Mavi kus

Nazan Bekiroglu
Mavi kus
O adam, her gun saat tam 07.00’de uyanip 09.00’da isinin basinda olan. 12.00’ye kadar yiginla talimat verip, tam 13.30’da tekrar masasinin basina donen o adam. 17.00’ye kadar yine yiginla evrak imzalayip cesitli toplantilar ve yemeklerden sonra gece yarisi evine donen o adam. Tam kalabaligin ortasinda inanilmaz tenha bir hayati vardi.

Plastik kredi kartlari, bankamatikler, kokusuz guller, vadesiz ve vadeli hesap cuzdanlari. Notebook bilgisayarlar, cep telefonlari, cok okunan bir roman, cok gidilen bir film, herkese gore bir giysi. Internet, e-mail, sahip cikilmayan bir yasam, sahip cikilmayan bir ben. Modeli yukseltilen bir otomobil.

Kurumus bir cuha cicegi, avuclarda karanfil tutsusu (adam taniyamadi).

Samimiyetsizlikler, sevgisizlikler, ikiyuzlulukler, huzun olamayan kirac iklimler. Onkosullar son hukumler, degismez yargilar, maskeler kostumler. Vaveylasiz kabuller icre rol dagitimi, gorulemeyen yol ayrimi. Yuzme bilmeyenlere kiskirtili irin kusan bir deniz, her yagmuru engelleyen parsellenmis bir yurek semsiyesi. Birbirine karisan asil ile suret, kendi suretine aldanan asil. Unutusun perde arkasi, ihanetin senaryosu. Tepkisiz duyus, sindirilmis varlik, fark edene tikanan kulak, var olana acilmayan yol, anlayana anlatamayan lal kesilmis dil.

Mavi kus, porselen caydanlikta portakal cicegi kokulu cay (adam bir yerlerden hatirladi; ama tam cikaramadi).

Aramayis, bulamayis. Emin dingin mutmain makul ve de mantikli. Emniyet kemeri her seferde azami dikkatle bagli. Refujlerin en emin yer oldugundan bihaber. Her gece uykuya dalmadan once pencereler simsiki kapali. Plastik cop torbalari. Ates yakar, su bogar, gulun yapraginda diken, unutmamali.

Ezilip de gecirilen bir avuc kus kanadi (adam goremedi).

Zamani en kucuk parcasina kadar sayilabilir ve tuketilebilir bir metaa donusturen dijital saatler. Plazalar, metropoller, tuketim saraylari. Odunc ek fiiller, zamirler, isimler.

Bir sisede biriktirilen deniz kabuklari. Ve uzerine dokulen goz degmemis gozyaslari (adamin ici titredi; ama uzerine kendi gozyaslarini katamadi).

Inanilmayan kararlar altina imza atarken, inanilanin ugrunaymis gibi sahte empati. Sakinimin sonsuz fanusu hasili. Dokunulmayan ve dokunmayanin vaad ettigi emniyetli ulkede gonul huzuru. Imza onay riya ikiyuz, bulanti. Koyu kirli akiskan bir seylabe, bulanti.

Iki elem arasinda aniden gonle doluveren “insirah” (adam okuyamadi).

* * *

O adam, bunca kalabalik arasinda bunca tenha o adam bir gun, bu hayat benim degil, diye haykirdi. Bu hayat benim degil. Baskaldirdi: Verin benim hayatimi. Sesi gok kubbede yankilandi durdu gunlerce. Gunler buyudu, aylar oldu. Bu hayat senin dedi bir gun bir bilge kisi. Sen de nereden ciktin dedi adam, ne kadar da ukala gorunuyorsun. Bu hayat senin dedi bilge, kendini kandirma bosuna, baksana daha mavi kusun anlamini bilmiyorsun. Adam bilgisayarinin sozluk programina girdi, bu onun hayatinin lugatiydi. Mavi kus, mavi kus. Hayret boyle bir kelime yoktu. Sonra deniz kabugu, gozyasi bunlarin hicbiri lugatinde yoktu. Olsun dedi, yine de bu hayat benim degil. Baksana her sabah cayimi ictigim fincan ayni. Ayni yoldan gidiyorum isime. Ustelik altina imza attigim evrak bile ayni. Ayni hayat, ayni yuzler, ayni gozler. Ayni kiskaclar, ayni kafesler, ayni alintilar, ayni emanetler, ayni maskeler, ayni suruler. Ayni aforizmalar, ayni muzikler, ayni reddedisler, ayni kabullenisler. Ayni asklar, ayni ihanetler. Ayni filmler, ayni siirler. Biktim artik alin bu aldatmacayi verin benim hayatimi.

Sesi gok kubbede yankilandi.

Goklerin esref saatine; ya da yazicinin bos gunune, bir fantezi, bir edebiyat, bir oyuna denk geldi. Al dediler, bu bos bir kagit, bombos bir kagit gordugun gibi. Bilgisayarimiz yok, artik aldirma. Bu da bir kalem. Otur ve sana ait oldugunu o kadar iddia ettigin hayati yaz bakalim nasil bir seymis. Bunca zamandir bana ait degil dedigin hayatini da firlat gitsin. Kimseye nasip olmaz boyle bir firsat, iyi kullanmaya bak.

Adam masaya oturdu. Cekti kalemi ve kagidi onune. Gozlerini kapadi once. Sonra acti. Acti kapadi. Bildigi butun yasam bicimlerini gecirdi gozunun onunden. Iclerinden en iyisini secmeye calisti. Egildi kagidin uzerine. Uzun uzun yazdi. O adam, o, hayatinin asla kendisine ait olmadigini haykiran adam, kendisine yeni bir hayat yazdiktan sonra uzatti kagidi. Alin dedi iste istedigim hayat bu. Baktilar. Soyle yaziyordu:

Sabah 07.00’de kalkacaksin, 12.00’ye kadar talimat vereceksin. 13.30’da tekrar masanin basinda olacaksin. Plazalar, metropoller, tuketim mabedleri, plastik kredi kartlari, notebook bilgisayarlar.
Kaynak: Zaman Gazetesi

Alti cizilmis satirlar

Nazan Bekiroglu
Alti cizilmis satirlar
Cemil Meric, “sanat aska benzer” diyor, “ikisi de kandirmaz susatir.” Oyle diyorsa oyledir; ama bir buyuk farki gozden kacirmamali: Ask bencildir, kiskanc; sanat digerkam. Ask ozeldir, paylasilmak istenmez sevgili. Sanat, o paylasilmak istenir. Iyi muzigin, iyi resmin karakteristigidir yanindakini durtmek: Bak ne guzel! Elimizde bir kitap, onu okutacak baskalarini arariz. Begendigimiz filmi baskalari da gorsun ve sevsin isteriz.

Onun icin cizip dururuz altini okudugumuz satirlarin, bizden sonra okuyacaklara bir seslenis: Bak senin icin cizdim altini su satirlarin. Bak!

Ancak bu cizis, farkli bir yolculugun da baslangicidir ayni zamanda. Cunku alti cizilmis her satir boylece kendi butunlugunden cikmis ve bir daha geri donse de farkli bir yukle yuklenmistir artik. Kendi ruhumuza dair yeni bir okuma, dahasi yeni bir yazma. Alin iste, ben bu satirlarin altini cizdim. Yani boyle okudum bu kitabi. Farkli bir butunluk, yeni bir yolculuk. Cunku bu kitabi okudugum su siralarda ben boyleyim. Boyle bakiyorum dunyaya. Ve kendi kendimin izini suruyorum sizin satirlarinizda. Ama ayni kitabi bir dahaki okumamda ayni satirlarin altini cizecegimi hic garantileyemem. Demek ayni kisi tarafindan farkli zamanlarda okunan ayni bir kitap, okuyan eger farkli iki kisiyse, farkli iki kitaba donusebiliyor. Guzel.

Bunu bir kere fark edince herhalde artik yazar, kendisine satir altlari bizzat tarafindan cizilmis bir nusha ayirdiktan sonra kitaplarini dagitima vermelidir. Ve sonra kendi alti cizili satirlariyla hosca bir uyum icinde olan okuyucu nushasini aramaya cikabilir. Buldunuz mu? Uyusuyor mu? Iste okuyucunuz, ondan asla vazgecmeyin. Sinderella’nin camdan pabucu, birisinin ayagina uyacaktir nasil olsa. Ya da zavalli kiz, ocagin kulleri karsisinda. Ayagina uyacak bir cam pabuc? Kapi mutlaka calinacaktir, mutlaka. Masal boyle.

Masali bos verin; Tarkovski Muhurlenmis Zaman’in Giris’inde “Bir kez olsun ayni seyleri hissetmeyi basarabilen iki insan birbirini hep anlayacaktir.” diyor, “Bunlardan biri buzul, digeri ise isterse atom caginda yasamis olsun.” Abartili mi? Kitaplarin satir altlarini cizmekle esanlamli az daha abartmayla.

Verin kitaplarinizi sevdiklerinize, arkadaslariniza, dostlariniza (satir altlari cizili nusha sizde kalsin.) Baslasin satirlarin altini cizmeye. Sonra karsilastirin sizdekiyle. Eger alti cizili satirlarinizin en az dortte dordu birbirini tutmuyorsa terk edin onu. Ya da izin verin o sizi terk etsin.

Birakin sevdiklerinizi, dostlarinizi bir yana, kendinizi saglayin zamanin tezgahinda. Siz. Bakalim o siz misiniz? Alin elinize bir yil evvel okudugunuz kitabi. Baslayin yeniden cizerek okumaya. Bitirdiginizde eger satir altlari cift cizgiyle cizilmis oluyorsa siz o bir yil onceki sizsiniz demektir. Yok eger tek cizgiler uzaniyorsa satir altlarinda, siz o bir yil evvelki siz degilsiniz. Peki bunun yorumunu kim nasil yapsin? Arada cesitli yuzdelerle ifade olunabilecek bir yigin ihtimal vasati, bakin soyle:

Ayni kitabi yeniden okuma, tek cizgili satir altlarini cift cizgili satir altlarina donusturmekten ibaret bir okuma anlamina geliyorsa, a- Hep ayni kaldiniz, b- Cogalamadiniz hic, buyuyemediniz, c- Yenileyemediniz kendinizi, c- Kendinize bir sey ekleyemediniz, d- Tebrikler, kendinize sadiksiniz, e/f- Hepsi / Hicbiri.

Ama ayni kitabi yeni okuma, tek cizgiyle cizilmis satir altlari armagan ediyorsa size, yani o okuma bu okumayi tutmuyorsa: a- Degistiniz, b- Ihanet ettiniz kendinize, c- Eksildiniz, tukendiniz, c- Terk edin kendinizi, d- Tebrikler, yenilenmissiniz, e/f-Hepsi/Hicbiri. Neyse! Artik bunlarin hesabini herkes kendisi cikarsin. Kayip ve kazanca karar verecek olan sizsiniz.

Lakin korkarim yazar nushasi, o, hicbirine uymayacak. Farkli vurguda nushalar uretilecek biteviye. Cocteau diyor; halk bir sairi onu ancak yanlis anladigi icin sever. Iyi iste. Zaten siir de, roman da, hikaye de, okuyucuda daha evvelden mevcut yasantilarin yeniden yasanilir kilinabilmesi degil mi? Kisi romani ancak kendi tecrubesine gore okumuyor mu (John Gross). Ulkeler de kitaplara benzemiyor mu, kitaplara ve insanlara; onlarda da aradigimizi bulmuyor muyuz sadece (Cemil Meric). Neticede okuyucu sadece kendi bildigini okumuyor mu? Yazar ne yazar!

Kuskusuz satir altlarini cizerek okuma bir yazara yapilacak en buyuk haksizlik. Onun cizdigi guzergahin disinda bir yolculuk. Isaret ettiginin disinda bir fark edis. Bir yanlis anlama dahasi. Ama ayni zamanda bir yazara verilebilecek en buyuk armagan da satir altlarini cizerek okuma. Eco diyor ya; bir yazari mutlu edebilecek sey, metninde kendi dusunduklerinin fark edilerek okunmasidir; bundan daha fazla mutlu edebilecek sey ise, yazdiklarinda kendi dusunmedigi ama okuyucu tarafindan onerilen seylerin varligini fark etmesidir diye. Kim kendi hikayesinden ayni sozcuklerle farkli ve yeni bir hikaye cikarilmasina itiraz edebilir ki?

Sahi siz ne yapiyorsunuz su altini cizdiginiz satirlari? Kabul buyrun lutfen, ben bugunluk sizle paylasacagim:

“Kalk gidelim seninle su bahar ikindisi, kalk gidelim gecip bu kenti boydan boya, bak konusalim seninle, her seyden, yasama sevinci bu, bak…”, M. Duras, Yesil Gozler.

Iletisim icin: P.K. 26 Akcaabat/Trabzon

Islâm’in Guler Yuzu

Nazan Bekiroglu
“Islâm’in Guler Yuzu”
Cemal Aydin’in guzel dikkatiyle dilimize kazandirilan bir kitap: Islâm’in Guler Yuzu. (1) Katolik ve aristokrat bir ailenin cok iyi egitilmis kizi, bilimde uluslararasi bir sima, Prof. Dr. Eva de Vitray Meyerovitch’in dinmek bilmeyen susuzluklarinin ardindan Islamiyet’i secisinin oykusu. Sorulari, arayislari, huzursuzluklari olan Eva bir gun Ikbal ile ve onun eserlerinde adi cokca gecen “Mevlâna diye biri” ile tanisir. Mevlâna’nin hemen butun eserlerini diline cevirir. Ve Musluman olur. Eva “Bilirsiniz, bir karsilasmanin veya bir kitabin hayatinizi altust edebilmesi icin onceden hazir olmak gerekir”, diyerek kendi donusumunu diyalektik bir mantikla izah ediyorsa da bu degisimin daha cok ilhama dayali oldugu fark ediliyor. Degil mi ki Konya’ya geldigi zaman Sems-i Tebrizî’nin katledildigi yerden her gecisinde fenalasmaktadir ve bunu trajik hadiselerin mekâna isaret koyusu olarak yorumlamaktadir. Eva’nin oykusu bana herhangi bir eski hikâye kahramaninin oykusunden farkli gorunmuyor. Yitirdigini bulan kahramanin oykusu.

Peki neresidir bu bulunan yer? Eva’nin okumalari? Yazmalari? Yasantilari? Ama en fazla “hatirlamasi.” Zaten IX. bahiste uzun uzun “Islâm’da oldukca temel bir mesele” sayilan “ic hatirlama, sahitlik kavrami” uzerinde durulmaktadir. Insan sahittir. Nicin? “Dunyaya gelmezden once yasanilmis olan kemâli hatirlamaktadir da onun icin.” Ruhlar, bedenlerden once yaratilmislardir. Allah, “Daha ete kemige burunmeden, ruhlar âleminde iken onlara sordu: “Ben sizin Rabb’iniz degil miyim?” Cevap verdiler: “Evet”, (A’râf, 172) “Boylece ruhlar, daha dogmadan Allah’i tanidilar ve ona baglilik yemini ettiler. Bu yuzden sûfiler, Allah’a karsi duyulan ozlemin onu daha once tanimis olmaktan; musikiyi sevmenin, ruhlar âleminde duyulmus seyleri hatirlattigindan; guzelligi sevmenin de Allah’i gormus ve onun guzelligine sahit olmus olmaktan kaynaklandigini soylerler.” “Islam’da ruhlar bedenden once vardir, o yuzden de ruhlar (gecmisi) hatirlarlar”, iste sahitlik kavrami budur. Mevlâna’ya gore;

Bizler Hz. Adem’den geldik, hepimiz ezgiler dinledik cennette;

(Bedenimizin) su ile balcigi icimize kuskular dusurse de o ezgilerden hafizamiza bir seyler gelir yine de.

Islâm kulturunde sir, insanin ezelden asina oldugu bu Ilahî isiktir ve o isigi her insan ayni derecede kuvvetle hissedemez. Bu, onun kabiliyetiyle orantilidir. Insan bazen bir sey gorur, aniden hickirarak aglamaya baslar, bu hatirlamadir. Eva burada Suhreverdi’nin unlu ve gercekten butun meseleyi oylesine sadelikle ozetleyiveren Tavus oykusunu aktarir:

Bir hukumdar cok guzel bir sarayin bahcesinde tavuslar beslemektedir. Kanatlarini ve kuyruklarini acmaktan baska isleri olmayan tavuslar, bahcede cok mutludurlar. Fakat hukumdar bir gun bir azizlik yapar ve iclerinden birini digerlerinden ayirarak deri bir torbaya koyar. Torbada sadece beslenebilecegi ve nefes alabilecegi bir delik olan tavus, ilk zamanlar cok mutsuz olursa da zamanla haline alisir ve yasar gider. Fakat zaman zaman bir esinti, saray bahcesindeki ciceklerin kokusunu ve arkadaslarinin sesini ona kadar getirir. Iste o zaman tavus tarif edemedigi garip bir ozlemle yanip tutusur.

Mesnevi’nin de daha ilk beytinde yer alan yitirilmis gecmis ve hatirlama temasi Islâm tasavvufundaki temel dusunceyi verir. Ney kamisliklardan koparilip getirilmistir. Ama gecmisini hatirlar ve ozlem ceker. Uflendiginde aglayisi bundandir:

Duy sikâyet etmede her an bu ney

Anlatir hep ayriliklardan bu ney(2)

“Hepimiz Suhreverdi’nin tavuslariyiz aslinda”, ya da Mevlâna’nin neyi. “Zaman zaman guzel bir musiki duyuyoruz ve kalbimiz heyecanla carpmaya basliyor.” kayip bir cennetin hatirlamasiyla aci cekiyoruz.

Mevlâna Divan-i Kebir’inde;

Caninla canim arasinda, bundan once bir gecmis vardi; orada tanismistik biz.

Bugunki gorusup sevismemiz, o eski tanisma yuzunden; sen onu unuttun ama boyle bu, (3) diyor, hatirlatmaya calisiyor.

Hatirlamistir hatirlayacak olan. Peki ne olacaktir simdi?

“O bir bakima susuzluktan olecek hale gelmis olan Hacer’in suyu buldugu yerdedir artik.” “Vakti saati gelip cattiginda siz onu bilirsiniz. Daima sizin bu yola cikmanizi kolaylastiran hadiseler olur.”

Ve omru boyunca Beyoglu taslariyla kandirilmis olan biri bir gun basina en guzel elmaslardan yontulmus bir tac takarsa, artik o sahte taslarla oyalanabilir mi hic?

Ve acilir kanatlari Eva’nin: Uc kus uc, dogruca anayurduna, bak kurtuldun kafesten ve acildi kanatlarin, (Mevlâna, Divan).

“Bunun icin onemlidir iste insanin gordugu ruyalari hatirlamasi.”

_________________

(1) Sûle Yay., Ist. 1998; Bu yazidaki alintilar bu kitaptan yapilmistir.

(2) Feyzi Halici cevirisi.

(3) Abdulbaki Golpinarli cevirisi.

Yıldönümü

Nazan Bekiroglu
Yildonumu
Bugun tam bir yil oluyor, buralardayim. Actigim dosyalari 52’ye kadar numaraladim (boylece yilin 52 hafta oldugu bir kez daha dogrulanmis oluyor). Gerci gecen sene eylulun ilk pazari ayin yedisine musadifti ya, hafta hesabi bir yil diyelim. Sevgili sayfa editoru “ben pazar gunlerini hic sevmem” cumlesiyle dile getirdigim son mazeret barikatini, “bundan sonra seversiniz” gibi inanilmaz bir zarafetle kirdiktan sonra iste buralardayim. Pazarlari sevmek konusunda ise degisen bir sey yok aslinda.
Simdi geriye donup de bu bir yila baktigimda neler gorebilecegimi merak etmekteyim. Canim gayesiz bir gezinti yapmak istiyor. Ben hazirim. Haydi. Her seyden once ben bir yil onceki ben miyim? Aman neyse bu tur paradoksal imajlar, felsefî duzlemler uretme sevdasindan hic olmazsa bu hafta vazgecmeliyim. Sade, anlasilir, kisa, acik, duru, hafif bir yazi olsun istiyorum.
Kisa. Yani hic olmazsa bu hafta, bilenler bilir, su 3500 karakter kaydiyla bir elin bogazimi sikiverdigini hissetmeyeyim. Karakter, bilgisayar ya da daktiloda bir vurus anlamina geliyor. Ve ben hicbir zaman 3500 karakterde biten bir yazi yazabilmis degilim. Korka korka ekranin sol alt kosesine bakiverdigimde toplam karakterin daima 5000’leri, 6000’leri yakaladigini gorurum. Ondan sonra hadi bakalim virgulleri, noktali virgulleri topyekûn imha. Noktalara dokunamam. Esanlamli kelimelerden daha az harfli olanlarini arama filan. Umarim bu yazinin sonunda da beyazlari ak’a, kirmizilari al’a cevirmem gerekmez. Tesadufle rastlandi arasinda cok da fazla fark yok nasilsa. Boyle diyorsam da zaman zaman karakter sayisi siniri asan yazilarim olmustur elbet. Hakkinizi helâl edin. Okumaya tahammul edemedikleriniz coktur, bilirim; benimki de size helâl u hos olsun.
Sade, anlasilir bir yazi olsun dedim de. Alt kattaki komsum, ust kattaki komsum, bakkal Hasan amca, manav Huseyin. Bir turlu sizin istediginiz turden bir seyler yazamadim. Ne bileyim iste, kisa girerken konserve hazirlamanin gayrisafi milli hasilaya olasi katkilari, naftalin kokusunu gidermenin careleri, cicek bakimi gibi. Beni bagislayin. Bagislamasaniz da yuzume oyle kotu kotu bakmayin yeter.
Aslinda biliyor musunuz, ben, kendi istedigim yazilari da daha yazamadim. Bir spor yazisi yazmak isterdim ornegin. Trabzonspor-Fenerbahce rekabetinin taraftara sirayetteki olcusuzluk nedenlerini, tasra-payitaht, fakir delikanli-zengin adam olceginde ve ozellikle sosyolojik bir duzlemde cozumlemeyi denemek isterdim (hos bu da bir spor yazisi olmazdi ya neyse). Ya da ne bileyim bir trafik yazisi yazmak isterdim. Trafik canavari cigirtkanliginin icimizde neredeyse Van Golu canavarina musabih sevimlilikte bir desarj merkezi olusturarak sorumluluk alanimizi daralttigini. Sonra “Ne zaman?” diye baslayan bir liste: Soz gelimi anneler yavrularini yol tarafindan degil kaldirim tarafindan yuruttukleri gun. Dilin nezahetine mense ayrintilardan coktan vazgectim, radyo/tv konusanlari, cumlelerini “ama, fakat” ile baglamadiklari, “ornegin, meselâ” ile ornek vermedikleri, “duygu ve hislerini” anlatmadiklari gun. Iyi niyetle de olsa bilmedigimiz yollari tarif etmenin kotuluk anlamina geldigini fark ettigimiz, guzel siir okumanin tiyatro yapmak ve cok bagirmakla karistirilmadigi gun. Oyle uzayip gidecek bir ozlem listesi. Bir iki kez siyasiyata soyle uzaktan dokunuvereyim dedim, okuyucu “ikinci sahifeye mi goz diktiniz” diye uyariverdi. Neme gerek, vazgectim.
Okuyucu dedim de, okuyucuyla gercek anlamda burada bu sutunda tanistim. Iki kisilik hikâye, muhatabini buldu sonunda. Baslarken, paylasmak istedigim konu basliklarini tespit ettigim bir defterim vardi. Yani ne irsadin kursusundeyim bu sutunda, ne bir sinif ogrenci karsisinda. Sadece paylasmak istedim. Konu basliklari bir yandan azaldi, diger bir yandan cogaldi defterimde. Yani ki hâlâ paylasacak cok sey var. Ne mutlu. Ustelik Greta Garbo yazimi henuz yazmadim. Ve evdeki kedi hain hain bakiyor her pazar. Anlamazliktan geliyorum.
Zaman zaman, yazicinin kacinilmaz kaderi, adlarimiz adlariyla “bile” yazilmistir ezelde, murettibin gadrine ugradim. Kalem olsun eli ol kâtib-i bed-tahririn, demem, kiyamam. Lâkin Fuzuli kadar dizgicinin de kulaklari cinlasin, bana yeter. Kimi, dipnotlarimi dusuruverdi yari yollarda, kimi bir harf atladi anlam tersine donuverdi. Kimi “yazmak icin yasamamak” gerekliligimi “yazmak icin yasamak” gerekliligine donusturuverdi. Ne diyeyim, dedigi gibi olur insaallah. Kimi uzerinde durmadim, “sehv-i kalem” diyerek duzeltme koymadim ertesi haftaya. Kimi canima tak etti, duzeltme koydum; ama onun da duzeltmesine gelince sira pes ettim.
Bir yil. Ben buradaydim. Buradaydim da epey uzaktaydim.
Neyse, sol alt koseye bakiyorum da 5278. karakterden gidiyormusum. Simdi artik esanlamli kelimelerden az harfli olanini secme; sifatlari, zarflari ve edatlari imha zamani. Fark ettim, hayata daha cok isimler ve fiillerle bagliyiz. Sonra baski. Sizin icin bir pazar yazisi: “Basiliyor. Durdurmak icin nokta ve kelebek tuslarina basabilirsiniz.”
Iletisim icin: P.K. 26 Akcaabat/Trabzon