Dilek Oktay ; “Elif, be, te, se, … NUN”, Virgül , sayı 12 , Ekim 1998

Elif, be, te, se, … NUN

Dilek OKTAY

Tarihi roman raflarının bu aralar kalabalıklaşması, çok satanlar listelerinde pek çok tarihi roman, belgesel anı, biyografik roman türünde kitabın belirmesi okuyucuların gerçeklere olan merakının göstergesi olarak yorumlanıyor. Tüm bunlar, gerçekten yaşanmış olanın kurgulanana üstünlüğünü ispat eder diye düşünmek mümkün, ama bir karara varmadan önce okuyucunun anlatılanların gerçekliğinden mi yoksa anlatılış tarzından mı etkilendiğini de belirlemek lazım. Rafları dolduran kitaplar arasında, Remzi Kitabevinin yeni yayınladığı Meyyale gibi, gerçek olaylardan yola çıkılarak romanlaştırılanların yanı sıra, herhangi bir öykü anlatımına girişmeden popüler metinler olarak üretilmiş renkli, resimli büyük boy olanlar da var. Bir süredir sayılarında ciddi bir artış olan ve doğrudan tarihi roman sınıfına dahil edilenlerse ayrı bir kategori. Bunlar arasında belirli bir tarihi dönem fon alınarak polisiye kurgusu tadında yazılanlar olduğu gibi, hikayesi öylesine geçmişe iliştiriverilmiş olanlara da rastlamak mümkün.

Tarihi roman, belgesel anı ya da ne denirse densin, bu tür eserlerde rağbet edilen dönem olarak Osmanlı’nın, hatta son yüzyılı içinde Osmanlı’nın açık farkla önde gittiği de gözden kaçmıyor. Yıllarca dokunulmadan bırakılan, biraz karalanmış ve unutulmaya çalışılmış olan Osmanlı’nın aniden romanlar şeklinde tezahür edişi ilk bakışta biraz garip gelebilir. Ne de olsa tarih niyetine sardı zaferler, büyük komutanlar ya da talihsiz yenilgiler okumaya alışmış bir okuyucu topluluğuyuz. En azından okul sıralarında bunların ötesine geçenimiz (geçebilenimiz) pek azdır dersek, yalan olmaz. Öyleyse şimdilerdeki bu Osmanlı . modasına neresinden yaklaşmak gerek?

Yıllarca aynı tekerlemeleri okumaktan sıkılıp da -daha iyisi olmasa da- değişiklik arayan heveskarlar mıyız sadece? Yoksa ortadaki bu yayın kalabalığı gerçekten kabaran ve doyurulmayı bekleyen samimi bir merakı mı hedef alıyor?

Pek çoklarımız için tarih, sıkıcı tekrarlar ve kesinlikle heyecansız hikayelerden oluşan, gerçekten yaşandığına dair ciddi şüpheler beslenen birçok dönemin külliyatı. Büyük adamlara edilen iltifatlar, ülkeyi batıran ve halkını düşünmeyen padişahlara okunan lanetler, muzaffer ordular… Oysa kahramanlık hikayelerinin ardında aile dramları, vatan haini olarak damgalananların da kendilerine göre hikayeleri var. 1995 yılında yayımlanan Necati Cumalı’nın Viran Dağlar romanı bu konudaki hareketliliğin işaretçisi sayılabilir. Hiçbir şekilde abartıya ya da yenilik girişimine soyunmadan, son derece alışılmış roman kalıpları içinde kaleme alınan bu eser, uzunca bir aradan sonra bu tarzda ortaya çıkan tek roman oluşuyla ilgi toplamıştı. Ardı sıra yayımlanan tarihi romanların birçok özelliğine de sahipti.

Viran Dağlar’ın kahramanı, yazarın bir akrabası olan Zülfikar Bey’dir. Dolayısıyla anlatılan hikaye gerçek olaylara dayanmaktadır. Elbette bir roman olarak ortaya konmasından da anlaşılacağı gibi, yazar tarafından dramatize edilmiştir. Ancak cesur ve atılgan kişilikli Zülfikar Bey’in Balkanların en hareketli döneminde Makedonya’da yaşananların bizzat içinde yer alması, Balkan Savaşları, azınlıkların milliyetçilik hareketleri, I. Dünya Savaşı gibi dönemin önemli olaylarım bir ders kitabındakinden çok daha kolay ve zevkli bir şekilde öğrenmeyi de sağlamaktadır. Yazarın sade ve akıcı anlatımının büyük payını da adamamak gerekir tabii.

Viran Dağlar’da öne çıkan hikaye, kahraman bir savaşçı olan Zülfikar Bey’in başsından geçenleri içerir. Ama onu bekleyen genç karısı, ardından gözyaşı döken annesi ve diğer yakınları da hikayenin içinde etten kemikten kahramanlar olarak boy gösterirler. Tarihin bu çok hareketli dönemi de Zülfikar Bey’in yiğitliklerine sahne görevi görmekle kalmaz, Zülfikar Bey’i savaşmaya ve başkaldırıya iten nedenler farklı kişilerin gözünden irdelenir, detaylandırılır. Bu özellikleriyle Viran Dağlar, sonrasında yayımlanan tarihi romanlardan ayrılır. Tek bir kahramanın hikayesi gibi görünse de, tüm bir dönemin olaylarını belli bir bakış açısıyla okuyucusuna sunar.

Tarihi bir roman yazmanın, olaylara sahne olan dönemi iyi bilmeyi gerektireceği kesin. Elbette her zaman gerçek kişi ve olaylara dayanan romanlar yazılmıyor, tamamen yazarının muhayyilesinden çıkan öyküler de var. Bunların tarihi öyküler olurken aynı zamanda inandırıcı da olabilmeleri hem yazarın dönemi aktarma becerisine hem de dili kullanma yeteneğine bağlı. Bu başarılamazsa, döneminden kopuk, tek başına göze batan bir öyküyle başbaşa kalıyor okuyucu.

Osmanlı dönemini konu alan eserler özelinde düşündüğümüzde, oldukça fazla Osmanlıca sözcük içeren, alıştığımızdan biraz daha ağdalı bir anlatımı olan metinlerle karşılaşıyoruz çoğunlukla. Elbette bolca Osmanlıca laf etmek ve lafı uzatmak okuyucuyu o deneme götürmek için yeterli değil. Ama “Hay Allah kahretsin” diyen bir 12. yüzyıl keşişi de hiç inandırıcı değil, hatta fena halde komik… ı

Osmanlıca deyince, neredeyse Latince kadar (hatta belki daha da fazla) ölü bir ; dilden söz ediyoruz aslında. Latin harflerini kullanarak yeni baştan oluşturduğumuz geçmiş, büyük eksik ve gediklere de sahip. Çünkü neresinden bakılırsa bakılsın, anneannelerimizin okuyup yazdığı dil bize bir şey ifade etmiyor artık. Dedelerimizden bize kalan Osmanlıca-Fransızca sözlükler de bir işimize yaramıyor. Hal böyle olunca, Osmanlı döneminden kalan pek çok belge ne oldukları anlaşılmadan, incelenemeden bozulup gidiyor. Birtakım arşivlerde su baskınlarında ya da kemirilerek yok oluyor.

Bütün bu kayıplar, Osmanlı dönemini araştırıp o dönemde geçen hikayeler yazanlara kolaylık sağlamıyor gibi görünebilir. Ama belki de bir kısmını cesaretlendiriyordur, kaybolup gitmekte olan bir tarihin peşindeki yalnız kahramanlar olarak görülebilirler belki de.

Nasıl bakılırsa bakılsın, Osmanlı’yı adeta bir Batılı gibi görüp, birtakım gizemlerin, yüzyılların sis perdesi arkasında kalmış olağanüstü olayların arayışına girmek de karşılık gören bir anlayış. Umberto Eco’nun Gülün Adı romanından sonra her taşın altından yüzyıllardır gizli kalmış bir yazma çıkacağına inanır olduk. Anadolu ve hele hele iki büyük imparatorluğa, önce Bizans’a sonra Osmanlıya başkentlik etmiş İstanbul bu tür bir kaynak olarak bulunmaz nimet. Emre Kongar’ın Hoca-efendinin Sandukası’yla bu akıma öncülük ettiğini de söyleyebiliriz. Basıldığı tarihlerde büyük ilgi gören ve arka arkaya yeni basımları yapılan bu kitap İstanbul’da geçen bir gizem hikayesi.

İstanbul’un tarihi ve kimilerinin iddia ettiği gibi büyülü atmosferi başka hikayelere de konu olmuş. Bunlar arasında en ilgiye değerlerden birisi de Nazan Bekiroğlu’nun Nun Masalları kitabı.

Dergah Yayınları tarafından Mayıs 1997’de yayımlanan kitap birçok hikayeden oluşuyor. Bu hikayeler önce dört bölüm halinde toplanıyor, sonra da her bölümün içinde birkaç alt bölümden oluşuyor. Her biri daha önce Dergah dergisinde yayımlanmış. Altı-yedi senelik bir zaman dilimine dağılmış olarak yayımlanmalarına rağmen, kitapta yer alan tüm hikayeler arasındaki bağlantılar onları tek bir bütün haline getiriyor.
Nazan Bekiroğlu’nun hikayeleri belli bir dönemi, belli bir kahramanın gözünden aktarmıyor. Zaman zaman aralarına yazarın da karıştığı bir avuç kahramanın hayalleri, hayal kırıklıkları ve başlarından geçenler, şiir yüklü bir dille okuyucuya ulaştırılıyor. Kahramanlar günümüzde yaşamayan mesleklere sahip kişiler; hattat, mezarlık bekçisi, kalfa, enderun ağası, nakkaş ve de padişah ile cariyeler…

Her ne kadar İstanbul’da geçiyor dedikse de, öyle adım adım İstanbul sokakları, tepeleri ve güzellikleri anlatılmıyor hikayelerde. Son derece tutumlu bir şekilde Boğaz’ı, padişah saraylarını ve Boğaziçi kenarındaki köşkleri içeren cümlelere rastlanıyor.

Nazan Bekiroğlu’nun hikayelerinde hiçbir zaman tam aralanamayacak olan bir sis perdesinin arkasından Osmanlı’nın son dönemlerine dair masalsı kesitler yer alıyor. ilk hikaye olan hattat ile padişahın hikayesinden, kitaba adını veren yazarın, adı kendisininki gibi N ile başlayan yıllar önce yaşamış bir başka kadın yazarla tek taraflı ilişkisini aktardığı son hikayeye kadar aynı hava hep devam ediyor.

Nun Masalları, tıpkı ilk hikayenin ilk cümlesinde vurgulandığı gibi yazmak üzerine. ilk hikayede, yaşadıklarını, hayatını aktardığı defterlerini bir tek onun anlayacağını düşünerek padişaha ulaştırmak isteyen bir hattat var.

İkinci hikayede Mecnun misali aşık olan genç bir mezarlık bekçisinin derdini döktüğü şiirlerin İstanbul’da elden ele dolaşması, hatta matbaada basılarak çoğaltılması anlatılıyor.

Kitabın en öne çıkan bölümü, yine bir şair olan Nigar Hanım ile yazarın ona seslenmeleri, kendisini anlatmaları üzerine.

Yazarın hikayelere sürekli girip çıkması, kendi yarattığı karakterlerle dertleşmesi, söyleşmesi, onları niye yazdığını, öykülerin kahramanlarının kendisi için ne ifade ettiğini anlatması, hatta ve hatta editöründen hafif yollu şikayet etmesi okuyucuyu sürekli ‘yazan’, ‘yazılan’, ‘yazma’ konularıyla meşgul ediyor. Hattat içini döktüğü, kendisini anlattığı defterleri onu anlayabileceğini bildiği tek kişiye götürüyor ve kendisine okumayı da başarıyor, ama güzel gözlü bir cariyenin aşkını tercih edip padişahı hayal kırıklığına uğratıyor. Yazmak onu mutlu ediyor, ama yazdıklarını istediği gibi paylaşamıyor.

İkinci hikayedeki aşık genç, tüm İstanbul’u aşk şiirleriyle kendisine hayran bırakıyor, ama aşkına kavuşunca artık hiçbir şey yazamaz oluyor. Bu durum, yani yazamamak onu mutsuz ediyor, içi boşalmış gibi oluyor ama yalnızlığına dönmek de istemiyor.

Yazarın tek başınalığı, yazmanın doyumsuz zevki, kendini anlatmak istemenin coşkusu hattat ve genç aşık şairin ortak noktaları, ikisi de yazdıklarıyla mutlu olamıyorlar, yalnızken ve acı ya da coşku içinde yazarken duydukları mutluluğu, yazdıklarını başkalarıyla paylaşırken duymuyorlar. Başka bir deyişle kendileri için yazıyorlar.

Yazar da bir yandan kahramanlarının kendisine itaat etmediğinden, öte yandan kendisinin de aynen onlar gibi olduğundan, kahramanlarıyla aynı sorulara aynı cevapları verdiklerinden bahsederek kendini hem kahramanlarla özdeşleştiriyor hem de hikayenin bir başka kahramanı haline getiriyor.

Konusunu geçmişten alan romanlarda kullanılan dilin, inandırıcılığı büyük oranda etkilemesi doğal. En azından konu edilen zamana özgü nesnelerden, yer adlarından, unvanlardan ve bir dönemi simgeleyen ifadelerden vazgeçmemek gerekiyor.

Hele Osmanlı gibi tarih olarak yakın ama kültür olarak uzak bir alan seçilmişse, özel bir zorlukla karşılaşılıyor. Hala günlük dilde kullandığımız pek çok Arapça ya da Farsça kaynaklı sözcük varken, dili dozunda bir eskitmeye uğratmak tercih edilebilecek yollardan biri. Ancak yoğun bir Osmanlıca kullanmanın, uzun ve ağdalı cümleleri bir tarz olarak benimsemenin okuyucuyu fazlaca yoracağı da ortada.

Nun Masallarında kullanılan dil de zaman zaman Osmanlıca kelimeleri içeriyor. Bu yüzden bir Osmanlıca sözlüğe ihtiyaç duyulduğunu söylersek çok abartmış olmayız. Ama bu sözlük, okuduğu cümleyi daha iyi anlamak isteyenler için gerekli, filbahri çiçeğinin ne olduğunu, mühre, santur, evc-i bala kelimelerinin ne anlama geldiğini bilmeyenler bir sözlükle daha rahat edebilirler. Hikayelerin, çok yoğun kullanılmayan Osmanlıca kelimelerin dışında akıcı ve rahat bir dille yazıldığı söylenebilir. Yazar bu akıcılığı kısa ve sade cümlelerden vazgeçmeyerek sağlıyor, konuşmaları da metni kesmeden aktarıyor. Ayrıca zaman zaman satırbaşı daha içerden başlamış, yana yatık olarak yazılmış bölümlerle de karşılaşılıyor. Bu bölümler hikayenin içinde yoğunluk olarak farklı yerleri belirtmek için kullanılmış.

Bu hikayelere masal tadını kazandıransa sadece hülyalı bir dil ve büyük aşklar değil. Kahramanların hepsinin günümüzde karşılığı olmayan işlerle iştigal etmeleri, günlük yaşantılarının detaylarına girilmeden hissettikleri, hayalleri ve arzularıyla tanıtılmaları da masal havasının oluşmasında etkili oluyor. Ayrıca “tüm ışıklarım yakmış, tüm yelkenlerini açmış” bir masal gemisi de var hikayelerde. Mutsuz insanları, kendilerine vadedilenleri gerçekleştireceğim iddia ederek içine almak üzere, geceleri Boğaz kıyılarına yanaşan bir gemi bu. Aşkına kavuşan, ama aşk ateşini yitiren genç mezarlık bekçisi ona binmeyi reddediyor, ama halkının yanlış anladığı son padişah başka çıkar yol bulamayıp atlayıp gidiyor. Bu kitapta hikayenin en masalsı unsuru üzerinden tarihin gerçekliğine yapılan en açık göndermelerden biri. Genç aşık şairin penceresinin önünde bekleyerek gözyaşı döken karaca, yakamozu suya vuran bir yıldızın ışığında görünür hale gelen saray ise özellikle ikinci bölümü oluşturan hikayede kullanılan masalsı motifler.

Hikayelerin Nun Masalları adı altında toplanması, aslında yazar ve öyküleri hakkında güçlü bir ipucu veriyor. Nazan’ın ilk harfi olan N’nin Osmanlıca karşılığı Nun harfi. Yani bu masallar Nazan’ın masalları, ama adının başharfi Nun olan bir Nazan’ın! Başka bir deyişle Latin alfabesini kullanarak Osmanlı’yı anlatan bir yazarın hikayeleri.

Nun Masalları ‘nın yazarının, eğitimini Türk Dili üzerine yapmış bir öğretim görevlisi olmasının, okuyucunun çok zengin imgelerle dolu bir dünyayla karşı karşıya kalmasında payı büyük gibi görünüyor. Günümüzle bağlantısı ciddi oranda zedelenmiş yüzlerce yıllık bir kültürün, oturup on-on beş kitap okuyarak hazmedileceğini düşünenlerin yanıldığı da ortada. Anlatılan öykünün ilgi çekiciliği, yazarın anlatım gücü bir yana, okuyucuyu hikayeyi anlattığı döneme götürmek, o dönemi okuyucunun gözünde elle tutulur gözle, görülürcesine gerçek kılmak ayrı bir birikim gerektiriyor. Bu birikimi edinmek de pek kolay görünmüyor.

Leave a comment

Your comment