Bir Metin Olarak: “Melekler Şehri”

Nazan Bekıroğlu
Bir Metin Olarak: “Melekler Şehri”
Öykü aslında çok tanıdık: Bir melek olarak sonsuz ve acısız yaşamla ödüllendirilmiş (cezalandırılmak da denebilir) olmayı mı istersiniz? Yoksa bir insan olarak sonlu ve acılı bir yaşamla cezalandırılmayı (ödüllendirilmek de denebilir) mı? Biri bilmenin bilincini içeriyor, insan; diğeri bilmemenin güvencesini, melek. Düş mü, gerçek mi kaçınılmaz soruşla? Çünkü düşte kesilirse eliniz kan akmaz, acıyı bilmezsiniz (beyhûde değil kanın rüyayı bozması). Oysa gerçekte kesilirse eliniz canınız yanar ve kan akar, acıyı bilirsiniz.
Bu noktadan bakınca bir kısmı ameliyathanelerde geçen Melekler Şehri filmini, kanın kutsandığı bir metin olarak okumak mümkün. Kanın, terin, gözyaşının ve acının. Çünkü metnin baş kahramanı, kendisine sonsuz yaşam verilmiş olan, duyulardan mahrum. Gözyaşı yok, acısı yok. Kanı akmıyor, teri çıkmıyor. Bilmiyor kısacası.
İyi ama “yüzünde rüzgârı hissetmezsen kanatlar ne işe yarar ki?” Gerçi bunun pek çok ödülü var ya, söz gelimi ölümlülerin başını döndüren pek çok yüksekliğin ürpertici güzelliğini yaşıyor, her gün doğumunda ve batımında, önünde metrelerce kum ve dalga biriken bir kıyıda sonsuzluğun müziğini dinliyor. Daha önemlisi hiç acı çekmiyor.
Ama acıyı bilmeyen canının acımadığını nerden bilecek?
Seçim burada başlıyor işte: Melekliğin bilinçsiz güzelliği mi, yoksa insan olmanın acılı bilinci mi?
Kendisine sonsuzluk verilmiş olan; ama mukabilinde kendisinden “bilmek” esirgenmiş olan, bir gün merak eder ve bilmeye karar verirse. Ve bunu istemesini sağlayan da aşk olmuş olursa. Bir melek bir doktora âşık olursa. Ona ne söyler? Onu neden sever?
Seni gördüm, der, anladım ve sevdim. Ne zaman? “Sen hastana ağladığın zaman”. Gözyaşların vardı, benim yoktu, imrendim. Çünkü sen, önündeki ameliyat masasında öteye geçmesini önlemeye çalıştığın hastanın bu geçişini engelleyemediğin zaman ağladın. Çünkü o senin için ameliyathanenin herhangi bir eşyasından farklıydı, sen de onun için. Onun için o seninle tanışmak istemişti. Sen de, ölürken onun yüreğini avuçlarının içinde tutuyordun. Çünkü aranızda sıcak bir bağ vardı. Ama sıcaklık bazen yakıcıdır. Bu yüzden işte ben, “sen hastana ağlarken seni sevdim”. Sen biliyordun, ben bilmiyordum, çünkü sana dokunamıyordum.
Kan kadar, dokunmanın güzellemesi olarak da okunabilir bu metin. Dokunulmayan daima dokunulandan emniyetlidir, doğru; ama bir o kadar da “gerçek değil”dir. Dokun, korkma! Dokunmayı göze almayan hiçbir şeyi gerçek anlamda bilmeyecek. Dokunmak acılı, çünkü bilmenin bir başka adı. Çünkü acı dokunmaya dahil. Çünkü kaybetmeyi de içeriyor bu hesap: “Kaybettin”, “Peki böyle olacağını bilsen yine yapar mıydın?”, “Evet, her şeye değerdi”. Öyleyse buyrun, acının yolu hazır, bilmenin cazibesi, bilmenin bilinci. Yok eğer gücünüz yoksa, kaybetmemenin kestirme yolu sizi bekliyor: Hiç kazanmazsınız ve ne kaybettiğinizi de bilmezsiniz, olur biter. Bir yanda güneşin doğumunda bitimsiz bir müziği dinleyerek sonsuzluğa uzanan; ama hissetmeyen melekler. Diğer yanda kendisini denizin sularına bırakıveren ve dalgaların dokunuşunda hisseden insan. Mesele bedel ödemeyi göze alabilmekte.
İnsan olmanın bedeli ağır. Çoğu kez bu bedel kan, ter ve gözyaşıyla ödeniyor. Melek-insan? Hayır o olmuyor. Bir yanıyla sonsuzluğa üflenen bir nefha, diğer yanıyla nefs ile yeksân. Bir yanıyla çamurdan yoğrulmuş bir beden, diğer yanıyla sonsuzluktan müstear bir ruh. İnsan ikisi arasında “vasat-ı camia”. Ama işte bütün bu zıddiyet arasında insan melekten üstün değil mi? Eşref-ül-mahlûkat olduğu ortada. Havva’nın merakıyla yasak meyveyi yedikten ve cennetten kovulduktan sonra da ve hâlâ. Zaten yasak meyveyi yemenin getirdiği bilinçle başlamıyor mu macera? Bunun için değil mi Adem’le Havva’nın, bütün öykülerin özünü öykülerinde topluyor olması?
Bilme ânı. Yüreğiniz var mı? Bilmeye gücünüz var mı, dokunmaya cesaretiniz var mı? Öyleyse “düş” cennetten ey “melek”. Aşka düş, aşkla düş (fall in love). Özgür irade, birey bilinci.
Ne istersiniz? Hiç dokunmadan, duyumsamadan bir yaşam sanrısı mı? Emniyetli çünkü zaten acı şansı içermiyor. Yoksa dokunarak riske edilmiş bir gerçek yaşam mı? Aynı hikâye: Irmağın bu yakasında oturup ağlayacak mısınız karşı kıyının düşünü kurarak? Yoksa eteğinizin ıslanmasını göze alarak yürüyecek misiniz karşı kıyıya? Hep böyle tahta bir kukla olarak mı kalacaksınız, Pinokyo; yoksa sizi yontan ustanın bir gün gözünüzde bir damla yaş görerek, etiyle kemiğiyle bir çocuk olduğunuzu fark etmesi için ona yardım mı edeceksiniz? Truman olarak yapay gerçekliğinizin dışına çıkmak için bir kez olsun boğulmayı göze alacak, büyülü merdiveni bulacak mısınız; yoksa yüzünüzdeki maskeyle sabah akşam aynı selâmları vererek tükenip gidecek misiniz? Bir tahta kukla olarak mı kalmak istersiniz, yoksa bir gerçek çocuk mu? Ama eliniz kanayacak, ne gam, değil mi ki elinizin kanadığını bileceksiniz.
Zaten yanlış biliyoruz biz, bize yanlış öğretildi. Hayat “acı” sözcüğüyle yazılıyor aslında, biz “mutluluk”la zannediyoruz.
Ağlamanın felsefesi neyle yapılabilir ki, gözyaşından başka?

Leave a comment

Your comment