Rüya

Nazan Bekiroğlu
Rüya
Halide Edip ünlü romanı Sinekli Bakkal’ı, tasavvufi düzlemde çözümünü ikaz ettiği bir gölge oyunu imgesi üzerine oturtur ve bu uyarıyı daha romanın dünyasına girmeye hazırlandığımız kapıda, bir epigramla gerçekleştirir. Muhiddin Arabi’nin hemen bütün teoriyi özetleyiveren cümlesidir bu: “Kainatta ne varsa hepsi vehim ve hayal, yani aynalara vuran akisler veyahud gölgeler.”

Böylece bir yandan, romana yedirilen Karagöz (ki Karagöz gölge oyunudur, “zıll u hayal”) imgesiyle taşıdığı tasavvufi remzi destekleyen Sinekli Bakkal, diğer yandan da modern insanın hırpalanışlarına yine tasavvufi temelde çare üretmektedir: “Kainatta ne varsa hepsi vehim ve hayal.” Acıyor mu acıyan yerleriniz? Ne gam! Geçerliği sıfır nezdinde bir acı değil mi neticede?

Yaşanan alemin türlü suret sıkıntıları karşısında, geniş ölçekli bir rüya metaforu, çile çeken insana her zaman için cazip bir sığınak ola gelmekte. Bu sığınış tasavvufi ya da felsefi anlamda bir altyapı taşımasa bile geçerli bir cazibe. Bir başka deyişle kendi izahını taşımayan bir duyuş başı boşluğu içinde kalarak el yordamı ile gelen bir sezişle sınırlansa bile böyle bu: “Kainatta ne varsa hepsi vehim ve hayal.” Acıları azaltıcı, dahası geçersiz kılıcı tılsım tam da burada şaire bakılırsa:

Rüya bütün çektiğimiz (Ahmed Arif)

Kuşkusuz, doğum ve ölüm gibi nesnel anlamda kavranabilirliği şimdilik mümkün olmayan iki bilinmeyen/iki ölüm arasında, bir rüyayla sarmalanmış olduğunu farz etmek acı çeken insan için sağaltıcı bir ruh hali. İki bilinmeyen arasında biz. Acıyan yerlerimiz. Uğradığımız haksızlıklar, anlam veremediğimiz adaletsizlik. Bitimlerimiz, tükenişlerimiz. Dayanılır gibi değil? İyi de neye göre? Acılarınızla aynı düzlemden tuttuğunuz bir bakış noktasına göre.

Fakat bulunduğu yerden, kuşbakışı kendisine bakabileceği bir yere kadar yükselmeyi başarabilen insan; zamanın ve mekanın anlamını yitirecek denli küçüldüğü, bir başka deyişle anlamını yitirdiği yerden kendisine bakmayı başarabilince, bütün acılarının hafiflediğini fark eder, Kozmik bakış noktası denebilecek bu noktanın büyüleyiciliği, insanın bu dünya alemi bir rüya olarak yorumlamada azami teslimiyetle hareket etmeyi başarabilmesi ve artık acılarını (mutlulukları gibi) önemsememesidir. Tedbire ve iradei cüz’iye rağmen. Bir vurdumduymazlık noktası değil, bir aşkınlık noktası olarak. Rüyada kesilen parmağım, dahası rüyadaki ölümüm. Uyandığım an ne kadar anlamı kalıyorsa, gerçek hayatıma uyandığım/doğduğum (ya da öldüğüm) an işte ancak o kadar anlam içerecek bir acı. Öyleyse ağlamak neden? Rüya noktası bu işte, uyanıkken varılan: “Kainatta ne varsa hepsi vehim ve hayal.”

Ve dahi; “Rüya bütün çektiğimiz.”

“Nesneler bir hayal olsun ya da olmasın fark etmez, ben de nihayet bir hayal sayılırım.” diyor Sidarta, “ve böyle bir durumda ben nasılsam nesneler de öyledir.” Ben nasılsam, ben bir hayalsem; nesneler de öyledir, nesneler de hayaldir. Ne demek bu? Bıçak kesmez demek bu, iğne batmaz. Su boğmaz, ateş yakmaz, gülün dikeni yok demek bu.

Shakespeare, yaşamı bir rüya olarak yorumlamaktan zevk alıyor. Ona göre “gezinen bir gölgedir hayat.” Üstelik “Rüyaların yapıldığı maddeden yapılmayız biz ve uykuyla çevrilidir küçücük hayatlarımız.” (Rüyalar hangi maddeden yapılma acaba?) Varlığı, şüphe ve red arkasından çağrılı bir gerçeklik üzerine inşa eden Descartes ise, tüm yaşamının bir rüya olmadığından nasıl emin olabilir insan?” istifhamında. Gerçi onun cümlesi rüyaya varan bir akılcılıktan çok, akılcılığa varan bir rüya yolculuğudur ya, yine de kulağa hoş geliyor: “Tüm yaşamının bir rüya olmadığından nasıl emin olabilir insan?” Herhalde kolay olamaz. Bu yüzden Berkeley’de bu düşünce had safhada ifadesini buluyor ve insan ve varlık tümüyle bir başka bilinçte yer almak biçiminde yorumlanıyor: “Belki bir düşünceden başka bir şey değiliz biz.” Öyleyse bütün mesele bir algılanış kurmacasından mı ibaret? Lakin bir rahip olan Berkeley’in tümden gelimci felsefesinde sözünü ettiği bilincin en yüksekte yer alan İlahi bir bilinç olduğunu fark etmek gerek. Hepimiz bir rüyadayız, dahası rüyayız; ama en yüksekteki “hakikatin hakikati” olan “Yegane”nin rüyasında.

Hepimiz Eflatun idealarından bu dünyaya düşmüş görüntüler değil miyiz şunun şurasında? Hepimiz bir rüyanın derinliğinde ahidleşmedik mi? Bunun için önemli değil mi “insanın gördüğü rüyaları hatırlaması?” Hepimiz alemi misalden alemi şühuda düşmedik mi? Ve değil mi ki Hz. Peygamber, “İnsanlar uykudadırlar. Öldükleri zaman uyanırlar.” buyurmuştur.

Ve yine o insanlar öldüğü zaman her şey, aradan bir perde sıyrılmış gibi düşten gerçeğe dökülür: “Üzerinden örtünü (perdeni) kaldırdık. Bugün gözlerin daha keskindir.”, (Kaf, 22).

İyi ki bir düşteyiz.

İyi ki ölüm var.

Zaman Gazetesi

Leave a comment

Your comment