Dünya platosu

Nazan Bekıroğlu
Dünya platosu
Giderek bir kimlik problemine iyice gömüldüğümüz şu günlerde dikkat çekici bir film Truman Show. Film, aslında koptuğu yerden başlıyor. Ayna karşısında “kendisi olarak” mırıldanıyor kahraman: “Shakespeare değil; ama özgür. Bu bir yaşam. Ne senaryo ne suflör. Yapamayacağım, bensiz devam etmeniz gerekecek.” Karısının seslenmesi üzerine ise yüzü hemen değişiyor ve maskesine bürünüyor. Denebilir ki filmin sorunsalı bu geçiş üzerine kurulu. Yüzümüzde, sırtımızda, evrak çantamızda ve en önemlisi yüreğimizde taşıdığımız maskelerle ne kadar kendimiziz, ne kadar oynuyoruz?
Truman, doğduğu andan itibaren kendisini “satın alan” şirket hesabına bir showun parçası haline getirilmiştir. Haberi yoktur; ama dünyanın en görkemli dekorları ile dev bir platoya dönüştürülmüş bir adada, gizli kameralar karşısında yaşamını oynamaktadır. Yönetmen en ince ayrıntıya kadar onun hayatını kurgulamakta, binlerce oyuncunun sahne ve pozisyon almasını sağlamakta ve tüketim dünyasına show olarak armağan ettiği bu otuz yıllık “dizi”, dışarda ilgiyle izlenmektedir. Üstelik yönetmen, kahramanına gerçek dünyada olabileceğinden çok daha güvenli ve iyi bir yaşam sunduğuna inanarak etik anlamda da bir tür arınma yaşamaktadır.
Doğal olarak bu dünyada her şey yalandır. Karısının nikâh yemini yalandır. Ay yalandır, güneş ve yağmur yalandır. Truman’a yapabileceği son şeyin yalan söylemek olduğunu söyleyen en yakın arkadaşın bizatihi bu cümlesi yalandır. Yönetmen, müzik, senaryo, sahne, yapımcı, seyirci. Onlarsa tamamdır. İyi bir oyun çıkmaktadır. Herkese aferin. Bir tek başrol oyuncusu o, her şeyi gerçek zannetmektedir.
Herkesin ekranına açık bir yaşam içinde Truman, kendi özel hayatına özlem çekmektedir. Anılarıyla baş başa kalabilmek için mahremiyet objesi sayılabilecek sandığına sığınma hakkına bile sahip değildir, ya da selâmlaşma anlarında yüzüne gelip oturuveren o sahte tebessüm. Bir bakıma asıl trajedisinin farkında olmadan aradığı bu özel yaşam Truman’ın, bizim gördüğümüz kafes haricinde bir ikinci kafes tarafından da kuşatıldığına gönderme yapmaktadır. Yani kafes, plato biçiminde olmasa da insanın içindedir. Ve Truman’ın asıl kırması gereken, kolay kırılır gibi görünen plato kafesi değil, kendi içindeki bu kafestir.
Truman kendisine oynanan “oyunu” yani gerçeği bir kadının aşkında fark eder. Çünkü her şeyin alabildiğine yapay, oyun, rol, ikinci el, alıntı, sûret kaldığı bir böyle dünyada; doğal, samimi, gerçek, asıl olan bir tek şey vardır. Aslında o da oyunun içinden bir oyuncu olarak başlayan Sylvia’nın Truman’a duyduğu, hesaba katılmayan, oyunbozan gerçek aşk. Truman’ı uyarmaya çalıştığı anda, “kamu”nun genç kıza kondurduğu yargı ise epey düşündürücü: “İnanma, o bir şizofren”. Doğru, çoğunluğa göre bir şizofren Sylvia; çünkü gerçeği söylüyor, çünkü oyunu bozuyor.
Fakat “şizofren” de olsa bir uyarısı yetmiştir. Öyle ki “kendisine ait” bir hayattan kaçmak için tünel kazmak zorunda kalan Truman’ın bu eylemiyle otuz yıllık yayın aniden kesilir: “Teknik arıza. Lütfen beklemede kalın”. Truman’ın henüz tam bir bilinçle değilse de bir kadının uyandırdığı sezgiyle geldiği noktada ne yapacağını herkes merakla “seyretmektedir”. Oyunu kurallarına göre oynadığı, showdan çıkmadığı sürece mesele yoktur. Ama hayır, o daha ilerisini istemektedir. Ve geri dönüşe başlamadan ileri gitmenin imkânı yoktur. Ne demektir bu? Bu, bir bakıma insanın bireyselleşme mücadelesi demektir. Ve Truman’ın kendisini fark ettiği andaki yargısı: “Sanki her şey etrafımda dönüyor”. Oysa hayır, her şeyle birlikte o da dönmelidir ki gerçeği fark etsin. Gerçek bir yaşamla kurgusal bir yaşam arasındaki fark.
“Truman nereye gidiyorsun?” Elbette ki gerçeğe! Küçücük teknesiyle açıldığı denizde yönetmenin çıkardığı fırtınalarla boğuşur Truman; ama kurtulur; çünkü boğulmayı göze almıştır. Şimdi artık yönetmeni olmayan, kendine ait hayatıyla seyredilmektedir. Seyircilerden bir teki farklı bakmaktadır, Sylvia. Çünkü o aşktır, gerçeği bilmektedir. Ve bildiği gerçek onda, sadece onda eylem arzusu doğurduğundan “gerçeği” sadece o bilmektedir.
Nihayet Truman, teknesiyle geldiği son/uçta bir duvarla karşılaşır. Her şeyin bir parodiye dönüştüğü böyle bir yerde su bile artık sahtedir. Yürür ufuk çizgisinin üzerinden (fakat görüntü şiirsel değil sadece komiktir). Bir merdiveni fark eder ansızın, daha önce görmemiştir. Tırmanır basamakları ve “milyonlara umut ve neşe veren” muhteşem showun, yönetmeni ile starı arasında kaçınılmaz hesaplaşma gerçekleşir. Gerçeği isteyen, dahası bunca yapay bir dünya içinde kendi gerçekliğini fark eden Truman, bir adım atarak gerçek hayatına geçer. Artık o, kaderi karşısında her türlü kaza okuna açık bir bireydir. Bir tür mutlu son, değil mi ki razıdır.
Taşıdığı simgeler, sûretten asıla büyüyen öyküsü, kahramanın bilime, arama ve bulma süreçleri ile, Tarkovski filmleri kadar olur mu bilmem; ama Truman Show’u da hiç olmazsa bir okuma düzleminde, tasavvufî ölçekte yorumlamamak için hiçbir sebep yok.

Leave a comment

Your comment