Pazarlanan şiirim

Nazan Bekiroğlu
Pazarlanan şiirim
Asrın günah keçisi “popüler kültür” ölçeğinde tartışılması gereken temel sorunlardan biri, şiiriniz pazarlandığında ne hissettiğiniz.

Şiir diyorsam, yazdığınız, yayımladığınız, edebiyat terminolojisinde baş yeri alan şiir değil. Doğrudan ruhunuzda taşıdığınız şiirden bahsediyorum.

Mahremiyetiniz, sebebiyetiniz, geleceğiniz ve geçmişiniz anlamında şiir. Hayata tutunmanızı, bir o kadar da tutunamamanızı sağlayan uçurumun kenarında şiir. Varlıkla ilişkinizi sağlıklı ve sağlıksız kılan noktada. Doğduğunuz ve öldüğünüz anda. Anlamınız anlamında yani şiir.

Tanpınar’ın “bir masalı olmak” mastarıyla ifşa ettiği, vasatüstü bir duyuş tarzının ırmağı olan şiir. Bunu kastediyorum.

Ve, şiiriniz “pazarlandığında” ne hissedersiniz? İşte bunu merak ediyorum.

Pazarlamak kötü sözcük. Metaa dönük ticari bir kelime kadrosu bütün sırrı yok edip gidiyor. Para karşılığı bir işlem var. Kısacası şiirle bağdaşamayacak ilk sözcük belki pazarlanmak.

Ama işte bir salona giriveriyorsunuz. Işıklar sönüyor ve başlıyor masal. Üstelik tam da sizin masalınız. Sizin uçurum kenarınız, sizin anlamlarınız. Ölümünüzü ve diriminizi sağlayan ne varsa, hepsi perdede. Kostümler, maskeler, makyajlar içinde. Gözler önünde, sere serpe. Herkes sizin gibi alkışlamakta. Herkes sizin masalınızı sahiplenmekte.

Ya da çok satanlar listesinden bir gözde. Çok okunanlar değil, çok satanlar. Çok pazarlananlar yani. Alıcı ile satıcı arasında bir ilişki. Okuyucu ile yazar arasında olmaktan çoktan çıkmış.

Masalınız, şiiriniz pazarlanır. Üstelik siz şiirinizin pazarlanmasından duyduğunuz acı bir yana, bir de bu pazara tüketici konumunda katkıda bulunmuş olmanın küçümsenemeyecek payıyla baş başa kalırsınız.

Katkı payı.

Ne olur? Sürer ve biter. Bitmekle kalmaz üstelik, unutulur.

Neler hissedersiniz?

Bir sahne sanatçısına aşık olan gencin hissettiklerini mi?

Bu kadarla kalsa basit. Neticede sahne sanatçısının güzelliğinden değil kaderinden şüphelenirsiniz sadece, bu da ya acınızı ya aşkınızı artırır, ya da ikisini birden. Oysa şiiri pazarlanan ve iyi iş yapan kendi beğenisinin seçkinliğinden şüphelenmek zorunda. Herkesin olanın sizin de olması hayra alamet gibi mi görünüyor?

“Hoyrat ellere düşmüş gül” mitosu bile yeterli değil içinizi serinletmeye. Herkes beğeniyorsa bunda bir “iş” var. Paz haklı, şiirde esas olan süreklilik. Çünkü o “öte”den bir ses. Eflatun’un idealar aleminden. Bu yüzden kitabı çok satanın endişelenmeye hakkı var, masalı “herkes” anlamında bir nicelik tarafından beğenilen ve alkışlananın kendinden şüpheye.

Garip ki, vasatın altındaki izleyici için bu tür bir niceliğe dahil olma, bir talebe dönüşüp meta popüler olarak beslenirken; vasatın üzerindeki izleyici için ibre tam tersi istikamette dönüyor. Bu yüzden, Titanic ya da Eşkıya filmlerinden engin bir beğeni duygusuyla çıkmanın, gizlenmesi gereken bir utanç tadı taşıması. Bu yüzden, çok satanlar listesinde yer alan kimi kitapların “gizli gizli” okunması.

Belki kitaplar ve filmler masum.

Neticede hepimiz Mehlika Sultan’a Aşık yedi genç olabiliriz. Utanılacak bir yanı yok bunun. Sahne sanatçısına aşık genci bile anlarız, rikkatimize dokunur hatta.

Benim dayanamadığım, yerlere göklere sığdıramadığımız sevgilinin bir kağıt mendil gibi kullanılıp atıldığını görmekten doğan acı. Dahası o çarktaki katkı payı. Evet bizzat siz. Çok satanlar listesinden bir kitap ya da çok seyredilenlerden bir filmi beğenmenin armağan ettiği utancın onuru bundan.

Çünkü gerçekten, sebebi kendinden menkul olmayan bir çark dönmekte. Çarkın dönmesi için de her gün piyasaya belirlenmiş oranda yeni metalar sürülmekte. Piyasaya yeni metalar sürülmesi için de eskilerinin piyasadan çekilmesi gerek. Ve şiir ile kağıt mendil, ya da otomobil lastiği ile insan bedeni veya ruhu arasında hiç fark yok bu pazarda.

Görüntüyü popüler kültür ölçeğinde çözümlemek kolay aslında. Kolay ya, benim çözümleyemediğim Titanic’in, Eşkıya’nın, Er Ryan’ı Kurtarmak’ın, Melekler Şehri’nin içindeki benim şiirime sonradan ne olduğu?

İtiraf ediyorum. Ben de bir süre sonra unutuyorum. Yine ben mi suçluyum yani?

Alın Hollywood başyapıtlarını.

Verin bana siyah-beyaz bir Türk filmi. İçinde eski bir Türkan Şoray olsun.

Leave a comment

Your comment