Etkisi, Şöhreti ve Unutulması…

ETKİSİ, ŞÖHRETİ VE UNUTULMASI

Etki Alanı

Nigâr Hanım’ın, giyim-kuşamı, yaşam tarzı ve bazı sözleriyle seçkin bir çevre üzerinde etkili olduğunu ilgili bölümlerde görmüşlük. Edebî cepheden bakıldığında da aynı yoğunlukta bir etki manzarayı tamamlamaktadır. Böylece onun, nesirleri ve fikirleri ile Fatma.Aliye Hanım kadar değilse de, sosyal yaşantısı ve şiirleriyle, Osmanlı kadınının kültür hayatı içinde II. Meşrutiyet’e kadar ilk sırada etkili olduğu görülür.

Döneminde sağladığı yurt içi şöhretinin yanı sıra, Nigâr Hanım yurt dışında da tanınmıştır. Başlıksız bir yazısında “on seneye yakındır ki İtalyan, Alman, Avusturya, Macaristan ve hatta Amerika’nın en muteber gazetelerinde hem tercüme-i halimi hem de mükerreren eserlerimi neşretmişlerdir” diyen Nigâr Hanım, Batı basınında modernleşmeye giden Türk kadınının bir örneğidir. Hikmet Feridun Es, “Boston’daki bir gazeteden Hindistan’daki bir mecmuaya ve Kırım’da çıkan Tercüman gazetesine kadar”, Nigâr Hanım’ın mülakatlarının, tercüme-i halinin, fotoğraflarının hatta yalısının resminin yer aldığını belirtmekte, Avrupa ve Amerika matbuatında Nigâr Hanım’dan bahsedildiğini yazmaktadır.

Nigâr Hanım’ın Türk edebiyatındaki etkisinin boyutlarını ayrıntılı olarak çizebilmek için, tıpkı ara nesil meselesinde olduğu gibi, yaşadığı ve arkadan gelen dönemin müstakil monografîlerinin tamamlanmasını, izdüşümlerin tesbitini ve sağlıklı mukayeseye imkan verecek malzemenin ortaya çıkmasını beklemek lazımdır. Ancak mevcut malzemenin sağladığı imkanlarla da şimdiden görülebilir ki, Nigâr Hanım;

1- Döneminde kadınlara, samimi olarak kendi duyuşlarını yazma ve yazdıklarını açık imzalarıyla yayımlama cesareti vererek, yeni tarzda bir edebiyatın gerek kitap gerek gazete/dergi yazısı hacminde, kadın imzalarının artmasında etkili olmuştur. Buna bizzat kendisi de günlüğünde değinerek, “Feryad” gazeline yazılan nazireleri işareten, “tab’ ettirdiğim eser edibe hanımlarımıza bir teşvik olduğunu görmekteyim. Zira geçen günki nüshada benim Feryad’a bir nazire bulunduğu gibi bugün dahi diğer bir hanım tarafından gönderilmiş uzun bir manzume gördüm” [15 Kanunıevvel 1303 (27 Aralık 1887)] demektedir.

2- Şiir ve nesirlerinin içerdiği santimantal muhteva ile sadece kadınlar değil erkekler üzerinde de, uzun süreli ve kuvvetli bir etki alanı yaratmıştır. Ağlamaya istidadı ve “hayat-ı bedbahta-nemin birer müessir yadigarı” olarak yorumladığı aşk-ölüm ve tabiat formüllü eserleriyle o, edebî kıymet taşıyan Servet-i Fünün örneğinden edebî kıymeti tartışılabilir piyasa işi, tutkulu kara sevda romanlarına kadar açılan bir alanda etkili olmuştur. Nigâr Hanımın bu etkiyi tek başına değil, bütün ara nesil sanatçılarıyla ortak olarak yarattığı dikkatlerden kaçırılmamalıdır. Ancak kadın olması, bu etkiyi kadın yazarlara daha kuvvetle taşımasına sebebiyet vermiştir.

3- Nihayet Nigâr Hanım, Servet-i Fünün’a takaddüm eden yıllarda, Servet-i Fünün’la çok geniş ve etkin bir kullanım sahası bulacak olan teknik ve tematik birçok özelliği, Fransızca eserleri orijinalinden okumuş olmanın getirdiği bir donanımla, eserlerinde taşıyan ara nesil sanatçılarından biri olarak da etkili olmuştur. Servet-i Fünün ve Tanzimat dönemleri arasında silik kalan bütün ara nesil sanatçıları gibi, onun da eserlerindeki bu yenilikler fazla dikkat çekmemiştir. Fakat edebiyat tarihimizin yazılması tamamlandığı zaman; bu kapsamdaki pek çok özelliğin Servet-i Fününcular’dan önce ara nesil sanatçıları tarafından kullanıldığı fark edilecektir.

İhsan Raif

Nigâr Hanım’dan etkilenmiş olabilecek kadın sanatçılar arasında ihsan Raif’in, yaşantılarındaki benzerlik itibariyle de, farklı bir yeri vardır. Eserlerini Meşrutiyet’ten sonra vermekle birlikte, ihsan Raif’in, yetişme yıllarındaki en kuvvetli kadın yazar örneği olan ve kendisinden onbeş yaş büyük Nigâr Hanım’dan etkilenmiş olduğu düşünülebilir. Şiir kitabına Gözyaşları (1914) adını verir, bu kitabın bölümleri “Feryadlar”, “Ye’sler”, “Garîb Demler”, “Sevdalar” adını taşır. O da şiirlerinde sonbahar ve melankoli üzerinde ısrarlıdır, duygu ve aşkı ön plana çıkarır, din duygusunu belirginleştirir. .

İhsan Raif de edebî salon tesis etmiştir. Ve bir salon kadını imajı yaratmış olmasına rağmen millî felaket günlerinde hummalı bir faaliyet içinde görünür: Müdafaa-i Milliye Cemiyeti mitinglerinde şiir okur, “26 Şubat 1915’de Osmanlı Donanma Cemiyeti’ne ait Millet Tiyatrosu’nda askere çorap toplamak maksadıyla” bir müsamere tertip eder. Kadın ve Vatan (1914) adlı bir şiir kitabı vardır. Şiirlerinde vatan temi belirginleşir. Halit Fahri, bir mektubundan hareketle, yalnızca aşk şiirleri ile tanınan ihsan Raif’in gerçekte en büyük aşkının vatanı olduğu yorumunu yapar. Belki de ihsan Raif’in dönem kadınlarından en çok Nigâr Hanım’la mukayese edilmesi, benzer ve farklı yönlerinin gösterilmeye çalışılması her ikisinin aristokrat ve kozmopolit bir yaşantı içinden millî gerçeklere gösterdikleri yönelme ile izah olunabilir.

Ancak sosyal yaşantıları ve duyuş tarzlarıyla yakınlaşan bu iki kadın sanatçı özellikle şiirde ölçü konusunda çok farklı tavırları sahiplenirler. Nigâr Hanım aruzun yanılmaz bir izleyicisi olarak kalırken ihsan Raif heceyi benimseyerek ondan ayrılır.

Şöhreti ve Unutulması

Bütün sosyal ve siyasal şartlar gibi edebî beğeninin de çok ve çabuk değiştiği bir dönemde yaşayan Nigâr Hanım, garip bir talihle unutuluşun kucağına zirveden düşer. Esasen kendisi gibi Fatma Aliye, Emine Semiye, Makbule Leman Hanımların da paylaştığı bu talih tek nedenle izah olunur gibi değildir. Tıpkı birdenbire parlayan yıldızlarını tek nedene bağlayamayacağımız gibi.

Unutuluş nedenleri gözden geçirildiğinde bir kısminin değişen sosyal ve buna bağlı olarak edebî şartlarla ilişkili olduğu görülür. Onun yazı hayatının en verimli dönemi 1887 ile 1901 arasındaki süredir. Son eseri Elhan-ı Vatan istisna edilirse kitaplarının tamamını bu süre içinde vermiştir. Bu yazı hayatının, 1908’den sonra giderek daha az dikkat çekmesinin Meşrutiyet’in getirdiği nisbeten çok sesli, toplumsal meseleler üzerinde ısrarlı, karışık ve disiplinsiz de olsa yeni açılımlar arayan edebiyatla ilgisi vardır. Ve gerçek sanat değerinden mahrum ise; melankolik-santimantal karakterli ve ferdiyetçi bir şiirin Meşrutiyet yıllarında unutulmaktan başka şansı yok gibi görünmektedir.

Bir Meziyet ve Bir Zaaf Olarak Samimiyet

Eserlerindeki gerçek sanat değeri eksikliğinin sorgulanması ve bunun, unutuluşundaki dahli, bizi ister istemez Nigâr Hanım’ın samimiyeti noktasına getirir. Onun eserinin en yeni ve çarpıcı yanının samimiyeti olduğu hususunda hemen hakkında bütün kalem oynatanlar sözbirligi etmiş gibidir. Yani Nigâr Hanım’ı bir anda döneminin en ünlü kadın şairi haline getiren meziyeti, eserlerinde bir kadın ruhunun samimiyetini sergilemiş olmasıdır. Önce Cenab, Nîrân hakkında yazdığı yazıda döneme kadar yetişmiş kadın şairleri gözden geçirerek bunların kendilerini “lisan-ı merdane” yani erkek lisanıyla ifadeye çalıştıklarından, kendi kadın ruhlarından bir şey çıkararak eserlerine koyamadıklarından şikayet ederek, nihayet Efsus ile bir kadın eseri ve bir kadın kalbi ile karşılaştıklarını ifade etmiştir. Fuad Köprülü, onu evvela kendisinden önceki Divan tarzında yazan kadın şairlerle mukayese eder:

“Mihri, Zeynep, Leyla, Fıtnat, Şeref gibi, divanları ve hatıraları eski tezkirelerle kimsenin uğramadığı kütüphanelerde uyuyan şairleri bir yana bırakacak olursak diyebiliriz ki Nigâr Hanım edebiyatımızda canlı ve samimi eserler bırakan hemen ilk şairemizdir.”

Aynı yazıda Köprülü, sözkonusu eski şairelerin şüphesiz “Arapça ve Acemce ile karışık dili, Arap alimlerinin belagat kaidelerini, Acem vezninin inceliklerini” Nigâr Hanım’dan daha iyi bildiklerini, ancak bir şeyi bilmiyor olduklarını vurgulamaktadır: “Sanatın samimilik demek olduğu.” Bu kadın şairler “yüksek duvarlar, kalın kafesler arkasında (….) insanlığın bütün haklarından mahrum” olarak sürdürdükleri hayat içinde “yüreklerim çarptıran derin elemler” yerine bir erkek gibi “mey ve mahbübdan, dört kaşlı civanlardan, sakilerden” bahsettiler. “Kaçınılmaz olarak eserleri, bu alemleri gerçekte tanıyan şairlerin nağmeleri yanında sönük kaldı, unutuldu.”

Bunun Nigâr Hanım da farkında olmalı ki “Arz-ı ma-fizza-mîr”de kendisini Leyla’lardan, Şereflerden, Fıtnat’lardan küçük gördüğü halde eserinin kıymetini samimiyetinin teşkil ettiğini söyler: “Her biri hayat-ı bedbahtanemin birer müessir yadigarıdır.” Keza “Paris Muhbiri” namıyla yazan Ali Kemal’in, şiiri hakkındaki bir eleştirisine verdiği başlıksız cevapta eserlerinin birçok hatalarla dolu olduğunu, ancak o perişan eserlerin “müstakim ve hakikat-perver” bir kalpten geldiğini, onu mütalaa ederek kendi kalb-i hazininin akislerini hissetmeyecek erbab-ı vicdan olamayacağını ifade ederek, meziyet hanesinde eserinin samimiyetini vurgulamaktadır.

Ahmet Rasim’in Muharrir Şair Edip’de anlattığına bakılırsa, eski ve yeni kadın şairelerimizin “vuslat, visal, firak, firkat, hicran, tahassür, zalim, aşk, muhabbet, sevda, gözyaşları, uykusuzluk…” gibi kelimelerin göründüğü mısralarının “pek ziyade açık saçık telakki” edildiği bir dönemde, Nigâr Hanım’ın, eserlerinin taşıdığı kadınca hassasiyet ve samimiyet bakımından dikkat çekmesi beyhude değildir, öyle ki Fuad Köprülü şiir dilini beğenmediği Nigâr Hanım hakkında, “hiç mübalağaya düşmeyerek iddia olunabilir ki Nigâr Hanım o zamana kadar yetişen Türk kadın şairlerinin en büyüğüdür” hükmünü verirken, eserlerinin “bir kadın kalbinden koptuğunu gösteren samimiliği”nden hareket etmektedir. Yahya Kemal de “bazı kadınlar erkek gibi yazıyorlar. Nigâr Hanım deha-yı nisvî ile mütehallik yegane şairemizdir. Cinsinin enfüsiyetini kimse onun kadar samimiyetle ifade ödemedi” derken aynı gerçeği işaret etmektedir. Keza, Edebiyat-ı Cedide’nin, kalbini her güzel şeyden bir yara almadan kurtaramayan duygulu şairi Mehmet Rauf, bir kadın kalbini belki dünyanın en muhteşem şeyi olarak algılayan hassasiyet tarzı ile aynı yorumun arkasındadır. Nigâr Hanım’ın eserlerinin birinci meziyetini, kalbe hükmedenin yazılmış olması olarak görür. “Bir kadın eseri demek bir kadın kalbidir” ona göre. Samimiyeti edebî eser için en önemli şart olarak görür ve Aks-i Sedâ’yı bu açıdan inceler. Nigâr Hanım, İsmail Hikmet tarafından “kalbî elemlerini terennüm etmiş, hicranlarını, buhranlarını, ıztırab ve heyecanlarını çağlamış” bulunması, kısacası samimiyeti itibariyle Madam Desbordes Valmore’a benzetilmektedir ve İsmail Hikmet neredeyse ısrarla, Nigâr Hanım’ı, aşk duygularını yazmış bir kadın olarak görmektedir.

Döneminde ne kadar alkışlanmış olursa olsun, bu bahiste belirtmeli ki, “yaşanmışın yazılması” olarak tanımlanan bir samimiyet anlayışı, Nigâr Hanım’ın hem zaafını hem meziyetini oluşturur. Meziyetidir, edebî eserde anlatılanın, yazarı tarafından hissedilmiş olması gerekliliği noktasında. Zaafıdır, fazla işlemeden eser verme cesareti uyandırma noktasında. Tek başına samimiyet bir eseri kıymetli kılmaya yetmez ve sanat açısından hiçbir değeri yoktur. Mehmet Kaplan, “şahsî hayat tecrübesi veya ‘yaşantı’ tek basma bir sanat eserine başarı temin etmez. Duygu ve düşünceleri orijinal çarpıcı ve güzel bir şekilde ifade etmesini bilmek de lazımdır” demektedir. Öyleyse bir şairi sadece samimiyetiyle büyük bulmak mümkün değildir. Samimiyet, kendisine has bir şiiri olan sanatçı için gerekli olabilir, ama tek başına şiir için yeterli şart olduğu öne sürülemez.

“Şöhret-i Sehîle”

Nigâr Hanım’ın kolay ve yanıltıcı bir şöhret kazanmasında, yazdığı dönemde kadın imzalarının az olması da önemli bir etkendir. Efsus’tan önce yeni edebiyatın kadın kaleminden çıkma bir kitabı yoktur. Abdulhak Şinasi; “Nigâr Hanım o zamanlarda şiirlerini Kadınlara [Hanımlara] Mahsus Gazete’de neşrettiriyor, tanıdıklarıyla Fransızca, Almanca görüşebiliyor, alafranga musikîyi de seviyor, edebiyattan bahsediyor, resmi de anlıyor ve bütün bunlar o zamanda birer muvaffakiyet diye hanımların dikkatlerini çekiyordu” demektedir. Öyle ki aynı yazının devamında Abdulhak Şinasi, kadınların okuma-yazma oran ve alışkanlığının düşük olduğu böyle bir ortamda Nigâr Hanım’ın böyle bir “şöhret-i sehîle” ile kanaat ettiğini ifade ederek, adeta bu tür bir kolay şöhretin, gerçek sanat adına Nigâr Hanım’ın hızını kestiğini ima etmektedir. Katılmamanın sözkonusu edilemeyeceği bu hüküm, Nigâr Hanım’ın, içinde pek sevimli ve başarılı örnekler olsa da eserlerinin bir bütün olarak zamana direnemeyişinin en büyük nedeni olmalıdır. Kadın duygularını terennüm eden kadın şairlerin hemen hiç olduğu bir dönemde, kadın ruhunun güzelliği ile şiirin güzelliğini ayıramayan okuyucunun (bazan da eleştirmenin) tehalükü, bir başka deyişle ciddi eleştiriden mahrum kalan Nigâr Hanım’ın adeta oynattığı kalemin alkışlanır hale gelmesi, ona hak edebileceğinin dışında bir şöhret sağlamış olmalı. Eserden ziyade sanatçıya yönelik bu ilgi kuşkusuz herkes kadar Nigâr Hanım için de yanıltıcı, dahası zararlı olmuştur. Biraz daha ciddi hatta acımasız eleştiriye maruz kalmış, biraz daha seçici bir tavırla gözden geçirilmiş, fazlalıklarını atmaya kıyabilmiş, şiirle duyguyu birbirinden ayırabilmiş, kısacası daha fazla emek harcanmış bir Nigâr Hanım külliyatı daha kalıcı olabilirdi.

Işığı Daha Kuvvetli Bir Yıldız

Nigâr Hanım’ın sosyal değişimlerin dışında, unutulmak için kişisel nedenleri de vardır. Bunların basında hastalıkları, asabî bozuklukları, mutsuzlukları gelir. Sanat yeteneğinin sonradan kazanılmadığı doğrudur, ama geliştirilmesinin ciddi bir mesai ile gerçekleştirilebileceği düşünülürse, bütün bu olumsuzlukların Nigâr Hanım’ın şiirinden çok şey götürdüğü fark edilebilir. Daha 1324’de (1908) Demet gazetesine gönderdiği bir mektupta, yazı yazmayı çok sevmekle birlikte “zinde bir ruh zinde bir cisimde” bulunur demekte, ardından sinirlerinin senelerden beri kendisini harab etmekte olduğunu, yerinde, biraz düşünen ve hisseden kim olsa bundan kurtulamayacağını ve bu durumun yazı yazmasını engellediğini belirtmektedir.

Nigâr Hanım 1902’de evliliğinin bağlarından tam anlamıyla kurtulmuştur. Bundan sonraki hayatını, yalnızlıklardan o kadar şikayet etmesine rağmen, genellikle istediği gibi yaşamakta, yılın büyük bir kısmım yurt dışında geçirmektedir. Hareketli ve renkli bir yaşamın Nigâr Hanım’ın içte derinleşmesini sınırladığı, bir bakıma, sanatın ana saiki olan trajedi ve çatışmalarım ortadan kaldırdığı da bir neden olarak düşünülebilir.

Meşrutiyet sonrasında sadece Nigâr Hanım’ın değil, bir zamanların yıldız kadınlarının tümünün ışığını söndüren, elbet ışığı daha kuvvetli bir başka yıldızdır: Halide Salih. Denebilir ki onlar, o öncü kadınlar hep Halide Salih’in ışığıyla görünmez oldular, ama hep de onu hazırlamak için var olmuşlardı. Murat Uraz sözgelimi Fatma Aliye için, Meşrutiyet öncesinin fikir ve roman alanında kadın nabzını tutan, tarih, Şark felsefesi, hukuk, fizik, kimya, riyaziye okumuş, 1896 Yunan Harbi’nde yaralılara yardım için çalışmış, Balkan Harbi’nde Cemiyet-i İmdadiye’nin reisliğinde bulunmuş, Muhazarat adlı romanından sonra büyük ün kazanmış, kısaca son derece kaliteli ve güzel bir kadın kimliği, Fatma Aliye’nin unutuluş nedenlerini sıralarken, babasına yapılan bazı hücumların doğurduğu kırgınlıkları dikkate almakla beraber, “onun yazılarını tamamıyle maziye maleden, eskidiğini gösteren Halide Edib’in yazıları olmuştur” demektedir.

Nihayet Nigâr Hanım’ın unutuluş nedenlerini irdelerken gözden kaçırılmaması gereken bir nokta da yaşadığı dönemdir. O, bir ara nesil sanatçısıdır ve Tanzimat’la Servet-i Fünûn edebiyatları arasında, büyük sanatkarların gölgesinde kalan ara nesil sanatçılarından hemen hiçbirisinin unutuluştan kurtulamadığı dikkat çeker.

Şair Nigar hanım, İletişim yayınları, İstanbul, 1998, s.375 – 383

Leave a comment

Your comment