Hasan Karaca ; “Nun Masalları’nda”, Kafdağı , sayı 46 , Ekim 1998

Hasan Karaca

NÜN MASALLARI’NDA

Bir arayış »nun masalları«. Üç bölümden oluşuyor kitap. Her bölüm birbirine bağlantılı üç dört hikaye içeriyor. Artı bir ek bölüm. Son söz niyetine belki. Daha üst düzeyde bu dört ana bölüm de bir bütün oluşturuyor. Kitaba bu bütünlüğü veren, hikayelerin oluşturduğu bu ağdan öte, yazarın farklı bakış açılarını yansıtmış olması. Bu çeşitlilik beynimizde geniş, bütüncül bir resim, bir anlayış oluşturuyor. Farklılık içinde birliği sağlayan yazarın üslubu. Eski İstanbul’a götüren bir dil. Osmanlıyı çağrıştırıyor, çağrıştırmakla kalmıyor, çağırıyor. »Ama, dedim, çok acı çekiyorum, îçimdeki fırtınaların sen de farkındasın. Çağrışımlarım seni buraya kadar getirmedi mi?« (sy.l 19). Biraz nostalji belki. Ama hoş bir tarz. Akıcı, latif, şeffaf, masalımsı… Noktalar ve virgüller fuzuli gibi, okuyup geçiyorsunuz. İstanbul’un, veya bir başka şehrin herhangi bir sokağında yürürken fark etmediğiniz ayrıntılar gibi. Oysa belki de o ayrıntılar önemli, belki hayatımızı en çok onlar oluşturuyor, onlar kaderimiz. Ve belki bize en çok onlar bir şeyler, sırlar, gerçekler anlatmak ister. Görmeden geçeriz. Ne var ki arayanın durumu daha farklı.

»Ne kadar kolaydı gökte yıldız damlalarının birdenbire ve teker teker kopması. Karanlık ne kadar kolaydı. Ne kadar kolaydı içimizde havalanan güllerin sönüvermesi. Hep tökezledik yollarda. Bütün dallar elimizde kaldı. Gökkuşağına ayarlamışken içimizin her zerresini, bütün kapılar hep aynı renkle sadece gri idi. Hep tökezledik yollarda. Taşlar ayaklarımızı ve çıplak dallar yüzümüzü kan içinde bıraktı.« (sy.39).

Bir arayış dedik »nun masalları«. Kim neyi arıyor? Hikayenin kahramanı bir padişahın, bir sevgilinin peşinde, kendini ifade edebilmenin, anlatabilmenin: »Oysa şimdi ben, size salt kendimi göstereceğim, bunu şimdiye kadar hiç görmediniz…« (sy.14).

»Fakat boğazından sadece bir hırıltı yükseldi. Sesim benim değil, diye düşündü. Daha yüksek bir tonda başlamak için geniş bir soluk aldı’ daha yüksek hırıltı yükseldi boğazından.« (sy.14). Perdeler, perdeler…

Kendini arayış da diyebiliriz belki. Yazar insanı, dolayısıyla hayatı anlamaya çalışıyor. Hayat, kavranması, üstesinden gelinmesi güç olan. Neresinden tutacağımızı bitmediğimiz bir hal.

»Ne demek bu? Bu şu demek. Yaşamayı tümden iptal etmek. Tanımsızdır, ama yine de bilinmesi gerek. Yani ki yenilginin bayram kartları.« (sy.146). insan: Kendisi. Okurken eskiden yaşanmış bir masaldan çok kendi içinizde bir yolculuk yapıyorsunuz. Uzaktan kocaman bir dağ, sabit, belki karlı ama güzel, muhteşem, sarsılmaz bir dağ gibi görünen ruhumuz, yaklaşınca, seyredince kayalar, tozlar, mağaralarla dolu, uçurumlarla, kuyularla dolu. »Ya Musa, dağa bak!« demiyor mu Kur’an?

Nazan Bekiroğlu çok yönlü ele alıyor insanı, içiyle, dışıyla. Hikayeleri değerli kılan biraz da bu olsa gerek. Üstelik masalın dışına çıkmasını kolaylıkla beceriyor yazar. Bazan bizzat kendisi oluyor, bazan bir yansımasını görüyoruz sadece. »Nigar hanım, romanım değil hayatım olmuş olmalısınız, çünkü sonunuz yok.« (sy. 43). Bir arayış »nun masalları«. Ama asıl aradığımız nedir? »Bütün Peygamberlerin öğütlerinin özeti«, diyor Şems-i Tebrizî, »şudur: Kendine bir ayna ara.« Bakınca kendimizi görebileceğimiz, her yönümüzle kendimizi okuyabileceğimiz, kendimizi ona karşı boğazımızdan hırıltılar yükselmeden, belki söze dahi gerek duymadan, kendimizi, yalnız kendimizi (ve bu her şeyi demektir) ifade edebileceğimiz, oysa bizi bizden daha iyi ifade edebilen, daha iyi tanıyan, bir padişah, bir sevgili, bir ayna arıyoruz. »İrkilerek aynaya doğru ilerledi. Gözlerini korkuyla kaldırdı. Baş örtüsünü hafifçe sıyırdı. Siyah saçlarının arasında beyazlar parlıyordu. Gözler inin altında, yanaklarında ve alnında çizgiler belirmişti. Birden kendisini, daha evvel hiç görmediği ve hattat-rasıt olduğu söylenen bir adamın odasında onun helali olarak buluverdiği ilk geceyi hatırladı, ikimiz de ne kadar güzeldik, diye düşündü. İkimiz de ne kadar güzeldik.« (sy. 25).

Ve kim bilir, belki bu aynanın karşısında dururken bir de bakmışsınız biz de parlak, lekesiz bir ayna oluvermişiz ve birbirine bakan iki ayna olarak sonsuza, ebediyete uzanmış, Rahman’a yaklaşmışız.

“Kendinize baktığınız aynaların derinliğinden bakıyorum kendime.« (sy. 13 7).

Leave a comment

Your comment