Sayısız harf

Nazan Bekıroğlu
‘Sayısız harf’
Eski kültür susmanın meziyetini telkin eder. Hicab ve edeb, söze konuşmaktan çok anlam yükler çünkü, sükûtun altın olması bu yüzden.
Ancak güzellemesi yapılan susma, susan değil söyleyen susmadır. Sözün yetersiz kaldığı yerde, sözün bittiği yerde susulandır esas olan. Bu yüzdendir bir çiçeğin yaşamın özünü anlatması, dinlemesini bilen anlayacaktır.
Mevlâna, Divan-ı Kebir’inde, çoğu vecd halinde iken söylediği ve çevresindekiler tarafından kaydedilen şiirlerinde, vezin ve kafiye tahdidinden müştekî görünür. Bu, hâl gelince sözün sınır koyucu olduğunu fark etmesindendir. Bu yüzden olacak kimi şiirlerinde, hilâf-ı âde nazım tasarruflarıyla karşılaşmak mümkündür. Sözün güzelliğinden bahsettiği nice beyit bir yana, Mevl-âna, susmanın güzelliğinden neredeyse ısrarla “söz” eder. Divan’ındaki pek çok şiirin son beyti susmanın güzelliğine tahsis edilmiştir.
Ona göre susmanın daima sözden derin bir yanı vardır: Çünkü söz susmanın ulaşabildiği derinliklere ulaşamaz: “Anlam şu kullanıla gelmiş sözlere sığmıyor”, V/430. “Gönül ezel şarabıyla kendisinden geçmiş de güzel güzel bu gazeli söylemede; fakat bir an soluğunu tutar susarsa bundan da güzel söz söylemiş olur.” I/75.
Çünkü söz sınırlı, “sayılı harf”.
Susmak sınırsız, “sayısız harf.”
Öyleyse sayılı harfi neyleyeceğiz sayısız harf dururken? Sayılı harfi bırak, sayısız harf geldi.
Anlatışın kapısı kapanınca sıra susmaya gelir: “Anlatış kapısı kapalı, artık de ki susmak bizce daha iyi, daha yerinde.” I/16. Bu susmalar bilmenin susmalarıdır, bilmemenin değil, sözün yetmediği yerdeki bilmenin. Bitişin değil başlangıcın, tükenişin değil hazinenin. Susarak söylemek bu işte: “Cana can katan sözü susarak söylemek daha iyidir.”, V/3. Nasıl? Sözün ihanetine uğramadan, üzerinden sözcük geçmeden “söyleme”nin üzerine bir sözcük değmeden.
Susma üzerindeki ısrarın bir diğer nedeni sözün “hâl”e perde olmasından. “Kal” ile hâli kıyaslar Mevlâna, söz ile aşkı. Hâl ki kaynağı kalptir, elbette ki lisanı, gündelik sözden daha kabiliyetli olacaktır: “Gönlün sözlerini duyunca bu sözlerden utanıyorum ben”, I/298. Bir hâl olarak aşk sözden daima üstündür: “Sus, bir yere aşk geldi mi söz nedir ki orada? Sus da altından da aşağı olma, çünkü sevgili de dilsiz, o da susuyor”, I/244.
Söz hâle perde. Hâl kapısı kapalı ki söz boyuna gelmede. Çünkü “söz yeldir, gönlü dağıtır gider”, V/383. Öyleyse hâl gelince “bundan ötesini söyleme; gönülde tut; sözü o yurtta söylemek daha iyi”, V/269.
Bir “hâl” içre olanın artık söze ihtiyacı mı olur? Hâller yeni, sözcükler eski mi? Öyleyse bütün lügatleri yakmalı ve yeni sözcükler kurmalı.
Sözün olumsuzlanmasının bir nedeni de, vahdeti menzil alan bir yolculukta “ayrılık alâmeti” olmasından. Varlığın yani ikiliğin yok edilmesi gerektiği yerde “söz de varlıktır”, aradan çıkarılması gerekir. Değil mi ki “Söz anlam denizine perde”, “susarken söyleyen akl-ı küll”. Sonsuz söze sahip olan sussun.
İlâhi aşk kendisini kendi diliyle anlattıktan sonra söze gerek yok. “Sevda coşup kabarınca”: Sus! Bu yüzden “denizin coşup köpürmesi” hoştur ama “âşıkların susması daha hoştur”, I/234. Çünkü aşk kendisini en iyi hâl diliyle ifade eder. Bu yüzden vaz geçmelidir sözden: “Susayım, susayım da aşk kendisini kendisi anlatsın”, I/201.
Hâl “Anlatmaya sığmaz”, V/124, daima daha zengin. “Dil sözüyle furkan nûru arasında yüz binlerce fark var”, V/323.
“Gerçek, susmada gizli” V/121. “Sözü bırakan kişi ebedî söze nail olur”, V/411.
Öyle bir yer ki, şimdi söyleyen susar, susan söze gelir.
Öyle bir yer ki susmak soru, susmak cevap.
Susmak anlam, susmak devran.
Susmak “yokluktan var etmek”, susmak ümit.
“Sustum, sustum”, işte “şu şiir Divan’ım”, der Mevlâna o yerde.
Çünkü susmak şiir. Çünkü şiir susmak. Susmak ki en çok söylemek o yerde.
“Hâl geldikten sonra lâfı ne diye isteyeceğiz” o yerde, V/299.

Leave a comment

Your comment