hanım’ın şiirleri ayıklandığında “Şair Nigâr” olgusuyla da öne çıkabilecek edebi bir kimliğinin de var olduğunu ortaya koyar. Şaşırtıcı olan Nigar Hanım’ın devrinde gördüğü büyük ilgi, şiirlerinin uyandırdığı fevkalade yankıdır. Otuza yakın şiiri hem de Hacı Arif Bey’den Kemani Tatyos Efendi’ye, Bimen Şen’den Lemi Atlı’ya kadar klasik musiki tarihimizin üstadları tarafından bestelenir. O kadar ki, bir şiirinin üç ayrı bestekâr tarafından farklı makamlarla bestelendiği dahi olmuştur. Nesir cümleleri de oldukça kuvvetli olan şair çok rahat “kadın” ve “edebiyat” tartışmalarının mihenk noktasına da yerleşebilir.

Kadın şairlerin imajı

Nigar Hanım’ın Nazan Hanım’ın ışığında görünür kılınması belki de en büyük taliidir. Zira Nigar Hanım, “ilk defa kadın şairlerin erkeklere özgü bir imaj sağanağı altında erkek gibi yazdıkları bir dönemeçte okuyucularına kadın duygularını samimiyetle hissettiren” bir kadın olarak şiiriyle; fedakâr, müşfik bir anne, aldatıldığını biliyor olmasına rağmen yuvasını koruma gayretiyle defalarca aldanmayı göze alan ismetli, iffetli bir eş, itaatkâr, hürmetkar bir evlât olma üçgeni üzerine oturan aile hayatıyla; aşk potansiyeli ve santimantal karakteriyle ancak teferruat terbiyesi görmüş sanatkâr bir kadın kalbinde bu denli aks-i seda bulabilirdi. Bu paylaşımı “birlikte yapamadığımız tek şey ölmekti” cümlesiyle ifade eden Bekiroğlu hem akademik hem de hikayeci kimliğiyle tebarüz etmiş bir yazar. Bu çift yönlülük Nigar Hanım biyografisinde biyografi yazarlarında aranan en önemli özellik, “akademik disiplin ama edebi duyarlılık ve üslup” şeklinde tezahür ediyor.

Bekiroğlu’na göre biyografi yazarlığındaki temel izleği yazanla yazılan arasındaki cazibe oluşturuyor: “Temel izlek bu, çünkü yazanın kendini yazılana çok fazla teslim etmesi kadar, ona gitmekte mütereddid davranması da, bu hikayenin kaçınılmaz üçüncü kişisi, okuyucu için tehlikeli bir yolculuk anlamına geliyor. Demek istediğim, iyi ayarlanmamış bir cazibe açısı müellifi ya bir put yontmaya ya da kupkuru bir kronoloji yazmaya icbar ediyor ki ikisi de okuyucu için hayra alamet değil.” Bekiroğlu bu hassas cazibe açısını kurarken hikayeci kimliğiyle varlığını yaşanmış bir hayata teslim ettikten sonra o hayatın dışına çıkarak kendisini akademisyen bir kimlikle dışarıdan seyretme yolunu seçiyor. Bu seyir onca deftere, bir o kadar da dipnot ve kaynakçaya dayandığı için objektiflik ve inandırıcılığının yanında kendini anlatan bir üslubun samimiyet ve canlılığını taşıyor. Okuyucuyu put yontmayan bir teslimin biyografiye kazandırdığı mükemmelliğe inandırıyor.

Nun Masalları

Etik ve estetik bir mitin sahibi hayatıyla Nigar Hanım’ın Nazan Hanım’ın öyküsüne girmemesi de düşünülemezdi. Nitekim yazarın Mayıs 1997’de ilk basımını yapan “Nun Masalları” adlı öykü kitabının son hikâyesi Nigar Hanım’a dairdir. “Şair Nigar Hanım”da bir hayatın üzerinden geçerek onu yeniden yaşamış olmanın çoğaltıcılığını yansıtan Bekiroğlu, “Nun Masalları’nın son bölümünde fiktif bir âlemde yedeğine takılıp sürüklendiği bir hayatın yıpratıcılığını öyküleştirir. Bu durum bilimsel kimliğin yanında sanatçı kimliğinin ağır bedelleri olduğunu, hikayeci kimliğinden soyunarak bilimsel kimliğe bürünmenin zorluğunu ortaya koysa da sonuçlan itibariyle yazar ye okuyucu açısından çok yönlü bir verimlilik zemini oluşturduğu aşikârdır. Darısı aynı muktedir ellerde gün ışığına çıkacak, izdüşümleri aynı fiktif âlemlerde hikâyelere dönüşecek Fatma Aliye’lerin Emine Semiye’lerin Makbule Leman’ların başına.