Bilmek üzerine bir olumsuzluk öyküsü

Nazan Bekiroğlu
Bilmek üzerine bir olumsuzluk öyküsü
Tüketim sarayları, plastik kredi kartları, ön koşullar ve son hükümler arasında o adam. Kendisine yeni bir hayat metni çıkarması için eline tutuşturulan boş bomboş bir kağıdı, eski hayatının tekrarından ibaret bir metinle dolduran, o, kalabalıklar içinde inanılmaz biçimde tenha adam. Yoluna çıkan deniz kabuklarını tanıyamadıktan, karanfil tütsüsünü hatırlayamadıktan, bir avuç kuş kanadını ezip geçtikten sonra. Hayatına döndü; ama onu hayatına bağlayan bağ artık eskisi kadar kuvvetli değildi. İçinde bir yerlerde hala o sızı, bu hayat benim değil, diyordu. Yetmediyse sözcüklerim boş bomboş bir kağıdı doldurmaya, mazurum. Ama söylenmişti ya, bu fırsat bir daha ele geçmez. İşte tam da öyle oldu, bir daha ne göklerin eşref saati, ne yazıcının boş gününe denk geldi. Ve bir daha hiç kimse ona istediği yeni bir hayatı yazması için boş bomboş bir kağıt vermedi.

Ümitsizdi adam. Bir gün kendisine uzaktan çok uzaktan bakmayı denedi. Kendi uçurumunu gördü. Dahası kendisini o uçurumun dibinde çok dibinde gördü. Nasıl olmuş dedi, bu uçurumda bu kadar derinlere düşmüşüm böyle? Kendi uçurumunun derinliği karşısında ürperdi de oradan nasıl çıkacağını hiç bilemedi. Sağa sola baktı. Bulanık görüntüler arasında bir tutamak, bir basamak, bir çıkıntı aradı, el atacak. Hayır hiçbir şey yok. Başı döndü. Yapacak bir şey yok. Görmem, dedi yetmiyor ondan kurtulmama. Cep telefonlarına, bilgisayarlarına, sahte empatilerine döndü yeniden.

Öykü bu ya bir gün nasılsa, eline geçen fırsatı değerlendiremediği sıralarda yoluna çıkan o işaretlerden biri çıktı yoluna. Mavi bir kuş, bir avuç kuş kanadı. Bir ışık düştü üzerine, adam derin bir sızı duydu yüreğinin incecik bir yerinde. Bir sızı, bir aşinalık. Aniden başlayan bir hatırlama. Ezeli bir tanışıklık. Neden daha evvel değil de şimdi diye düşünmedi hiç. İçine o güne değin hiç olmadığı kadar derin bir ferahlık doldu. Elemler yok oldu birden. O gece karanlıklar tükenmeden uyanıverdi. Gökyüzüne yakın olabileceği yegane yerden, yüksek bir apartmanın çok yüksek bir balkonundan semaya baktı. Henüz gökten inmemiş olan yıldız toplarını aradı. Kentin bol ışıklı kalabalığı kayboldu birden. Bol ışıklı reklam panoları hükümsüz kaldı. Gönlü ışıdı adamın. Bir avuç kuş kanadı. Bir serinlik, yanağına sürtünüp esiveren. Ardından sabahın ilk ışıkları. Bunu ilk kez duyuyordu. Sadece bu değil her şey ilk kez oluyordu. İlk kez kendisine her şeyi; ama her şeyi söyleyebilecek bir kitabı fark etti. O güne kadar defalarca gördüğü, defalarca yanından geçip gidiverdiği bir kitap. Yanlış bildiği her şey birdenbire anlamına kavuştu. Birazdan göklere yayılan bir ses çalındı kulağına. İncecik ve güçlü, tanıdık; ama çoktan yitirilmiş. Adam gülümsedi. Mavi kuş, hatırladın dedi, işte hatırladın.

Öyle bir yerdeydi ki adam, göklere uzanan çok katlı bir konutun donanımlı balkonunda; siyah artık siyah değildi. Gökyüzü değildi ona gökyüzü olarak öğretilen yer. Ağaç ağaca, kuş kuşa uymuyordu. Adı kendisine verilen ad, yüreği kendisinin zannettiği yürek değildi artık. Bana neler oluyor, dedi, adam ürperdi. Uçurumuna baktı. Uçurum yok olmuştu. Bunlar dedi, mavi kuşun ışığında yok oldu. Bunlar ondan yansıdı. Sustu. Hiçbir sözcük değmesin dedi bana, hiçbir sözcük değmesin. O nasılsa beni halimin diliyle anlıyor.

Ama mavi kuş gülümsedi, söyle dedi içindeki uçurum ışıdı mı? Adam sus, dedi, içimde artık uçurum yok benim. Işığın bana yetiyor. Acıyan yerlerim acımıyor artık. Mavi kuş üsteledi, anlat dedi bana, neler görüyorsun? Söyle. Adam sustu. Gecenin gölgesi yok, dedi; ama söylediğine sözcükler değmedi. Yani içinden söyledi. Sonra kuşa baktı, anlamadın mı dedi lisan-ı halimi? Kuş yineledi, söyle. Adam, bir kısmı gül, bir kısmı bulut diye geçirdi içinden. Bir kısmı yağmur, bir kısmı deniz. Kuş duymak istiyordu, sesli söyle dedi, duyamıyorum. Adam karanfil tütsüsü diye geçirdi içinden, kurumuş bir çuha çiçeği, bilmiyor musun? Sözcükler değmesindi hallerine.

Mavi kuş yineledi. Neden kendisine anlatmıyordu? Neden uçurumunu nasıl ışıttığını bildirmiyordu? Adam bana zaman ver dedi, gözlerim kamaşıyor. Yalvarırım sınama beni, göze alma yalvarırım. Bu kadarı yeter, daha fazlasına gereksinimim yok benim. Yok anlıyor musun? Mavi kuş, düştesin dedi, uyanman gerek. Eğil bak kulağına neler söyleyeceğim.

Kaçtı adam, bana hiçbir şey söyleme. Bundan daha fazla, bilebileceğim hiçbir şey ışıtamaz yüreğimi. Ateş yakmıyor, su boğmuyor, gülün dikeni acıtmıyor. Bana bu ışık yetiyor. Mavi kuş eğildi adamın kulağına. Daha çok bilmelisin dedi, daha çok bilmelisin. Ve adama yakın, en yakın yerden. Tek bir cümle fısıldadı ona. Bak, dedi, bildin işte, şimdi daha iyi değil mi?

Adam, mavi kuşun söylediği cümleyi duydu. Sustu sonra. Gözlerini yumdu. Yumarken gözlerini, mavi kuştan kendisine gelen son ışığı hapsetti gözlerinin ve yüreğinin içine. Ben, dedi bilmek istemiyordum; çünkü zaten biliyordum. Ve bir daha açamadı gözlerini. O mavi kuşun gerçekte var olup olmadığını hiç bilemedi. Açsa gözlerini, yerinde miydi?

Leave a comment

Your comment