Geleceğe koşan tür: Günlük

Nazan Bekiroğlu
Geleceğe koşan tür: Günlük
Günlüklerden söz edeceğim, hayat kuşatmalarında. Çok defa anı (hatıra, mémoire, memory) ile karıştırılmakla birlikte günlüğün (ruznâme, journal, diary) anıdan farklı bir tür olduğu ortada. Yaşantıların günü gününe ya da kısa zaman aralıkları ile kaydedilmesi olarak tanımlanabilecek günlük, yaşananla yazılanın aynı zaman parçası içinde buluşması gibi bir gereklilik yüklenmekte.
Anı sahibi, içinde bulunduğu zamanın tecrübeleriyle yönelir anlatacağı alana, günlük yazarının bu tür bir şansı yoktur. Anı geçmişte kalanları, günlük ise günü gününe yaşananları içerir. Bir bakıma anı geçmişle hesaplaşmadır, günlük gelecekle. Anı geçmişe koşar, günlük yarına. Suut Kemal “günlük ileri doğru gider” demektedir, “hatıra geriye doğru”. (1) Aanılarda toplumsal meselelere öznel bir yaklaşım veya öznel meselelerde toplumsal yargılar konuşturulur çoğu zaman. Yani toplumun yargısına çıkarılan bir davetiye her zaman mevcuttur. Oysa günlüklerde yazarın her anlamda öznel davrandığı düşünülebilir, en azından buna hakkı vardır.
Bu bakımdan günlüğün sıcaklığı, heyecanları, duygu alanlarının genişliği, hezeyanları, feveranları, hatta tutarsızlık, disiplinsizlik ve çelişkileri onu çekici kılan yanlarıdır; ama bir o kadar da, özellikle bilimsel veri arayan araştırıcılar nezdinde, zaafları. Onun için günlük karşısında alınabilecek tavırlar birbirinden farklıdır ve eleştirmenler günlükleri üç gruba ayırırlar: Bütünüyle doğru günlükler, yarı doğru günlükler ve yanlış günlükler. (2)
İlk grup, yazılanın bir gün okuyucu karşısına çıkacağı hesaba katılmadan kaleme alınır. Maine de Birand, Benjamin Constant, Eugéne Dabit, Julien Green ve Stendhal bu tür günlükler yazmışlardır. Hatta bazen bu tür günlüklerde, söz gelimi Pierre Loti, Samuel Pepys, Benjamin Constant, Stendhal’in yaptığı gibi, bir tür şifre sayılabilecek özel bir yazı türü veya kısaltmalar, yabancı dilden kelime ve cümleler kullanılabilir. İkinci grup doğrudan okuyucu amaçlanarak yazılmadığı halde, bir gün nasılsa okuyucu eline geçebileceği düşünüldüğünden, zaman zaman sapmalar gösteren günlüklerdir. Üçüncü tür ise doğrudan okuyucu hesaba katılarak yazılan, günlük sahibinin ileri bir zamana ve insana karşı kendisini sorumlu hissederek kaleme aldığı günlüklerdir. Araştırmacılar için en güvenilir olan günlükler birinci gruba girenlerdir. Maskesiz ve kostümsüz. Bununla birlikte günlüklerdeki bilgileri bilimsel veri olarak kullanma hususunda dikkatli davranmak gerekir. Bunun için tarih bilimi günlük tahlil metotları geliştirmiştir.
Tarih bilimi ve diğer bilimler, günlükten faydalanma yöntemleri geliştiredursun, bir hayat ona dışardan hem de onca zaman sonra bakan biri tarafından ne kadar kuşatılabilir ki? Biyografi yazmaya kalkışanları her zaman bekleyen ve daima bıyık altından gülümseyerek tekrarlanacak olan, Anatole France’ın şu cümlesi değil midir? “Efendiler! Size Shakespeare, Racine, Pascal veya Goethe ile ilgili olarak kendimden söz edeceğim.”
Okuyucu ancak kendi bildiği kadarını okuyor. Okuyucu bir tarafa, yazan da ancak kendi bildiğini yazıyor. Dahası, kendisini yazıyor. Herkes kendisinden ibaret. Kimse kimseye dışardan bakamıyor.
Dışardan bakmak olası değil, fakat aldanmamalı. Ya o hayata içerden bakmanın getireceği tehlikeler daha mı az? Kendi hayatını yazan ne kadar kendi hayatını yazıyor?
Anı ya da günlükler karşısında hissedilir bir tedirginlik duymamızın nedeni, bizzat o hayatın sahibine karşı kendi hayatını kuşatması hususunda duyduğumuz güvensizlik değil mi?
Salah Birsel, “Anı üzerine” başlıklı yazısında, bir anı yazarı olarak Renan’ın tavrından hareketle şöyle demekte:
“Renan, önsözünde anılarının düzensiz bir biçimde ve akla geldiği gibi yazıldığını anlatır ve insanın kendi yaşam öyküsünü anlatırken başarılı olamayacağına işaret eder. Bu arada şunu da söyler: ‘İnsanın kedisi için söyledikleri şiirden başka bir şey değildir.’ Bu yüzden de yazar, Goethe’nin anılarının Şiir ve Gerçek adını taşımasını çok yerinde bulur.” (3)
Goethe anılarını Şiir ve Gerçek olarak adlandırıyor. Ne isabet. Yaşadığımız, gerçek. Yazdığımız, o kendi yaşadığımız bile olsa bir şiire dönüşüyor. Hiçbir yazı gerçeği olduğu gibi ifade etmiyor.
İnsanın kendi şiirini aşarak gerçeğe ulaşması ise çok defa imkansız. Yani kendi gerçeğimiz karşısında tarafsızlığımızı korumamız.
Öyleyse tek şey kalıyor geriye. Bir hayat, ancak yaşanır.
Ama içerden, ama dışardan. Ama sahibi tarafından, ama onu seyreden tarafından. Hayat tektir. Yaşayanın da tek olmasını ister.
(1) Günlerin Götürdüğü, İstanbul, 1958, s. 43.
(2) “Günlük” md., Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh.
(3) Salâh Birsel, ‘Anı Üzerine’, Türk Dili Anı Özel Sayısı, nr. 246, 1 Mart 1972, s. 381.

Leave a comment

Your comment