‘Arka kapak yazısı’

Nazan BEKİROĞLU
‘Arka kapak yazısı’
Şâir Nigâr Hanım. İmzasında adını, sınırsız bir muhabbetle bağlı olduğu babasının adıyla bir araya getirdi: “Nigâr binti Osman”. 1862 ilâ 1918 arasında bir parantez ilk bakışta. XIX. asır sonu kültür semalarında öncü Osmanlı kadınlarının en parlak yıldızlarından biri. Roman ve tefekkür sahasında Fatma Aliye Hanım’ın temsil ettiği madalyon yarısının, sosyal yaşantı ve şiir sahasındaki tamamlayıcısı.
Edebî varlığı yaşantısıyla bütünleşen, kıymeti eserleri kadar yaşantısında da aranan (ve bulunan) sosyal gösterge bir kimlik. Mensubu bulunduğu toplumun değişimlerine tutulabilecek bir ayna.

Gazete ve dergilerde, yazdığının altına açık imzasını koyabilecek yüreklilikte ilk kadın kalemi. Avrupaî Türk edebiyatının bir kadın kaleminden çıkma ilk şiir kitabı Efsûs’un sahibesi. Kadın şairlerin erkeklere özgü bir imaj sağanağı altında, “erkek gibi” yazdıkları bir dönemeçte; okuyucularına kadın duygularını samimiyetle seyrettirdiği, bir kadın yüreğinin sıcaklığını gösterdiği, kısacası “kadın gibi” yazdığı için Fuad Köprülü’nün de tanımıyla “ilk kadın şairimiz”.

“Elem terâneleri” olarak vasıflandırdığı şiirleri, döneminde kadınlara yazma ve yazdıklarını yayımlama cesareti verdiği gibi, erkek edipler üzerinde de Meşrutiyet’e kadar sürecek geniş bir ilgi ve etki alanı oluşturdu.

Edebiyat tarihinin tasnif şemalarına göre, Tanzimat ve Servet-i Fünun dönemleri arasında bir Ara Nesil sanatçısı olarak şifrelenebilir. Ama bu, bir bakıma da gölgede kalmak anlamına gelir.

Edebî salonunda kadın-erkek, garplı-şarklı ağırlayan bir asır sonu entelektüeli. İslâmiyet’i seçmiş, “hürriyet savaşçısı” Macar bir baba ile, bütün donanımlarıyla tipik şarklı bir annenin temsil ettiği kıymet açılımları yolculuğunda; Doğu ve Batı arasında asılı kalmış bir ürperti.

Yerli ve yabancı dönem basınında yüzü açık resimleri çıkacak, konuklarını kaç-göç dinlemeden ağırlayacak kadar Batılı çeşni taşıyan bir hayatın sahibi. Ancak yanı sıra, büyük aşkı olan İtalyan gencin, o çok sevdiği sıfatla “nâzenin” sevgilinin evlilik teklifini, Müslüman olmaya yanaşmadığı için reddedecek kadar da yerli. Çünkü “Babası ihtida etti (Müslüman oldu), kendisi ise tanassur etti (Hıristiyan oldu)” denmesi ve “milletinin lânetine uğramak” en büyük korkusuydu.

Dönem feminizminin ılımlı kanadında bir kadın sesi. Kadın ve erkek arasında müsavât-ı tâmmedense (tam eşitlik), bütünleyicilik ilkesine bağlı.

Etik ve estetik bir mitin sahibesi olarak hayatı; balolar, sefaret çayları, seyahatler arasında bir romans ya da peri masalı örneğine dönüştü. Aşkları vardı. Şiirlerinin, yaşmak ve feracesiyle pek de yakıştığı Göksu akşamlarında ve mehtap âlemlerinde bir baştan bir başa okunduğunu duydu.

Ama bu hayat bir yanıyla da, bütün katılığı ve acımasızlığı ile gerçek hayatın uçurumuna devrildi. Balkan Harbi ve I. Cihan Harbi yıllarının yoksulluk, pahalılık, kıtlık, açlık gibi bütün sıkıntılarını; daha acısı, kendi ifadesi ile “milli felâketi” yaşadı. “Edirne’nin gitmesi ile yüreği kan içinde” kaldı.

Toplumsal bir yaşam ivmesi kazandığı bu yıllarda, cemiyet faaliyetlerinde bulundu. Hasta askerler için çalıştı, nutuklar verdi, vatan şiirlerini okudu. Tek arzusu vardı: “Askercikler ölmesin”. Ama askercikler öldü ve kurtuluşu o kadar beklediği halde vatanından soluduğu son nefes yine o cinnete benzettiği savaşın atmosferinden oldu. İlk bakışta verdiği onca parıltılı ve kalabalık siluete rağmen, kadın kimliği ile alabildiğine tenha ve kırık bir hikâyeydi, bestesi şarklı, güftesi garplı.

Unutuluşun kucağına zirveden düştü.

Hayatını, elemlerini, zaten çok az olan ümitlerini anlattığı günlükleri yıllarca Âşiyan Müzesi’nde bekledi. Oysa o, yazıyor ve gelecekte bunları birilerinin okuyacağını ümit ederek teselli buluyordu. Geleceğe bir sesleniş, yüz yüze olmayan bir paylaşım yürekliliği. Gerçekliğini kabul etmemiz adına kendi duygu kabiliyetimizden başka bir şey yok.

Hanımeli en sevdiği çiçekti.

Ve birlikte yapamadığımız tek şey ölmekti.

Leave a comment

Your comment