Mehmet Güldiken ; “Bir Öncü Kadın”, Yeni Yüzyıl , 30 kasım 1998

Bir Öncü Kadın…
Unutuluşun kucağına zirveden düşen bir Osmanlı kadın şairini hatırlama fırsatı…

Nazan Bekiroğlu’nun ‘Şair Nigâr Hanım’ı kayıtsız kalınamayacak bir çalışma

Mehmet GÜLDİKEN

Evin en kıymetli eşyası sayılan ve öyle davranılan ceviz ve hep kilitli olan bir çekmecede saklanan sayısız defter… Kimisi mavi karton kapaklı hesap defteri, kimisi Fransız malı pembe kapaklı not defteri. Hepsinin sayfalarında Osmanlı’nın öncü kadınlarından en parlaklarından biri olan Nigar Hanım’ın hayatı dökülmüş. “Bestesi şarklı, güftesi garplı” kırık bir hayat şarkısının hikâyesini içeriyor hepsi…

iletişim Yayınları’ndan çıkan “Şair Nigar Hanım” adlı kitap işte bu günlükleri esas alarak ortaya çıkarılmış ilk çalışma. Karadeniz Teknik Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde öğretim üyesi olan ve Zaman gazetesindeki köşesinde ilginç yazılarıyla dikkati çeken Nazan Bekiroğlu’nun bu çalışması, bütün özellikleriyle 19 yüzyıl sonu Osmanlı kültürü üzerine eşsiz bir kaynak.

Babasının kızı

Nigar Hanım, Batılı özellikler taşıyan Türk edebiyatının bir kadın kaleminden çıkma ilk şiir kitabı Efsus’un şairi. O şiirlerine ‘elem teraneleri’ adını vermiş. Ama hem şiirleriyle, hem de kılığı kıyafeti ve yaşam tarzıyla başka kadınlara da cesaret vermiş, geniş bir etki alanı oluşturmuş. O dönemin, Batı başkentlerinde pek çok örneği olan ‘edebi salonlar’dan birini İstanbul’da da yaratabilmiş, salonunda Batılı-Doğulu nice konuğu ağırlamış bir yüzyıl sonu entelektüeli Nigar Hanım.

1849 yılında Osmanlı’ya iltica eden Macar ihtilalcilerinden Farkaş ailesinden gelen Macar Osman Paşa’nın kızı olarak 1862’de. dünyaya gelmiş Nigar Hanım. Küçüklüğünde de, yetişkinliğinde de tam bir “Babasının kızı”ymış… Evde nargile kadar ‘gulaş’ yemeğinin yeri de bir başkaymış. Osman Paşa ömrünün sonuna kadar kızının üstüne titremiş. Kızı için bestelediği piyano parçasını Nigar Hanım çalarken o da gitarıyla eşlik edermiş. Ona Almanca ve Fransızca öğretmiş, edebiyatla tanıştırmış. Ama Nazan Bekiroğlu’nun da dikkat çektiği gibi, babasının asıl önemli etkisi Nigar Hanım’a sağladığı serbest sosyal ortamdır. Dost çevreleri de ortaktır. Sözgelimi Recaizade Mahmut Ekrem önce Paşa’nın dostu olmasına karşın Nigar Hanım’ın da arkadaşıdır. Bekiroğlu Nigar Hanım’ın babasına olan bağlılığının en güzel örneği olarak Tevfik Fikret öldüğü zaman kaleme aldığı bir yazıda Fikret’in erdemini babasının özellikleriyle över.

On üç yaşındayken 1875 yılında devrin zenginlerinden Hacı Salih Efendi’nin oğlu ihsan Bey’le evlenir Nigar Hanım. Özel hayatındaki kırgınlıklar ‘başarısızlıklara karşın Nigar Hanını ilk eseri Efsus’u bastırır. Bu yüzyıl sonu Osmanlı edebiyatı için bir bakıma dönüm noktası olmuştur. Efsus yerli yabancı çevrelerde çok sükse yapar. Ardından Niran, Aks-i Seda, Sefahat-ı Kalb, Elhan-ı Vatan gibi öteki eserleri gelir. Ancak “Bütün sosyal ve siyasal şartlar gibi edebi beğeninin de çok ve çabuk değiştiği bir dönemde yaşayan Nigar Hanım, garip bir talihle unutuluşun kucağına zirveden düşer.”

Nazan Bekiroğlu’nun kitabı, burada çok küçük bir bölümüne değinebildiğimiz önemli ve değerli bir hayatı bütün ayrıntılarıyla gözler önüne seriyor. Edebiyat meraklıları bu çalışmaya ilgisiz kalmamalı.

Aşk ve Nigar Hanım

“Nigar Hanım’ın hayatı gibi şiirinde de yoğunluğun ilk sırasında aşk teması vardır” diyor Bekiroğlu. Hatta şair mizacını “Sevdavi” diye tanımlar, “alakasız kalmaya” tahammül edemezmiş. Efsus’daki bir dizesi aşka nasıl baktığını açıkça gösteriyor: “Varlık yokluk büka ve hande fikrim bu ki hepsi aşka dair,”

“Kendi Kendime Bir Söyleniş” adının verdiği şiirinde de şöyle der: “Fıtrat değişir demek yalandır/Sevdalara gönlüm aşinadır.” “Bir Hasta-i Aşk”da ise “Yalınız öldürür etmez ihya” dediği aşkı “hunhar”lıkla suçlar.

Geleceğe koşan tür: Günlük

Nazan Bekiroğlu
Geleceğe koşan tür: Günlük
Günlüklerden söz edeceğim, hayat kuşatmalarında. Çok defa anı (hatıra, mémoire, memory) ile karıştırılmakla birlikte günlüğün (ruznâme, journal, diary) anıdan farklı bir tür olduğu ortada. Yaşantıların günü gününe ya da kısa zaman aralıkları ile kaydedilmesi olarak tanımlanabilecek günlük, yaşananla yazılanın aynı zaman parçası içinde buluşması gibi bir gereklilik yüklenmekte.
Anı sahibi, içinde bulunduğu zamanın tecrübeleriyle yönelir anlatacağı alana, günlük yazarının bu tür bir şansı yoktur. Anı geçmişte kalanları, günlük ise günü gününe yaşananları içerir. Bir bakıma anı geçmişle hesaplaşmadır, günlük gelecekle. Anı geçmişe koşar, günlük yarına. Suut Kemal “günlük ileri doğru gider” demektedir, “hatıra geriye doğru”. (1) Aanılarda toplumsal meselelere öznel bir yaklaşım veya öznel meselelerde toplumsal yargılar konuşturulur çoğu zaman. Yani toplumun yargısına çıkarılan bir davetiye her zaman mevcuttur. Oysa günlüklerde yazarın her anlamda öznel davrandığı düşünülebilir, en azından buna hakkı vardır.
Bu bakımdan günlüğün sıcaklığı, heyecanları, duygu alanlarının genişliği, hezeyanları, feveranları, hatta tutarsızlık, disiplinsizlik ve çelişkileri onu çekici kılan yanlarıdır; ama bir o kadar da, özellikle bilimsel veri arayan araştırıcılar nezdinde, zaafları. Onun için günlük karşısında alınabilecek tavırlar birbirinden farklıdır ve eleştirmenler günlükleri üç gruba ayırırlar: Bütünüyle doğru günlükler, yarı doğru günlükler ve yanlış günlükler. (2)
İlk grup, yazılanın bir gün okuyucu karşısına çıkacağı hesaba katılmadan kaleme alınır. Maine de Birand, Benjamin Constant, Eugéne Dabit, Julien Green ve Stendhal bu tür günlükler yazmışlardır. Hatta bazen bu tür günlüklerde, söz gelimi Pierre Loti, Samuel Pepys, Benjamin Constant, Stendhal’in yaptığı gibi, bir tür şifre sayılabilecek özel bir yazı türü veya kısaltmalar, yabancı dilden kelime ve cümleler kullanılabilir. İkinci grup doğrudan okuyucu amaçlanarak yazılmadığı halde, bir gün nasılsa okuyucu eline geçebileceği düşünüldüğünden, zaman zaman sapmalar gösteren günlüklerdir. Üçüncü tür ise doğrudan okuyucu hesaba katılarak yazılan, günlük sahibinin ileri bir zamana ve insana karşı kendisini sorumlu hissederek kaleme aldığı günlüklerdir. Araştırmacılar için en güvenilir olan günlükler birinci gruba girenlerdir. Maskesiz ve kostümsüz. Bununla birlikte günlüklerdeki bilgileri bilimsel veri olarak kullanma hususunda dikkatli davranmak gerekir. Bunun için tarih bilimi günlük tahlil metotları geliştirmiştir.
Tarih bilimi ve diğer bilimler, günlükten faydalanma yöntemleri geliştiredursun, bir hayat ona dışardan hem de onca zaman sonra bakan biri tarafından ne kadar kuşatılabilir ki? Biyografi yazmaya kalkışanları her zaman bekleyen ve daima bıyık altından gülümseyerek tekrarlanacak olan, Anatole France’ın şu cümlesi değil midir? “Efendiler! Size Shakespeare, Racine, Pascal veya Goethe ile ilgili olarak kendimden söz edeceğim.”
Okuyucu ancak kendi bildiği kadarını okuyor. Okuyucu bir tarafa, yazan da ancak kendi bildiğini yazıyor. Dahası, kendisini yazıyor. Herkes kendisinden ibaret. Kimse kimseye dışardan bakamıyor.
Dışardan bakmak olası değil, fakat aldanmamalı. Ya o hayata içerden bakmanın getireceği tehlikeler daha mı az? Kendi hayatını yazan ne kadar kendi hayatını yazıyor?
Anı ya da günlükler karşısında hissedilir bir tedirginlik duymamızın nedeni, bizzat o hayatın sahibine karşı kendi hayatını kuşatması hususunda duyduğumuz güvensizlik değil mi?
Salah Birsel, “Anı üzerine” başlıklı yazısında, bir anı yazarı olarak Renan’ın tavrından hareketle şöyle demekte:
“Renan, önsözünde anılarının düzensiz bir biçimde ve akla geldiği gibi yazıldığını anlatır ve insanın kendi yaşam öyküsünü anlatırken başarılı olamayacağına işaret eder. Bu arada şunu da söyler: ‘İnsanın kedisi için söyledikleri şiirden başka bir şey değildir.’ Bu yüzden de yazar, Goethe’nin anılarının Şiir ve Gerçek adını taşımasını çok yerinde bulur.” (3)
Goethe anılarını Şiir ve Gerçek olarak adlandırıyor. Ne isabet. Yaşadığımız, gerçek. Yazdığımız, o kendi yaşadığımız bile olsa bir şiire dönüşüyor. Hiçbir yazı gerçeği olduğu gibi ifade etmiyor.
İnsanın kendi şiirini aşarak gerçeğe ulaşması ise çok defa imkansız. Yani kendi gerçeğimiz karşısında tarafsızlığımızı korumamız.
Öyleyse tek şey kalıyor geriye. Bir hayat, ancak yaşanır.
Ama içerden, ama dışardan. Ama sahibi tarafından, ama onu seyreden tarafından. Hayat tektir. Yaşayanın da tek olmasını ister.
(1) Günlerin Götürdüğü, İstanbul, 1958, s. 43.
(2) “Günlük” md., Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh.
(3) Salâh Birsel, ‘Anı Üzerine’, Türk Dili Anı Özel Sayısı, nr. 246, 1 Mart 1972, s. 381.

Ve şairler, ve okurlar

Nazan Bekiroğlu
Ve şairler, ve okurlar
Aslolan yazı mıdır, yazar mıdır, yoksa okuyucu mu? Çözülmek tükenmek bilmeyen teori problemi. Aslolan yazıdır elbet; ama bir yazanı ve okuyanı olduğu müddetçe. Politik cevap; ama böyle bu. Bu yüzden eskiler “marifet iltifata tabidir” diyorlar, “müşterisiz meta zayidir”. Doğru, dünyaya en fazla anlaşılmak için geldiğine inanan sanatçı taifesini mutlu edebilecek tek şey var: Söylediklerinin işitildiğini fark etmek.

Aşk olmadan meşk olmuyor. Müşterisiz meta zayi. Ve sanat rağbete müsavi gidiyor (Hüseyin Rahmi). Kullanılmayan güzellik ekşir, dağıtılmayan sevgi bozulur. Çünkü sanat bir gösterge. Bir göndereni ve bir gönderileni var. Bu yüzden arasına kalem sıkıştırılmış defter ve bir şişe yetmiyor ıssız adadaki yalnızı kurtarmaya. Bir de alıcı gerekiyor. Görünmeyen kahraman.

Sanatçı anlaşılmak istiyor. Okuyucu/izleyici o da okuduğunu anlamak istiyor. Buraya kadar çok güzel. Ama, ama bazen bir tel bir yerde kopuyor ve ahenk ebediyyen kesiliyor. Şimdi Behçet Necatigil’e geçelim:

Necatigil, Edebiyat Matinesi adlı ünlü şiirinde anlaşılamayan sanatçının katmerli sıkıntısını anlatıyor. Bir edebiyat matinesi, şairler sırayla şiirlerini okuyorlar. Ama “Bir kız koltuğunda kaykılmış çiklet çiğnemekte, bir oğlan dalgada, uyuklamakta”. Anlaşılamamıştır şair. Yetmezmiş gibi buna bir de kalbini dünyalar bir araya gelse anlamayacaklara açmış olmanın sıkıntısı eklenir:

Hiç yeri miydi açmak kalbi

Bu çiğ ışık altında?

Ve asıl bunun acısı hiçbir şeye benzememektedir. Herkes Edip Cansever kadar yürekli olamaz ki:

– Ne çıkar siz bizi anlamasanız da

Evet siz bizi anlamasanız da ne çıkar

Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da

Ne çıkar? Hiç!

Ama işte kalbimizin bütün acılara açık yerinin adı şair değil miydi? Beyhude değil, bu da acıya dahil.

Hiçbir şey olmamış gibi; ama her şey olmuş gibi yaşıyor şair. “Düz ve net” anlatılara tahammülü yok.

Bu yağmur böyle yağdıkça. Yazmaklar tükenmeyecek bunu iyi biliyor. Her güneş açışında ölesiye pişman olsa da. Ona yazı kalıyor, nasılsa ölmek kolay.

Yaşanmış yaşanmamışa dönüşüyor. Yazılmış yazılmamışa. Geleceği yitiriyor. Geçmişi ise hiç yok. Çünkü o söze hayatı feda ediyor.

Bu kadar ağır bir bedelin karşılığında istediği sadece bir yürek:

Olsa bari benzeri duygularla tedirgin

Sizdekini yaşamış

Birkaç kişi

Olsa iyi olur, ama;

Işıktasınız seçilmiyor.

Karanlıkta hepsi

Ve Edebiyat Matinesi’nin sonu: Avuçlarda çürük domatesler gibi mıncıklanmış bir kalp.

Ben, okuyucu konumunda; şairim adına, kim bilir belki bu acıya tahammül edemediğimden. Behçet Necatigil’in en anlaşılır şiirlerini değil. Evin Halleri’ni değil mesela. Gizli Sevda’yı da değil. Sevgilerde’yi de hatta. O kadar iç acıtıcı güzellikte olduğu halde Kitaplarda Ölmek’i. Hele hele Solgun Bir Gül Dokununca’yı, hiç değil. Kötü şiir olduklarından değil, herkese kendilerini açtıklarından ve anlaşıldıklarından, herkesin olduklarından. Saygı duymakla, beğenmekle birlikte, “kendim için” istemiyorum.

En anlaşılmaz şiirlerini istiyorum şairin. Kendim için ve de onun için. Anlayabildiğim kadar, ne kadar hissedebilirsem, bu bana yeter. O? İsterse ölebilir. Ben, onaylarım, yetmez mi?

Necatigil’in kendine sorduğu soruya cevap olanı istiyorum:

Ve şairler boyuna kimlere yazarlar?

Yıkılmış köprülerin başında

(Yazı)

Duvarların arkasına sakladığı o gizli bahçeyi, “Varsın hepsi yanılsın” deme yürekliliği gösterdiklerini istiyorum:

Ben seni duvarların arkasına sakladım

Karşıdan düz taş

Varsın hepsi yanılsın, sevincime son yok:

Bahçem yalnız benimsin

(Yalan Ses)

Seviyorum o gizli bahçeyi, ürkmüş köprülerin başındakini, anlaşılamadığından. Şair için ve kendim için. Yazan ve okuyan için. O gerçek bölüşme için.

Çoklarından düşüyor da bunca

Görmüyor gelip geçenler

Solgun bir gül oluyor dokununca

Bu şiiri değil; ama işte tam da o “görülmeyen”i seviyorum. Dokununca solgun bir gül olanı. “Ve şairler boyuna kimlere yazarlar”, diyorsunuz şairim. Şimdi ben de bunu soruyorum size: Ve okuyucular boyuna kimleri okurlar?

Aslolan yazıdır. Sizin, “Edebiyat Matinesi”nde pek de şansı olmayan şiirinizin başlığıyla, bir düşünsenize: “Neden/Siz?”

Mehmet Nuri Yardım , “Edebiyata Rağbet”, Türkiye , 19 Kasım 1998

Edebiyata rağbet
Mehmet Nuri YARDIM

ŞAİR NİGÂR HANIM

Nigâr Hanım, 19. asır sonu kültür semalarında yerini alan bir öncü, Osmanlı kadınlarının en parlak yıldızlarından biri. Roman ve tefekkür sahasında Fatma Aliye Hanım’ın temsil ettiği madalyonun diğer yansı, sosyal hayat ve şiir alanındaki tamamlayıcısı. Avrupaî Türk edebiyatının bir kadın kaleminden çıkma ilk şiir kitabı “Efsûs”un yazarı. Yazmak isteyen kadınlara cesaret veren, erkekler üzerinde müessir olan bir muharrire. Tanzimat ve Servet-i Fünun edebiyatları arasında bir “ara nesil” sanatçısı. Salonunda edîp konuklarını ağırlayan bir entellektüel. Etik ve estetik bir anlayışın temsilcisi, kadın kimliğinin kırık bir hikâyesi… Hayatim, duygu ve düşüncelerini günlükler halinde yazdı. Nazan Bekiroğlu, çok iyi bir araştırma yaparak unutulmaya yüz tutan bu edebî simayı gündeme taşıyor. Hayatı, çevresi, şiirleri, günlükleri ve düşünceleriyle Nigâr Hanım’ı tanıtıyor. (İletişim Yayınları, O 212 516 22 61)

Bir Metin Olarak: “Melekler Şehri”

Nazan Bekıroğlu
Bir Metin Olarak: “Melekler Şehri”
Öykü aslında çok tanıdık: Bir melek olarak sonsuz ve acısız yaşamla ödüllendirilmiş (cezalandırılmak da denebilir) olmayı mı istersiniz? Yoksa bir insan olarak sonlu ve acılı bir yaşamla cezalandırılmayı (ödüllendirilmek de denebilir) mı? Biri bilmenin bilincini içeriyor, insan; diğeri bilmemenin güvencesini, melek. Düş mü, gerçek mi kaçınılmaz soruşla? Çünkü düşte kesilirse eliniz kan akmaz, acıyı bilmezsiniz (beyhûde değil kanın rüyayı bozması). Oysa gerçekte kesilirse eliniz canınız yanar ve kan akar, acıyı bilirsiniz.
Bu noktadan bakınca bir kısmı ameliyathanelerde geçen Melekler Şehri filmini, kanın kutsandığı bir metin olarak okumak mümkün. Kanın, terin, gözyaşının ve acının. Çünkü metnin baş kahramanı, kendisine sonsuz yaşam verilmiş olan, duyulardan mahrum. Gözyaşı yok, acısı yok. Kanı akmıyor, teri çıkmıyor. Bilmiyor kısacası.
İyi ama “yüzünde rüzgârı hissetmezsen kanatlar ne işe yarar ki?” Gerçi bunun pek çok ödülü var ya, söz gelimi ölümlülerin başını döndüren pek çok yüksekliğin ürpertici güzelliğini yaşıyor, her gün doğumunda ve batımında, önünde metrelerce kum ve dalga biriken bir kıyıda sonsuzluğun müziğini dinliyor. Daha önemlisi hiç acı çekmiyor.
Ama acıyı bilmeyen canının acımadığını nerden bilecek?
Seçim burada başlıyor işte: Melekliğin bilinçsiz güzelliği mi, yoksa insan olmanın acılı bilinci mi?
Kendisine sonsuzluk verilmiş olan; ama mukabilinde kendisinden “bilmek” esirgenmiş olan, bir gün merak eder ve bilmeye karar verirse. Ve bunu istemesini sağlayan da aşk olmuş olursa. Bir melek bir doktora âşık olursa. Ona ne söyler? Onu neden sever?
Seni gördüm, der, anladım ve sevdim. Ne zaman? “Sen hastana ağladığın zaman”. Gözyaşların vardı, benim yoktu, imrendim. Çünkü sen, önündeki ameliyat masasında öteye geçmesini önlemeye çalıştığın hastanın bu geçişini engelleyemediğin zaman ağladın. Çünkü o senin için ameliyathanenin herhangi bir eşyasından farklıydı, sen de onun için. Onun için o seninle tanışmak istemişti. Sen de, ölürken onun yüreğini avuçlarının içinde tutuyordun. Çünkü aranızda sıcak bir bağ vardı. Ama sıcaklık bazen yakıcıdır. Bu yüzden işte ben, “sen hastana ağlarken seni sevdim”. Sen biliyordun, ben bilmiyordum, çünkü sana dokunamıyordum.
Kan kadar, dokunmanın güzellemesi olarak da okunabilir bu metin. Dokunulmayan daima dokunulandan emniyetlidir, doğru; ama bir o kadar da “gerçek değil”dir. Dokun, korkma! Dokunmayı göze almayan hiçbir şeyi gerçek anlamda bilmeyecek. Dokunmak acılı, çünkü bilmenin bir başka adı. Çünkü acı dokunmaya dahil. Çünkü kaybetmeyi de içeriyor bu hesap: “Kaybettin”, “Peki böyle olacağını bilsen yine yapar mıydın?”, “Evet, her şeye değerdi”. Öyleyse buyrun, acının yolu hazır, bilmenin cazibesi, bilmenin bilinci. Yok eğer gücünüz yoksa, kaybetmemenin kestirme yolu sizi bekliyor: Hiç kazanmazsınız ve ne kaybettiğinizi de bilmezsiniz, olur biter. Bir yanda güneşin doğumunda bitimsiz bir müziği dinleyerek sonsuzluğa uzanan; ama hissetmeyen melekler. Diğer yanda kendisini denizin sularına bırakıveren ve dalgaların dokunuşunda hisseden insan. Mesele bedel ödemeyi göze alabilmekte.
İnsan olmanın bedeli ağır. Çoğu kez bu bedel kan, ter ve gözyaşıyla ödeniyor. Melek-insan? Hayır o olmuyor. Bir yanıyla sonsuzluğa üflenen bir nefha, diğer yanıyla nefs ile yeksân. Bir yanıyla çamurdan yoğrulmuş bir beden, diğer yanıyla sonsuzluktan müstear bir ruh. İnsan ikisi arasında “vasat-ı camia”. Ama işte bütün bu zıddiyet arasında insan melekten üstün değil mi? Eşref-ül-mahlûkat olduğu ortada. Havva’nın merakıyla yasak meyveyi yedikten ve cennetten kovulduktan sonra da ve hâlâ. Zaten yasak meyveyi yemenin getirdiği bilinçle başlamıyor mu macera? Bunun için değil mi Adem’le Havva’nın, bütün öykülerin özünü öykülerinde topluyor olması?
Bilme ânı. Yüreğiniz var mı? Bilmeye gücünüz var mı, dokunmaya cesaretiniz var mı? Öyleyse “düş” cennetten ey “melek”. Aşka düş, aşkla düş (fall in love). Özgür irade, birey bilinci.
Ne istersiniz? Hiç dokunmadan, duyumsamadan bir yaşam sanrısı mı? Emniyetli çünkü zaten acı şansı içermiyor. Yoksa dokunarak riske edilmiş bir gerçek yaşam mı? Aynı hikâye: Irmağın bu yakasında oturup ağlayacak mısınız karşı kıyının düşünü kurarak? Yoksa eteğinizin ıslanmasını göze alarak yürüyecek misiniz karşı kıyıya? Hep böyle tahta bir kukla olarak mı kalacaksınız, Pinokyo; yoksa sizi yontan ustanın bir gün gözünüzde bir damla yaş görerek, etiyle kemiğiyle bir çocuk olduğunuzu fark etmesi için ona yardım mı edeceksiniz? Truman olarak yapay gerçekliğinizin dışına çıkmak için bir kez olsun boğulmayı göze alacak, büyülü merdiveni bulacak mısınız; yoksa yüzünüzdeki maskeyle sabah akşam aynı selâmları vererek tükenip gidecek misiniz? Bir tahta kukla olarak mı kalmak istersiniz, yoksa bir gerçek çocuk mu? Ama eliniz kanayacak, ne gam, değil mi ki elinizin kanadığını bileceksiniz.
Zaten yanlış biliyoruz biz, bize yanlış öğretildi. Hayat “acı” sözcüğüyle yazılıyor aslında, biz “mutluluk”la zannediyoruz.
Ağlamanın felsefesi neyle yapılabilir ki, gözyaşından başka?

“Şair Nigar Hanım”, Radikal Cumartesi , 14 Kasım 1998

Şâir Nigâr Hanım

Nazan Bekiroğlu

İletişim Yayınları

400 sayfa

Nazan Bekiroğlu’nun kitabı öncü Osmanlı kadınlarının en parlaklarından Nigâr Hanım’ın yaşamı ve sanatını el alıyor. Bekiroğlu kitabın ilk bölümünde Şâir Nigâr’m kapsamlı bir biyografisini sunuyor. İkinci bölümde ise şairin yaşamından dönemlerin yanı sıra dönemin özellikleri, diğer sanatçılarla ilişkisi ve etkileşimi anlatılıyor. Avrupai Türk edebiyatının bir kadın kaleminden çıkma ilk şiir kitabı uEfsus”un yazarı Nigâr Hanım, döneminde kadınlara yazma ve yayınlama cesareti verdiği gibi erkek yazarlar üzerinde de etkili oldu.

Dünya platosu

Nazan Bekıroğlu
Dünya platosu
Giderek bir kimlik problemine iyice gömüldüğümüz şu günlerde dikkat çekici bir film Truman Show. Film, aslında koptuğu yerden başlıyor. Ayna karşısında “kendisi olarak” mırıldanıyor kahraman: “Shakespeare değil; ama özgür. Bu bir yaşam. Ne senaryo ne suflör. Yapamayacağım, bensiz devam etmeniz gerekecek.” Karısının seslenmesi üzerine ise yüzü hemen değişiyor ve maskesine bürünüyor. Denebilir ki filmin sorunsalı bu geçiş üzerine kurulu. Yüzümüzde, sırtımızda, evrak çantamızda ve en önemlisi yüreğimizde taşıdığımız maskelerle ne kadar kendimiziz, ne kadar oynuyoruz?
Truman, doğduğu andan itibaren kendisini “satın alan” şirket hesabına bir showun parçası haline getirilmiştir. Haberi yoktur; ama dünyanın en görkemli dekorları ile dev bir platoya dönüştürülmüş bir adada, gizli kameralar karşısında yaşamını oynamaktadır. Yönetmen en ince ayrıntıya kadar onun hayatını kurgulamakta, binlerce oyuncunun sahne ve pozisyon almasını sağlamakta ve tüketim dünyasına show olarak armağan ettiği bu otuz yıllık “dizi”, dışarda ilgiyle izlenmektedir. Üstelik yönetmen, kahramanına gerçek dünyada olabileceğinden çok daha güvenli ve iyi bir yaşam sunduğuna inanarak etik anlamda da bir tür arınma yaşamaktadır.
Doğal olarak bu dünyada her şey yalandır. Karısının nikâh yemini yalandır. Ay yalandır, güneş ve yağmur yalandır. Truman’a yapabileceği son şeyin yalan söylemek olduğunu söyleyen en yakın arkadaşın bizatihi bu cümlesi yalandır. Yönetmen, müzik, senaryo, sahne, yapımcı, seyirci. Onlarsa tamamdır. İyi bir oyun çıkmaktadır. Herkese aferin. Bir tek başrol oyuncusu o, her şeyi gerçek zannetmektedir.
Herkesin ekranına açık bir yaşam içinde Truman, kendi özel hayatına özlem çekmektedir. Anılarıyla baş başa kalabilmek için mahremiyet objesi sayılabilecek sandığına sığınma hakkına bile sahip değildir, ya da selâmlaşma anlarında yüzüne gelip oturuveren o sahte tebessüm. Bir bakıma asıl trajedisinin farkında olmadan aradığı bu özel yaşam Truman’ın, bizim gördüğümüz kafes haricinde bir ikinci kafes tarafından da kuşatıldığına gönderme yapmaktadır. Yani kafes, plato biçiminde olmasa da insanın içindedir. Ve Truman’ın asıl kırması gereken, kolay kırılır gibi görünen plato kafesi değil, kendi içindeki bu kafestir.
Truman kendisine oynanan “oyunu” yani gerçeği bir kadının aşkında fark eder. Çünkü her şeyin alabildiğine yapay, oyun, rol, ikinci el, alıntı, sûret kaldığı bir böyle dünyada; doğal, samimi, gerçek, asıl olan bir tek şey vardır. Aslında o da oyunun içinden bir oyuncu olarak başlayan Sylvia’nın Truman’a duyduğu, hesaba katılmayan, oyunbozan gerçek aşk. Truman’ı uyarmaya çalıştığı anda, “kamu”nun genç kıza kondurduğu yargı ise epey düşündürücü: “İnanma, o bir şizofren”. Doğru, çoğunluğa göre bir şizofren Sylvia; çünkü gerçeği söylüyor, çünkü oyunu bozuyor.
Fakat “şizofren” de olsa bir uyarısı yetmiştir. Öyle ki “kendisine ait” bir hayattan kaçmak için tünel kazmak zorunda kalan Truman’ın bu eylemiyle otuz yıllık yayın aniden kesilir: “Teknik arıza. Lütfen beklemede kalın”. Truman’ın henüz tam bir bilinçle değilse de bir kadının uyandırdığı sezgiyle geldiği noktada ne yapacağını herkes merakla “seyretmektedir”. Oyunu kurallarına göre oynadığı, showdan çıkmadığı sürece mesele yoktur. Ama hayır, o daha ilerisini istemektedir. Ve geri dönüşe başlamadan ileri gitmenin imkânı yoktur. Ne demektir bu? Bu, bir bakıma insanın bireyselleşme mücadelesi demektir. Ve Truman’ın kendisini fark ettiği andaki yargısı: “Sanki her şey etrafımda dönüyor”. Oysa hayır, her şeyle birlikte o da dönmelidir ki gerçeği fark etsin. Gerçek bir yaşamla kurgusal bir yaşam arasındaki fark.
“Truman nereye gidiyorsun?” Elbette ki gerçeğe! Küçücük teknesiyle açıldığı denizde yönetmenin çıkardığı fırtınalarla boğuşur Truman; ama kurtulur; çünkü boğulmayı göze almıştır. Şimdi artık yönetmeni olmayan, kendine ait hayatıyla seyredilmektedir. Seyircilerden bir teki farklı bakmaktadır, Sylvia. Çünkü o aşktır, gerçeği bilmektedir. Ve bildiği gerçek onda, sadece onda eylem arzusu doğurduğundan “gerçeği” sadece o bilmektedir.
Nihayet Truman, teknesiyle geldiği son/uçta bir duvarla karşılaşır. Her şeyin bir parodiye dönüştüğü böyle bir yerde su bile artık sahtedir. Yürür ufuk çizgisinin üzerinden (fakat görüntü şiirsel değil sadece komiktir). Bir merdiveni fark eder ansızın, daha önce görmemiştir. Tırmanır basamakları ve “milyonlara umut ve neşe veren” muhteşem showun, yönetmeni ile starı arasında kaçınılmaz hesaplaşma gerçekleşir. Gerçeği isteyen, dahası bunca yapay bir dünya içinde kendi gerçekliğini fark eden Truman, bir adım atarak gerçek hayatına geçer. Artık o, kaderi karşısında her türlü kaza okuna açık bir bireydir. Bir tür mutlu son, değil mi ki razıdır.
Taşıdığı simgeler, sûretten asıla büyüyen öyküsü, kahramanın bilime, arama ve bulma süreçleri ile, Tarkovski filmleri kadar olur mu bilmem; ama Truman Show’u da hiç olmazsa bir okuma düzleminde, tasavvufî ölçekte yorumlamamak için hiçbir sebep yok.

“Şair Nigar Hanım”, Cumhuriyet Kitap, Nr. 455, Ekim , Kasım 1998

NAZAN BEKİROĞLU

Şâir Nigâr Hanım

Tanzimat sonrası edebiyatımızın “ilk kadın şâiri” unvanına sahip Nigâr Hanım’ın çoğu zaman hüzünle gölgelenen parıltılı hayatı, eserleri ve edebî kişiliği… Yedi dil bilen Şâir Nigâr Hanım, eğitimi ve engin kültürü, öncülerinden biri olduğu “Batılı Türk kadını” imajı ile Avrupa’da da bir hayli ünlüydü. Bu hayatın şiirlerde, mensurelerde ifadesini bulan diğer yapraklarında ise, şâir Nigâr Hanım’ın -bugün pek hatırlanmasa da- döneme damgasını vuran sanatı ve eserleri yer alıyor. Doç. Dr. Nazan Bekiroğlu titiz bir çalışmayla Şair Nigâr Hanım’ın edebiyat tarihindeki önemini, eserlerinin ışığında inceleyerek ortaya koyuyor.

‘Arka kapak yazısı’

Nazan BEKİROĞLU
‘Arka kapak yazısı’
Şâir Nigâr Hanım. İmzasında adını, sınırsız bir muhabbetle bağlı olduğu babasının adıyla bir araya getirdi: “Nigâr binti Osman”. 1862 ilâ 1918 arasında bir parantez ilk bakışta. XIX. asır sonu kültür semalarında öncü Osmanlı kadınlarının en parlak yıldızlarından biri. Roman ve tefekkür sahasında Fatma Aliye Hanım’ın temsil ettiği madalyon yarısının, sosyal yaşantı ve şiir sahasındaki tamamlayıcısı.
Edebî varlığı yaşantısıyla bütünleşen, kıymeti eserleri kadar yaşantısında da aranan (ve bulunan) sosyal gösterge bir kimlik. Mensubu bulunduğu toplumun değişimlerine tutulabilecek bir ayna.

Gazete ve dergilerde, yazdığının altına açık imzasını koyabilecek yüreklilikte ilk kadın kalemi. Avrupaî Türk edebiyatının bir kadın kaleminden çıkma ilk şiir kitabı Efsûs’un sahibesi. Kadın şairlerin erkeklere özgü bir imaj sağanağı altında, “erkek gibi” yazdıkları bir dönemeçte; okuyucularına kadın duygularını samimiyetle seyrettirdiği, bir kadın yüreğinin sıcaklığını gösterdiği, kısacası “kadın gibi” yazdığı için Fuad Köprülü’nün de tanımıyla “ilk kadın şairimiz”.

“Elem terâneleri” olarak vasıflandırdığı şiirleri, döneminde kadınlara yazma ve yazdıklarını yayımlama cesareti verdiği gibi, erkek edipler üzerinde de Meşrutiyet’e kadar sürecek geniş bir ilgi ve etki alanı oluşturdu.

Edebiyat tarihinin tasnif şemalarına göre, Tanzimat ve Servet-i Fünun dönemleri arasında bir Ara Nesil sanatçısı olarak şifrelenebilir. Ama bu, bir bakıma da gölgede kalmak anlamına gelir.

Edebî salonunda kadın-erkek, garplı-şarklı ağırlayan bir asır sonu entelektüeli. İslâmiyet’i seçmiş, “hürriyet savaşçısı” Macar bir baba ile, bütün donanımlarıyla tipik şarklı bir annenin temsil ettiği kıymet açılımları yolculuğunda; Doğu ve Batı arasında asılı kalmış bir ürperti.

Yerli ve yabancı dönem basınında yüzü açık resimleri çıkacak, konuklarını kaç-göç dinlemeden ağırlayacak kadar Batılı çeşni taşıyan bir hayatın sahibi. Ancak yanı sıra, büyük aşkı olan İtalyan gencin, o çok sevdiği sıfatla “nâzenin” sevgilinin evlilik teklifini, Müslüman olmaya yanaşmadığı için reddedecek kadar da yerli. Çünkü “Babası ihtida etti (Müslüman oldu), kendisi ise tanassur etti (Hıristiyan oldu)” denmesi ve “milletinin lânetine uğramak” en büyük korkusuydu.

Dönem feminizminin ılımlı kanadında bir kadın sesi. Kadın ve erkek arasında müsavât-ı tâmmedense (tam eşitlik), bütünleyicilik ilkesine bağlı.

Etik ve estetik bir mitin sahibesi olarak hayatı; balolar, sefaret çayları, seyahatler arasında bir romans ya da peri masalı örneğine dönüştü. Aşkları vardı. Şiirlerinin, yaşmak ve feracesiyle pek de yakıştığı Göksu akşamlarında ve mehtap âlemlerinde bir baştan bir başa okunduğunu duydu.

Ama bu hayat bir yanıyla da, bütün katılığı ve acımasızlığı ile gerçek hayatın uçurumuna devrildi. Balkan Harbi ve I. Cihan Harbi yıllarının yoksulluk, pahalılık, kıtlık, açlık gibi bütün sıkıntılarını; daha acısı, kendi ifadesi ile “milli felâketi” yaşadı. “Edirne’nin gitmesi ile yüreği kan içinde” kaldı.

Toplumsal bir yaşam ivmesi kazandığı bu yıllarda, cemiyet faaliyetlerinde bulundu. Hasta askerler için çalıştı, nutuklar verdi, vatan şiirlerini okudu. Tek arzusu vardı: “Askercikler ölmesin”. Ama askercikler öldü ve kurtuluşu o kadar beklediği halde vatanından soluduğu son nefes yine o cinnete benzettiği savaşın atmosferinden oldu. İlk bakışta verdiği onca parıltılı ve kalabalık siluete rağmen, kadın kimliği ile alabildiğine tenha ve kırık bir hikâyeydi, bestesi şarklı, güftesi garplı.

Unutuluşun kucağına zirveden düştü.

Hayatını, elemlerini, zaten çok az olan ümitlerini anlattığı günlükleri yıllarca Âşiyan Müzesi’nde bekledi. Oysa o, yazıyor ve gelecekte bunları birilerinin okuyacağını ümit ederek teselli buluyordu. Geleceğe bir sesleniş, yüz yüze olmayan bir paylaşım yürekliliği. Gerçekliğini kabul etmemiz adına kendi duygu kabiliyetimizden başka bir şey yok.

Hanımeli en sevdiği çiçekti.

Ve birlikte yapamadığımız tek şey ölmekti.