Feride İkbal ; “Nun Masalları”, Kafdağı , sayı 46 , Ekim 1998

Feride ikbal

NUN MASALLARI

Nun Masalları Nazan Bekiroğlu’nun Dergah’ta yayımlanan hikayelerinden onikisini kapsıyor.

Üç bölüm ve Son hikayeden müteşekkil kitabın hikayeleri birbirine bağlanarak bütünlenen bir düzen içinde sunulmuş.

Nun Masalları isminin esrarını çözebilmek için yazarın kendisine başvurmamız gerekiyor: “ismim N ile başlıyor ve bitiyor, eski imla ile Nun. Nun’un ifade ettiği kıymetler var, N’nin de.

Ben ne tam N’yim, ne tam Nun. Ama hem N’yim, hem de Nun. Hiçbirisinden vazgeçemem ve N ile Nun arasındaki ölümcül olması gereken gidip gelmeler beni ifade edebilecek kabiliyette.” (Yeni Şafak söyleşisinden) ,

Nazan Bekiroğlu’nun kendine has bir öykü evreni var. Öykülerini tarihin aynasına dönük yüzüyle kuruyor. “Uzak zamanlar ve uzak mekanlar”da (Osmanlı döneminde) gezinen N. Bekiroğlu’nun, “Seni münezzeh kılan salt zamanlarımdan ve mekanlarımdan uzak yaşamandı” (s.35) sözlerinde hikayelerini dokuyan ipin ucunu yakalıyoruz.

Nazan Bekiroğlu’nun hikayeleri aynı yol üzerinde açılan kapılar gibidir. Kapılar mazidedir, tarihtedir, ancak açıldıkça, zaman ve mekanı silen, insan kalbinin, yazgının, hayatın değişmeyen hikayeleri, görünümleri nükseder.

Masal suretinde, anlatılan da anlatan da öyle dünyevîdir ki aslında. Geçmiş gelecek farketmez, zamanı ve mekanı aşan insana dair ‘hal’lerdir öykülenen. Dolayısıyla yazarın, (kimi hikayelerde dolaylı olarak değinilen Osmanlı sanatıyla modern sanat mukayesesini (s. 103, 117, .118) saymazsak) maziyi bu güne veya bu günü maziye taşıyarak anlatmasının, hikayesine bir evren biçmekten öte yaptığı bir şey yoktur aslında.

Kitabın ilk üç hikayesinde (Hat ve Rasat, Kayıp Padişah, İri Kara Bir Leke) bilinmek, gerçeğini bulmak, tanınmak, görülmek, bölünmek, çoğalmak, sevilmek, yankılanmak için gönlünü defterlere yükleyen Hattat’ın, ‘kendini bir bilinçte bulma’ ‘bir bilince bölünme’ evresinde sıkışıp kalmışlığı anlatılıyor. Aslında kitaptaki tüm hikayeler, paralel bir tarzda hikaye kahramanlarını, hikayeciyi, okuru kendini kendince arayışın odağında buluşturarak, insanın ‘öteki’ne gereksinmesi dahilinde erişilen kimi ‘hal’lerin şiirsel bir anlatımla verilişidir.

İlk üç hikayenin sonunda, Hattat’ın kenidini ‘öteki’nde arayışını vefasızlıkta, ihanette, pişmanlıkta, yalnızlıkta gösteren anlatıcı, bölümün son hikayesi ‘Ayine-i Mücellada Nihanız’da devreye girer, kahramanıyla yüzleşir ve, “içimdeki ülkeden gelme olduğun halde, bana fazla değil sadece bulutlarımın esrarını söyleyecek güçte bile olmadın, (s.34)” Bütün güzelliklerimi yüklemeye çalıştığım, kendimden, kalıcı şey, eskimiyen ve tükenmeyen bir şey, sürekli güzelleşen bir şey, bir ışık, bir tanrı yaratmaya çalıştığım halde ortaya sadece eti, kemiği, zaafları ve günahlarıyla bir insan çıktı. (…) Aynalar paramparça oldu. Aynalarda Hattat, senin görüntün kirlendikçe ben kendi görüntümün kirlendiğini gördüm.(s.35) der ve ekler “Hattat seni terketmeliyim.” (…) “Senden, varlığımdan bir ışık yaratamadığım için.” (s.37) Hattat’ı böylece terketmiş gibi görülen anlatıcı /Yolculuk sonunda/ “Yer o yer ama ne ben benim ne sen aynı sensin. Üstelik sen ve ben, ben ve sen de değiliz (s.40) sözleriyle yeni bir kapı açar hikayesine ve “Şimdi gel hattat. Bunca asır ve bunca farka rağmen birlikte arayalım (s.42) Aynalarda görünmez olalım.” (s.43) diyerek hikayesini bitirmeden bitirmiş olur.

“Genç Mezarlık Bekçisi, Genç Kalfa ve Son Padişah” isimli ikinci bölümde, birinci bölümün dünyasından da kopmadan, yine paralel tarzda gelişen dört hikayeyi okuyoruz. Bu bölüm kitabın masal atmosferine en çok giren bölümü, bence. Birinci bölümde belirleyici olan insanın kendini kendinde ve ‘öteki’nde arayışı-sorgulayışı ve bu serüvenin payı olan acılar, yalnızlıklar, kırılmalar, çözümsüzlükler… iken, ikinci bölümde motivasyon ‘aşk’tır. ikinci bölümün ilk hikayesinde (Ahter Suhte Hu ve Lale) Enderun ağasına duyduğu karşılıksız aşkla ‘adı meczuba çıkan’ Genç kalfanın aşkı, Genç kalfaya aşık olan Mezarlık Bekçisiyle irdelenir. Bu aşkın esrarı “Ya olacağım ya öleceğim” sözüyle müsemmadır.

Genç kalfa ve Mezarlık Bekçisi aşkın tanımına, aşkın edalarına, aşkın işaretlerine, yüklerine acılarına ve tesellilerine, ayrılığa ve vuslata dair ‘hal’ler içinde tanıtılır. Derken Mezarlık bekçisi Hattat ile aynı yolu izler, “içindeki yangını, bir çılgın gibi diğer insanların artık kendisini görmeleri hususunda içinde ısrar eden noktayı silemez”(s.62) /ve/ “İstanbul’un dar sokaklarından birine daldı. Sayılan artık iyice azalmış olan Hattatlardan birisinin kapısını çaldı. (…) Bunları, dedi, soluk soluğa, bunları benim için yazmalısın. (…)Görsünler içimin yangınını.” (s.65) Aşk insanı durdurur kendi hareketini başlatır, insanın doğasını kendi doğası içinde örter, kaybeder. Aşk kendi dışındaki hallerden insanı koparır.kendine ram eder. Aşk kalbe girer ama kalbe sığmaz, kalbi sığdıracak bir ‘yer’ arar. Neresidir o ‘yer’ ? Nazan Bekiroğlu kahramanlarını o ‘yer’ ile buluşturmaz. Sadece arar. Nazan Bekiroğlu insanı insana dair konu ediyor. Kahramanları salt dünyevîdir. Mezarlık bekçisi ve dahi diğer kahramanlar bu salt dünyeviliğin kurbanıdırlar bu anlamda. “Tükenmeyen ve kalıcı olanı. Dokununca yok olmayanı” (s.81) ararlar ötekinde. Ne bulurlar? Ya da bulunandan kalan nedir? “Hiç bir şey kalmadı geriye. Bir büyük boşluk kaldı geriye” (s.77) “Bir büyük yalnızlık”(s.80) “Bir de bütün bunları, bulutların ufuk üzerinde koştuğu güz akşamları, kıyıya iyice yanaşan masal gemilerinin gölgelerine bakarak ve dahi o gölgeleri kendisi gibi görebilecek başkalarının varlığını da vehmederek dalgalara söyleyen öykücü.” (s.90)

İkinci bölümün “Nakkaşın Yazılmadık Hikayesi” isimli son hikayesi yazar-kahraman ilişkisini, ‘kahraman’. ‘bahane edilen’, ‘yazar’: ‘ruhundan söz açmak isteyen’ boyutunda irdeliyor.

Nakkaşın yazılmadık Hikayesi, anlatıcının kendisine kahramanlarını aracı kılarak, yazma serüveni odağında, varoluş sorunsalına da eğilerek yönelttiği soruları ve cevapları içeren; okuyucuyu kendine değil yazara yönelten, adeta anlatıcının tutulan nefesini salıvermesi niteliğinde bir analizdir. Kitabın “Diğerleri” isimli üçüncü bölümünde , geçmişle geleceğin bir yazgıda buluşmasına, anlatıcının bakış açısını da içeren bir yaklaşımla dikkat çekiliyor

Birinci hikaye ‘Bahçeli Tarih’te tarihî kişiliklerin özel dünyalarına duyulan tecessüsten hareketle bu günün yarının mazisinde yer alışma dair bir denemeye girişilir.

Sonra gelen, ‘Akşamın Ağası’ isimli hikaye ise, o kahramanlardan Hafız Çuhadar Hızır İlyas (1800-1864) ile gerçekleştirilen düşsel bir buluşmada tarihi anlama ve anlamlandırma çabasının tahkiyesidir. Bu bölümün son hikayesi ‘Kara Yağmur’ maziye sevgiyle bağlı olan muhayyilenin şiirsel bir buruklukla iç geçirmesidir.

Hiç olmamış sevgiliye seslenilen ‘Kara Yağmur’da ses, kırgın, buruk ve dahi yalnız, “Neden hem bu günde hem de dündeyim? (…) Neden benim kimliğim seninkini bulmama bağlı? Buraya nereden düştüm? Yerim burası mı? Burada mı olmam gerek? (s. 120)

Söylemek istediğim onca söz, anlatmak istediğim onca şey, toplamak ve birleştirmek istediğim bir bütün varlık artık içime sığmıyor. (…) Bütün o kubbeler, o kuleler, o dehliz ve dolaplar, o hamam ve taşlar ve taşlıklar yağmur altında yaralı. Bana fısıldayacakları ne kaldı? Kimdiler ve neredeydiler? Nerelerde unutulmuştuk? Nerelerden toplayamadılar bizi? Yağmur yaralı. Güller vuruldu. Bu hikayenin artık sonu gelmeli hiç olmamış sevgilim.” (s.128)

Son bölümün tek hikayesi “Ve Nigar Hanım, Sevgili”. Bu hikayede yazar, Şair Nigar binti Osman’ın (1862-1918) dünyasına girerek ruhunun derinlerine inmeyi denerken bu serüveni bir özdeşleşme halinde tahkiye ediyor.

Nazan Bekiroğlu, şiirle sağlam bir ülfeti olan hikaye dilini “Ve Nigar Hanım, Sevgilide iyice şiirselleştiriyor:

“Usulca kapının önünden geçiyorum, görmüyorsun. Su ve ışıktan yaratılmış olmalısın, bilmiyorsun, (s. 146) (…) Ne gidecek Göksu alemlerimiz var bizim ne yüzümüzde nur yaşmaklarının gölgesi. Ne kanat çırpabileceğimiz gökler, ne ayağımızın altında kaygan olmayan zemin. Hayatım ne kadar benim hayatımsın sevgilim. (s. 147) Kelimeler sessiz akan gözyaşları gibi diziliyor, uysal berrak bir nehir gibi akıyor hikaye. Şiir niyetine(de) dönüp dönüp okunabilen bir hikaye.

Leave a comment

Your comment