Kafdağı – sayı 46 – Ekim 1998 – Nusret Özcan (Nun Masalları)

ÖYKÜNÜN BİR HÂL OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM
Nazan Bekiroğlu ile Nun Masalları Üzerine Söyleşi

Konuşan: Nusret özcan

Kafdağı – Ekim 1998 (Sf.11-16)

bir Söyleşinin Kısacık hikayesi…

Bir hikaye tutkunu olarak, Nazan Bekiroğlu/Nun Masalları üzerine bir söyleşi benim için hiç de kolay olmadı. Uzun bir hazırlık dönemi geçirdim. Müthiş bir zevkle beni kendine çeken hikayelerin o büyülü dünyası, dilinin zerafeti, şiiriyeti, üslubu ve konuşu üzerine, ayrıca sanat ve sanatçı meselelerine dair yazarıyla hasbihal etmek beni bir hayli tedirgin etti ve işin doğrusu terletti. Nazan Bekiroğlu Hanımefendi’yi söyleşi için telefonla aradığımda bu tedirginlik daha da arttı. Nazan Hanım «Tekrara düşmek istemiyorum.» diyordu. Soruları gönderdim. Ve… Edebiyat, sanatçı ve sanat meseleleri üzerine söylediklerinin yanısıra insan ve hayat hakkındaki düşüncelerine dair Nazan Bekiroglu Hanımefendi ile yaptığımız söyleşi işte sahifelere döküldü. «Bazı insanlar vardır yakınlaştıkça büyür.» sözünün yeni tecrübesiyde bizim için bu söyleşi. Zor oldu belki ama memnun kaldık. Haydi eksik kalmasın, ziyadesiyle de mutlu etti. Gösterdiği incelik, nezaket ve rikkat için müteşekkiriz

N.Ö.

1-Hattat-Rasıt, Kayıp Padişah, Hattat-Rasıt’ın ihanete uğrayan zevcesi ve Hattat-Rasıt’ın yazarının yalnızlığı… Genç Mezarlık bekçisinin genişleyen zamanı içinde tekrar bulduğu harap Dergâh’ta karşısına çıkan yalnızlık. “Onca dervişten arda kalan bir büyük yalnızlıktı”. “Yaşlı ve artık yalnız şeyhin huzuruna çıkmak için hareme yöneldi”. “…Bulutların arasına sıkışmış, giderek sönen zayıf bir ışıkla parıldayan tek ve yalnız yıldızı farketti./… Yeniden gökyüzüne bakarak, ya şu parlak ama şu yapayalnız yıldızın sahibi?” gibi cümleler… Son Padişah olduğunu bilmeyen Son Padişah’ın yalnızlığı…
Kısaca yalnızlık hikâyelerinizde en göze çarpan hususiyetlerden. Her ne kadar Son Padişah olduğunu bilmeyen Son Padişah en acılı yalnızlık benimkisi diyorsa da sizce en trajik yalnızlık hangisi ve niçin?

1-Bu soruyu sağlıklı anlamda cevaplamam imkânsız. Kimse de cevaplayamaz. Çünkü kimsenin yalnızlığı kimsenin yalnızlığına uymaz ve yalnızlıklar birbiriyle yarıştırılamaz. Kimsenin aşkının ve ölümünün kimsenin aşkına ve ölümüne uymadığı gibi. O zaman hattatın, genç mezarlık bekçisinin, son padişahın ve bütün o diğerlerinin yalnızlıklarını birbiriyle ölçüştürmemiz imkânsız. Ama ne kalıyor geriye, hepsini takdim eden bir yazar var, yani öykülerin dünyasındaki yazarı kastediyorum. Hepsinin kalbini kuşanan, hepsinin yalnızlığını giyenen, hepsinin acısını gönüllü üstlenen fiktif bir yazar. Bütün o kahramanların, aynı bir gönülde görüntü verirse yalnızlıkları, o zaman onun bakış açısıyla bu yalnızlıkların mukayesesi mümkün olabilir mi? Böyle bakarsak yani fiktif yazarın gönül ölçeğinden geçirirsek; son padişahın yalnızlığı bana da daha trajik geliyor (zaten her yalnızlık trajedi içermez mi?). Son padişah üzerinde ısrar nereden, yalnızlığı çokça kalabalıklar içindeki tenhalığından kaynaklanıyor. Bu bakımdan çok içe dokunucu, çok iç acıtıcı görünüyor. Üstelik yanlış anlaşılıyor. Varlık sebebi olan “güzel halkı” tarafından. Bu çok iç acıtıcı.

Ama bir de hikâyenin dünyasındaki, gönlü ayna olan yazarın bizatihi kendi yalnızlığı var. O da bir kahraman, fiktif âleme müdahil. “Kahramanlarından da yalnız öykü yazarı, nasıl dayandın, niye dayandın”, demez misiniz? Ben derim. Hem de çok derim. Peki onun da üstünde gerçek âleme ait bir yazar daha var. Bu bir zincir, böyle uzayıp gider. Her yalnızlık bu zincirde bir öncekini katlayarak bünyesinde taşır. Artar, çoğalır ve bu hikâye yani bu yalnızlık hikâyesi hiç bitmez. Meğer ki kalbimiz. Kendi zavallı kalbim adına hepsinin yalnızlığına sahibim ve talibim desem mesaj yerine ulaşır mı bilemem.

2-1 Şubat 1998’de yayımlanan “Samimiyet ve Yazmak” başlıklı yazınızdan iktibas: “…Değil mi; ki yazdığınız gelip sizi buluyor ve yaşadığını yazmaktan zor yazdığını yaşamak, daha çok yürek istiyor”, diyorsunuz. Şu cümleler de sizin: “Yaşayıp da yazmadım, yazdım da yaşadım”. Yazarın diğer insan kardeşlerinin mümessili olarak çektiği acı ve yalnızlık üzerine neler söyleyeceksiniz?

2-Öykü mü hayat, hayat mı öykü, dahası hayat mı, öykü mü? Bunu akademik tavırla ayırmak çok basit bir çözüm olacakmış gibi gelmiyor mu size de? Kökü bende bir sarmaşık/Olmuş dünya sezmekteyim/Mavi masmavi bir ışık/Ortasında yüzmekteyim, diyor Tanpınar. Bence çok kabiliyetli bir dörtlük bu, düşsel ve gerçek olanın aslında sanıldığı kadar kolay ayrılamayacağı hususunda. Fiktif ve gerçek âlemler (öykü ve hayat) arasındaki sınırın çok net çekildiği bir yapılanma içinde yazdığınız gelip sizi bulursa bir hoş tesadüften başka birşey değildir. Hayırlı olsun, uğurlar olsun. Ama gerçek ve düşsel olanın sınırlarının birbirine iyice karıştığı, aslolanın gözler kapalıyken yaşandığı bir yazar perspektifinde durum daha karmaşık. Belki daha kolay demeli. Kitaplar var ve defterler var. Kitaplar yazarın yazdığı, fiktif olan. Defterler var, o da kendi hayatını geçirdiği. Kitaplar eser, defterler yaşam. Kitaba başlarsınız. Bir şişe içine koyarsınız ve suya atarsınız. Bir yandan da defterinizi yazmaktasınız. Yazdığınızın mes’uliyetini yüklenmişseniz artık ülkelerinizi o kadar kolay ayıramazsınız. Sınırlar muğlaklaşır ve yazdığınız gelip sizi bulur, siz de gidip yazdığınızı bulursunuz. Farkedersiniz çünki, farkettiğinizi de fark ettirirsiniz. Bir yandan defterleriniz ilerler, bir yandan kitaplarınız. Böylece kitaplar ve defterler arasında sürekli bir geçiş halinde hikâye oluşur. Sınırlar karışır, kahramanlar karışır, yazar kahramana dönüşür, kahraman yazara dönüşür belki. Ve sizin bir yazar olarak hikâyenizin kumandasını kaybetmeniz işten bile değildir. Bir bakarsınız hikâyenizin kahramanı olmuşsunuz. Hem de yazarı kahraman olan bir hikâyenin. Bütün mesele gözlerinizi kapayıp kendi içinize bakmanızdan ibaret. Bakın siz de göreceksiniz. Bu kadar basit. Hepsi orada yaşıyorlar.

Yazarın yalnızlığı ve acısı burada başlıyor ve burada bitiyor işte.

3-Hattat-Rasıt kendisini size ilk defa nasıl hissettirdi? Şu an ne yapıyor? Bildiğimiz son haline razı mı? Kurtulabildiniz mi ondan?

3-Hattat-Rasıttan kurtulmak? Aldanmayın siz yazarın “hattat seni terketmeliyim” çığlıklarına. Hattat neyi temsil ediyordu da yazar ondan kurtulmak istiyordu ki? Padişahlar yerine cariyelere koşuyordu. Cennetler hazırlanırken kendisine, masivaya bulaşıp kalıyordu. Değil mi ki cariyenin bir gece rengi gözleri vardı bir de kadife teni. Kendisini hikâyenin dünyasına gönüllü armağan eden yazar, bundan müşteki, çığlıklar atıp duruyordu: “Hattat seni terketmeliyim”. Yazar, yapma Allah aşkına. İnsana “ben padişaha koşmak istiyordum, sen beni cariyelere gönderiyordun” demezler mi? Derler ve bu kez yazar cevap verir usulca: “En fazla ben cariyelere koşuyordum, hem de defalarca”, ve hikâye çözülür. O zaman hattat masum. Masum olmayan yazar. Arzu ediyorsanız, beni (yani N. Nazan Bekiroğlu) bu yazarla karşılaştırabilir ve karıştırabilirsiniz şimdi. Bence mahzuru yok. Sonuna gelince? Masal gemileri de gün gelir öykülerini terkeder. İhanete uğrar padişah. Ama hattatın ihanetine uğramaz. Acımasız öykücünün ihanetine uğrar. Üstelik acımasız öykücünün ihanetine sadece padişah değil hattat da uğrar. Olsun. Değil mi ki ihanete tahammülü olana padişah derler. Öyleyse hattat da padişah olur sonunda ve hikâye biter velhasıl-ı kelâm.

4-Yazarın yazdığı hiçbir zaman içindekine denk düşmüyor. İçindeki hep daha güzel, hep daha zengin ve hep daha ışıltılı… Bunu siz de değişik vesilelerle söylüyorsunuz. Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’nun sizinle yaptığı ve Dergâh’da yayımlanan bir röportajınızdan “İçimdeki hikâye duyduğum. Dışımdaki hikâye anlatabildiğim. İçimdeki hikâye dışımdaki hikâyeden çok daha büyük. Ne kadar güzel ve ne kadar derin olduğunu tahmin edemezsiniz”. 5 Ekim 1997 günki yazınızda da “Duygu dilden zengindir” diyorsunuz. Muhtelif yazılarınızda kelimelerin içimize hiçbir zaman yetemeyeceğini belirtiyorsunuz. Bütün bunlara rağmen yazarın yazmak ihtiyacı, diğer insanlarla yaşadığı hakikatleri paylaşmak ihtiyacı bir teselli olabilir mi? Aslında bir bakıma “beduh”a yazılmış şeyler mi bunlar?

4-Bakın, yazmak benim için daima metafizik boyutu olan bir hal. Akademisyen yanımla bu işin teorisini yapmak bana hoş geliyorsa da haller karşısında aczimi kabul etmekten onur duyuyorum. Bu girizgâhtan sonra; hepimiz anlatmak ihtiyacında değil miyiz, ve bu ihtiyaç yaradılıştan değil mi? Birisiyle, size ayna, siz ona ayna birisiyle, bezm-i elestte mülâkî olduğunuz birisiyle, yanınızda da olabilir, bir şişeye koyup atabilirsiniz de suya; varlığınız, hayat, getirileri, önü arkası hakkında konuşmak istemez misiniz? Hep onu aramaz mısınız? Ama o hiç yoktur. Ya da vardır da farketmezsiniz. Ya da dokunursunuz da yok olur. Başka birşey değildi işte yaptığım. Benim kendisine yöneldiğim, ilgisine talip olduğum, bir şişe içinde bekliyordu mesajımı. Ben yazdım, o aldı (aldı mı?) Bundan ibaret. Ben paylaştım mı, çoğaldım mı, büyüdüm mü, zamanın aynasında görüntümü görmekten mahzuz mu oldum, yazdıklarımı kendilerine yaşam bilenler mi çıktı, bunların hepsi mi, hiçbiri mi, başka birşey mi? Pek de bilmiyorum, hattâ hiç bilmiyorum.

5-Hikâyelerinizin kahramanları hep yazmakla ilgisi olan kişiler; Hattat-Rasıt, Genç Mezarlık Bekçisi, Genç Hattat, Nakkaş, “Akşamın Ağası” hikâyenizdeki Hamid’in amcası, Nigâr Hanım.

Yazma’nın sizin açınızdan ehemmiyeti nedir?

5-Yazmak varlığına bir mesele benim için, yani ki ölümüne. Hayatta en büyük isteğim içimdeki hallere tercüman olacak bir lisana sahip olmak. Yahya Kemal’in dörtlüğünü ürpermeden terennüm edemem: Yâ Râb ne müsâvâtı ne hürriyeti ver/Hattâ ne o yoldan gelecek şöhreti ver/Hep neşve veren aşkı terennüm dilerim/Yâ Râb bana bir ses yaratan kudreti ver. Müthiş. Nigâr Hanım günlüğünün bir yerinde “bugün yine şairliğim, o halim üzerimde” diyordu. En güçlü şiir işçilerinden biri olmasına rağmen Cahit Sıtkı, şiirin bir hal olarak geldiğine inanıyor. Bu anlamda ben de öykünün bir hal olduğunu düşünüyorum. Sonsuzluğu yoklama hali denebilir. O hal gelince de Sait Faik’ın dediği gibi, kalemi yontarsınız, yonttuktan sonra tutup öpersiniz, yazmazsanız deli olacaksınızdır. Bu da bu kadar basit işte. Bunun böyle olmuş olması sonsuzluğun çok kolay yakalanabileceği anlamına gelmeyebilir de. Ama o çabanın bizatihi kendisi ayakta durmanızı sağlıyor. Varlığımdan en fazla şüphe ettiğim, bunu kendi kendime isbata en fazla ihtiyaç hissettiğim anlarda yazdığımı neden sonra farkettim. Kaybolmamak için yani, yollarda yok olmamak için. Daha doğrusu yok olmadığımı fark etmek için. Çıldırmamak için. Kısacası ölmek için, var olmak için, yok olmak için. Bütün bunların hepsi de bir anlama geliyor. Bir soruyu soruyor “var mıyım?” Evet, aynen öyle.

Aslında ben size çok sade birşey söyleyeyim mi? Bütün bu uzun anlatmalara hiç gerek yok. Herkesler güzel giysilerini giyerler ve gezmelere giderler. Ama sizi evde bırakırlar. Elinize kalemi, boş kâğıdı alır, kendi içinizdeki bitmek tükenmek bilmeyen yolculuklara çıkarsınız. Başka ne yapabilirsiniz ki? Üstelik daha acısı, herkeslerle birlikte siz de güzel elbiselerinizi giyerek gezmelere gitseniz de yine yalnızsınızdır. Yazmayıp ne yapacaksınız?

6-Kahramanlarınız bir yerde Miguel de Unomuno’nun “Sis”indeki kahraman gibi size baş kaldırıyor. Onları o hale sizin getirdiğinizi söylüyorlar. Bu halden dolayı suçlanıyorsunuz. Onlardan kurtulmak isteyen bir yazar da var içinizde. Sanatçının bu duygu karmaşasını neye bağlayabiliriz? Onlarla da onlarsız da olmuyor?

6-Herkesler güzel giysilerini giyip de gezmelere gittiği zaman yanınızda bir bez bebek bırakmışlardır, böyle girelim. Başlangıçta herşey iyi gider. Bez bebeğinizle oynarsınız. Ama an gelir, o, koyduğunuz yerde durmaz. Böyle. An gelir ki kahramanlarınızın sizden koptuklarını farkedersiniz. Biraz evvel sözünü ettiğim defterlerle kitapların karıştığı nokta budur. Yazdığınızı yaşadığınız nokta. Ürperirsiniz. Varlıkları sizin varlığınızdan daha az kuşku taşımazlar içimde. Nasıl olabilir ki zaten? Duvardaki gölgesinin ya da ayna derinliğinde biriken görüntüsünün gerçekliğinin, kendi eliyle dokunabildiği bedeninin gerçekliğinden daha az olduğunu bir türlü düşünemeyen/kabullenemeyen belki daüssılalı bir muhayyile için, Ahmet Cemil’in gerçekliği Halit Ziya’nın gerçekliğinden daha mı az inandırıcıdır? Bundan hiç kuşku duymadım. Ve onlarla bir gün karşılaşacağımıza dair ciddi ciddi inanç besliyorum. Hâlâ.

7-Hikâyelerinizde bir medeniyet meselesi var. İki medeniyet arasındaki yazar tinini “Akşamın Ağası” hikâyenizde görüyoruz. “Müslüman sanatçı Allah’ın yarattığının bir benzerini yaratmaktan ve onu açıklamaktan şiddetle kaçınırdı. Bunu sen de derslerinde defalarca söylemedin mi?” diyor Akşamın Ağası. “Eğer ben senin arzuladığın gibi bir Hugo olsaydım, Levni minyatür değil de derinlikli manzaralar yapsaydı biz biz olur muyduk?” diyor.

François Mauriac ise romancının insanlar içinde en çok Allah’a benzeyen olduğunu, onun gibi kaderler çizdiğini, onları öldürdüğünü, sevindirdiğini, âşık ettiğini yazıyor.

Bu iki görüş iki ayrı dünyayı gösteriyor.

Hikâyelerinizde görülen geçmiş edebiyatımızın pek çok unsuru bizi içimizdeki dünyaya açıyor, haydi sizin ifadenizle söyleyelim “masal” dünyasına açıyor. Oysa;

“Masal öldü. Masaldan güzel olduğu kimselerce fark edilemeyen gerçek.

Hiçbir şey kalmadı geriye.

Bir büyük boşluk kaldı geriye”, diyorsunuz.

Nun Masalları ve Dergâh’da yayımlanan son hikâyeniz “Yitik Göl”deki Nazima ve İskender’in öyküsü bizi “masal”a çağıran hikâyeler. Her ne kadar biraz “N” iseniz de tedaileri çok olan bu hikâyeler edebi anlamda geçmiş edebiyatımıza yönelik yeni bir keşfe davet anlamına da geliyor. Hikeme doğru atılan yürekli adımlar. .. Hikâyeleriniz nesir ise de bir mesnevi, bir destan, bir masal tadı da alıyoruz.

Bu düşüncemizde yanılıyor muyuz?

Bunca maddi bir dünyada sizdeki bu tecrid?

Masaldan güzel olduğu kimselercce farkedilemeyen gerçeğin açtığı boşluğu doldurabilecek miyiz?

7-Bu soru çokça cevabı bir arada istiyor. Sırayla gideyim. İki ayrı dünya, iki ayrı medeniyet demek, bu ortada. Bunları benim bilincimin düzleminde “N” ve “nun” olarak şifreleyelim. “N”nin içerdiği anlamlarla yetinemem. “Nun”unkilerle de öyle. Hem “N”yim hem “nun”. Ne tam “N”yim ne tam “nun”. Ama bu çok tehlikeli cümle iki âlem arasında asılı kalmışlığın bütün ürperişlerini içermek tehlikesiyle karşı karşıya bırakır beni ki itiraz edemem. Amenna. Zaten bütün çektiğimiz bundan başka nedir ki? Keza masal da öyle. Masala bakarsak; masal sadece Şark’a mahsus olarak mı algılanıyor? Bence sadece doğu değil batı uygarlığı üzerinde de masal, modernsit zamanların hırpalayışlarının arkasındaki, evvelindeki güzel zamanlara işaret ediyor, daha doğrusu o zamanların algılamalarına. Böylece çatışmalar çatışmalar. Kırılan, ezilen, hırpalanan “inkıraz çocukları”, bizler, ben.

“Masaldan güzel olduğu kimselerce kabul edilemeyen gerçek” meselesine gelince. Burada tehlikeli bir ayrıntı var. Ve bu ayrıntı, bir paragraf önceki açıklamaya binaen “masalı mı gerçeği mi tercih ediyorsunuz, yani ki modernist zamanların çocuğu musunuz, masalların çocuğu musunuz” gibi bir soruya çok rahatlıkla muhatap kılar beni. Hiçbiri ile tek başına yetinemem. Masalla da gerçekle de meselem var. İkisiyle de olmuyor, ikisi olmadan da olmuyor. Gerçekle başım hoştur. Masalla da öyle. Yoksa “masaldan güzel gerçek” gibi bence tehikeli bir sloganla yetinmem mümkün değil. Daha açık bir ifadeyle, gerçek masaldan daha güzel değildir. Değil mi ki, şimdilik elimizle tutamadığımız gözümüzle göremediğimiz bir âlemin varlığına iman etmek gibi zor bir terbiye ile eğitilmişiz. Yani aldanmamalı. Masaldan güzel gerçek sloganı bizde örneğin kırk kuşağının ağzından ifadesini bulan, dünya ölçeğinde bilhassa II. Dünya harbi akabinde gündeme gelen bir felsefe. Uğrunda ölünecek ideallerini, bir öte âlem inancını, mitini -ne derseniz deyin- yitiren, ölmeye ve öldürmeye icbar edilen bir gençlik için bu gerçek çirkinlikleriyle güzeldir. Cahit Sıtkı diyor ya “Bu gün masal değil/Masaldan daha güzel, gerçek”. Ya da “Her mihnet kabulüm yeter ki/Gün eksilmesin penceremden”. Şimdi benim söz konusu ettiğim çok farklı. Böyle asla değil. Demek istediğim, masalla gerçek arasındaki sınırları yok eden yazar muhayyilesi kendini masala çok fazla teslim ediyorsa, masal tarafından yoldan çıkarılmaya gönüllü evet diyorsa bir noktadan sonra o, artık gerçeğini de masalın lisanıyla terennüm etmeye başlamıştır. Böylece artık masal ve gerçek arasındaki geçiş tamamlanır ve gerçek kendisini masalın âleti ve lisanıyla ifadeye muktedir olur. Aslında (ve neticede) bütün bunlar masaldan da gerçekten de geçemeyen, daha doğrusu onları ayıramayan bir kimliğin ifşası anlamına geliyor.

8-Hikâyelerinizdeki zaman… Birden değişen, dış gerçeklerimizle uymayan kaymalar, genişlemeler ve olağanüstülüklerle dolu bir hayat. Bizler hep zamanın ucunda yaşıyoruz, içimizde geçmişimiz saklı. Bir yazar olarak sizin iç zamanınız? Tarih ve zamanla olan meseleniz?..

8-Buna önce bir teknik meselesi olarak bakalım, modern öykünün tekniği diyelim. Ama her tekniğin, arkasındaki hayatla ilişkisini de asla gözden ırak tutmayalım. Modern hikâyenin baş kahramanıdır zaman. Ve bu artık klasik/geleneksel romanı var eden insanın kendisini ifade edebildiği kronolojik, istikrarlı (çizgisel) zaman değildir. Çizgisel zaman anlayışının tutarlılığı, modern dünyanın parçaladığı insanın ruh yapısına müsavi olarak parçalanır. Çok da doğal böyle olması. İnsanın iç dünyasının parçalandığı, sınırların yok edildiği bir böyle geçişte zamanın da parçalanması doğal. Her muhteva tekniğini belirler demiştik. Nun Masalları’na gelince. Onu yazan XX. asırda yaşıyor, düne bugünün meselelerini, acılarını yüklenerek ve yükleyerek, bugünden bakıyor. Böylece geleneksel olana modern zamanlardan, modern zamanların inkırazından bakan yazar, tekniğini modernizmden almaktan kendini alamıyor. İstese de istemese de bu böyle. Başka şansı da yok. Bir önceki sualde bahsetiğiniz ve benim bir iltifat olarak algıladığım mesnevi, destan, masal tadına rağmen. Sadece tad yazık ki. Ve biliyor musunuz bu ona en büyük ceza. Çünkü geleneksel olanı geleneksel olanın terennümüyle vurgulayacak dünyayı çoktan yitirmiştir. Değil mi ki “melekler bekledikleri harflerini çoktan terketmiştir” (Tanpınar). Yine Tanpınar’a ve yine biraz önceki şiire dönersek, Ne içindeyim zamanın/Ne de büsbütün dışında/Yekpare geniş bir ânın/Parçalanmaz akışında. Ufak bir iyimserlik değişmesiyle demek ki, Hem içindeyim zamanın/Hem de büsbütün dışında.

10-Dostoyevski’nin “Olağanüstü mü? O da ne? Hayattan daha olağanüstü ne olabilir?” cümlesi size ne düşündürüyor?

10-Dostoyevski arkasındaki bütün koşmalarım bir yana, deminden beri sık sık tekrarlamaya çalıştığım, 7. sorunun cevabını vermeye çalışırken söylemek istediğim şey bu idi işte. Hayatım düşlerimden farklı birşey değil benim. Yani ki hikâyelerim özgürlüklerim. Dostoyevski için de bu cümle salt “görünen” hayatın zenginliği ile yorumlanabilecek bir cümle değil. Belki onun için de sınırların ortadan kalkması gibi bir anlam içeriyor. İçsel yaşamı bunca zenginken Dostoyevski’nin, elbette ki böyle. Sar’a nöbetlerinin evvelinde ruhunun değdiği o sonsuzluk noktası onun hayatını hepimizin hayatından farklı ve zengin kılıyorken, Dostoyevski elbette hayatı herşeyden daha fazla olağanüstü görecektir. Hayatı, hayatın dışına uzanan bir olağanüstülüğün lisanıyle ifade edecektir.

11-Hikâyelerinizde insan ruhunun dalgalanmaları önemli. Olaylar üzerinde kendini seyreden insan ruhunun macerası. Acıyla gelişen, iç büyümelerimiz bizi nasıl daha anlamlı kılacak? Varlığımızı nasıl onaylayacağız?

11- Acının felsefesini yapmamı istiyorsanız sayfalar ilerliyor, o kadar kolay cevap veremem. Tek damla gözyaşının içerdiği anlamları ifade etmek ise hiç kolay değil. Ama “acı”dan yakıcı kelime, “gözyaşı”ndan büyük arındırıcı tanımıyorum. Acı çeken insana, sadece insana değil hayvana, hattâ bitkiye zaafım var. En hassas noktam. Karşımda ağlayın, sizinle ağlayayım. Bütün insanlar için ağlayacak kadar çok gözyaşına sahip olduğumu da içim titreyerek itiraf edebilirim. Keza bütün insanlar adına gülebilecek kadar da çok tebessümüm var benim. İnsan ruhunun acıyla olgunlaştığı, büyüdüğü, arındığı inancındayım. Nerede gözyaşı vardır orada yapaylık olmaz, riya olmaz. Gözyaşı döken insan bütün kirlerinden arınmıştır, yaratıldığı günki kadar temizdir ruhu. Gözyaşı bu dünyada günahı temizler. Ağlayan insan bedenin ve nefsin kirlerinden temizlenmiştir. Yücelmiştir. Pişmek yanmakla gerçekleşir. Var olmak için önce ölmek gerekir. Ve keder gözyaşlarının rengi mordur. Daha ne olsun?

Hikâyelerinizden müthiş zevk alan biri ve her daim sizin tarafınızda biri olarak, izninizle size bir beddua etmek istiyorum. Aslında bunlar sizin sözleriniz. Şairlere ettiğiniz bir dua/beddua. “Acınız dinmesin efendim. Ve anlatamayasınız. Çünkü en iyi o zaman anlatırsınız”.

Yazdığınız gelip sizi bulur işte, söylememiş miydim?

Leave a comment

Your comment