Tersinden okunan hikaye

Nazan Bekiroglu
Tersinden okunan hikaye
Her hikayenin tersinden bir okunusu, her ruyanin tersine bir tabiri var. Kimse tek dunyaya ait degil cunku. Ve hic kimse tek hayat yasamiyor. Bu yuzden bunca olum var.

Simurg’un tersinden okunusu guzel zamanlarin guzel insanlarina aci veriyor elbet; ama o tersinden okunus bazen yeniden kuruyor hikayeyi.

Ney zehir, hem panzehir, diyor Mevlana. (1)

Varligin esasi yokluk, nes’e sitem anlamina geliyor Hamid’e gore:

Tesrih-i vucud kil: Ademdir

Ta’mik-i nesat kil: Sitemdir

Yasam olume donusuyor demek, olum yasama. Gulus aglayisa, aglayis guluse.

Dogru, ates gulzar degil midir Hz. Ibrahim’de ve kimi gulsenler kulhan kesilmez mi yeri gelince? Kimi, zindan olup da gul bahcesi, gul bahcesine donusmez mi zindan? O, Yusuf’a aydinliktir da, karanlik disarda kalanin payina duser. Tutsak hukum verir, hukum giyer Zuleyha. Efendi koledir dahasi, kole efendi tahtinda. Geda sehtir, seh geda. Sayyad sikar, sikar sayyad, kisacasi.

Haci Bayram Veli, bu ters okumalar icre, yangini dermanla bir tutmuyor mu?

Yandi bu gonlum yandi bu gonlum

Yanmada derman buldu bu gonlum, boyle demiyor mu?

Ve deniz karaya donusmedi mi Musa’ya ve kara, deniz kesilmedi mi Firavun’a?

Ben Leyla’yi buldugumdan yahut kaybettigimden beri, diyor Sezai Karakoc. Leyla’yi bulmak cunku onu kaybetmek anlamina geliyor. Kaybetmek de bulmak anlamina geliyor Leyla’yi, colde bir suretin uzeri cizilmisse.

Degil mi ki, vakti gelir suret aslolur, asil suret. Mana mecaza donusur, mecaz manaya. An gelir, derun zahir olur, zahir derun. Sirr asikardir da, asikar sirr olur birden.

Suret bulmak, suret yitirmek. Ses yok olus, ses var olus. Yazi olmak, yazi tukenmek. Bana yakin, benden uzak. Ben sen’imdir, sen bensin. Biz O’yuzdur, O biz.

Sure gider tersinden okunan hikaye.

Dogrusu, hayat hikayedir kimi zaman; kimi, hikaye hayat. Yazar kahraman olur birden, kahraman oykuler yazar. Ruya gercek olur bazen, bazen gercektir ruya, bir omru hayal cicegi aramakla gecirir Novalis.

Pervane atese kosar da, isiginin cazibesine, yanip kul olur sadece. Aydinlatmak icin sactigi isik atesin, pervaneyi yakip kul eder her seyden once. Varligi saglayan, yokluga nedendir artik. Yoklugu emreden varligin biricik sebebi. Cunku ask var olus, cunku yok olus.

Ask nefret, ask merhamet. Bir bakista gun kararir, bir bakista gece aydinlanir. “Gun uzar yuzyil olur”, bir an’a gelmez bazi bir gun.

Visal firak demektir, vuslat firkat. Fuzuli bunun icin diyor ya, benim derdime kilacagin derman, iste bana asil dert odur. “Gittin simdi senle olma zamani”, hasili.

Acida sevinc, sevincte aci? Sanci ilac yazdirir, ilac sanci.

Cevr lutf olur kimi, kimi lutf cevre donusur. Umitsizlik umidin varligi anlamina gelir de, umit umitsizlik demektir dupeduz.

Firtina limandir cunku, liman firtina. Isik karanlik, bulmak yitirmek degil miydi bir baska acilimda? Hazine felaket getirir de, felakette hazine saklidir. Kar bela yazdirir, bela hanesine kaydolunur kar. Zerre hayir zerre ser, boyle demezler mi?

Olum dirimdir, dirim olum. Mevlana icin seb-i arus (dugun gecesi), olum vakti. Kimi oluler, diriler degiller mi? Ve kimi diriler de olu degil mi simdiden? Kullerinden dirilir de kaknus, varliga hak kazanamaz bir turlu var olan. Var yoktur, yoktur var.

Gunes gecenin en karanlik ve soguk vaktine dogar. En yuksek noktasini tutmusken goklerin, dusmeye baslar. Gun kararir, gece aydinlanir.

Yolun sonu basidir ayni zamanda, baslangici bitis noktasi. Nokta bitirir, nokta baslatir.

Boyle sure gider bu tersinden okumalar.

Ez-cumle: Bir okumakla nizama girer hikaye, bir baska okumayla esasindan bozulur. Bir bakista gizli butun mesele. Nereden bakarsaniz, oradasiniz. Bir bakisla kuruluyor kainat cunku. Bir baska bakisla temelinden cozuluyor.

Bir dokunusta yitip gider hayat. Bir dokunusta geri gelir sessizce, bir baska dokunusta yitirilmek uzere. Yine ve yeniden.

Belki tum bunlar su ile ates arasinda bir yer olmadigindan.

Hayat ile oyku arasinda ve dus ile gercek arasinda bir yer.

Olmadigindan.

(1) Feyzi Halici cevirisi.

Mukavele

Nazan Bekiroglu
Mukavele
Hic kusku yok ki, ezelde bir mulakiyette, yazarla yazinin iliskilerini sonsuza dek belirleyen bir anlasma yapilmistir. Yazi mi hayat mi, diye sorulmustur yazarlara. Ikisi de olmaz mi, demistir once, iclerinden biri, masumane. Hem hayat, hem yazi olmayacagini henuz bilmemektedir. Ikisi de olmaz, demislerdir sertlikle. Ikisinin arasinda bir yer yok mu, diye yinelemistir bu kez, aciyla ve giderek zayiflayan bir umitle. Yok, demislerdir daha bir sertlikle. Oyleyse yazi, diye cevaplamistir o iclerindeki biri, alabildigine yureklilikle. Butun yazarlarin cevabi olmustur verdigi cevap.

Ve onlara bir yigin kelime verilmistir: Alin kelimelerinizi. Sonra, verin karsiliginda hayatlarinizi, diye ilave edilmistir. Ve onlar, hic kusku yok ki ezelde bir mulakiyette, bedeli yasam olan yaziya sahip olabilmek icin boyle bir mukavele altina imza atmislardir, yureklilikle.

Bir mukavele. En bastan. Taraflar. Getiri. Goturu.

Kar hanesi. Zarar hanesi. Elde kalan. Sure. Tarih. Isim ve imza.

Mukavele tamam.

Ama nasil olur? Ama boyle cilgin bir mukavele altina nasil imza atilir? Bu yazarlar cilginlar midir?

Boyle baslar hikaye. Onlar yaziyi secmislerdir bir kere. Yasamadikca yazarlar, yazdikca yasamazlar, dahasi yasarlarsa yazamazlar. Boyle bir hikaye.

Yazmak icin, yasamak; yasama yurekliligine kavusmak icinse yazmamak sart olan. Yasanmayanin acisindan iltica edilen en emin yer oldukca yazi; yasamak adina en buyuk tehdidi olusturacak. Yazi, yasama yurekliligini torpuler hayal ulkelerinin sefkatiyle. Kandirir, her iki anlamda kandirir ve unutturur. Cunku verdigi doyum ve yurek carpintisi, verdigi tamamlanma duygusu, yasanmamis olanin acisi dahil her seyi unutturacak guctedir. Ezelde yapilan mukavele.

Iste tam da bu yuzden, “yazabilenler”, yasamak adina bas kaldirma gucunu kendilerinde hic bulamayacaklar. Cunku bir kez olsun yazinin tadini alarak sonsuzlugun kapisini aralamis olan, kurban isteyen yazi mabedinin onundeki mermer sunaga once kendi kanini akitmaktan hic imtina etmeyecek. Asil dusman bambaska bir yerde hasili. Zirhi ve mizragi da yok. Soyut ve akiskan. Islak ve kaygan. Kimliksiz ve onursuz dahasi. Baskaldirici ve kiskirtici. Ama kendi goklerinin buyulu kusu. Alabildigine alimli ve cazibeli. Ustelik kendi seytaniyla muasakada, ve buyuculer yaratmakta da mahir: Yazi. Sadece bu.

Sayet yazar, bir kez olsun, bir kez olsun gercek anlamda yazabildiyse, yazinin esiri olmaktan hic kurtulamayacak. Inanilmaz bir inkiyad. Mephicto? Ona ne isterse verecek ve yazi her defasinda daha fazlasini isteyecek. Her defasinda bedel yukselten bir acik artirmaci. Bir tefeci.

Sevdigi kizi baloya goturebilmek icin kis gunu kirmizi bir gul goncasi arayaduran sair delikanlinin oykusunde, kendisini feda eden dost bulbulun kanini icen gul gibi. Biliyor olmalisiniz oykuyu. Bir tek kirmizi gul goncasi icin, bir tek. Bulbul gulden o goncayi isteyince, gul de, bulbulden kanini ister karsiliginda. Ve seslenir: Yuregini dikenime daya. Kanin gelmiyor. Daha siki yaslan dikenime. Kanini ver ki kirmizi bir gonca verebileyim sana. Aynen boyle.

Yazar bu oykudeki bulbuldur iste. Yazi? Ona da gulun rolu kaliyor. Acimasiz ve sonsuz isteyici. Hayat ister. Gozyasi ister. Kan ister. Ter ister. Bedeli agirdir ve o bir hayli kabadayidir.

Onun icin, yazanlar, yasamakla yazmayi kiyaslarlar biteviye. Ve hepsi yazi cephesinin magrur kahramanlaridir. Var oldugundan endise duyan yaziya kosar. Yasamak isteyen yaziya kosar. Olmek isteyen yaziya, kaybolmak isteyen yaziya, kaybolmamak isteyen yaziya. Kosar. Yazi her seyden daha zengin ve daha tehlikelidir. Hayattan bile (ustelik yazi, “Hayat her seyden daha zengindir.” diyebilmis bir yazari fikrinden caydiracak kadar da munis bicimde tehlikelidir).

“Yasamayi bileydim yazar miydim hic siir?” (Ismet Ozel, Erbain) derken sair, bizatihi, bu mukaveleye mi isaret etmektedir?

Ya da Sairin Kuskusu, Sezai Karakoc’ta:

Sairler yasayamadiklarini yazarlar

Ama o yazilacak olani yasarlarsa susarlar

Susmasinlar. Yazsinlar. Olsun, yasamasinlar. Cunku yazan, yavrusunu ancak kendi kaniyla besleyebildigini bilen bir pelikandir. Ya da sadece ateste yasayan efsanevi semender. Yanmaya yazgili. Canini yakan sey varliginin nedeni. Biraz azalsa ates, yok olup gidecek. Buyulu ve mavi bir tuy bile kalmayacak geriye.

Yine de onlar, bazen soyle soylemek isterler: Alin kelimelerinizi verin yasamlarimizi. Isterler ya, artik is isten coktan gecmistir, bir turlu yitik yasamlarini toplayip da ucurum kenarlarindan, kelimelerini firlatamazlar urkutucu bosluga. Ya da gercekten istemezler bunu, hic istemezler. Kelimeleriyle mutludurlar. Mazur mudurlar?

Simurg

Nazan Bekiroglu
Simurg
Sark hikayesinin belkemigini teskil eden “harikulade” hayatimizdan cekip gitmis uzun zamandir. Yusuf zindanlarda degil artik, Zuleyha onu beklemiyor vaveylasiz. Mecnun’a donusmuyor Kaya, gul icin cileyen de yok. Bir tek Coban Cesme’sinde bir sikayet Faruk Nafiz’e bakilirsa. (Sairler de mazur zaten).

Cunku biz, “harikulade”ye yabanci, makul ve mantikli cocuklariz bir hayli zamandir. Medeniyet krizlerinin yikintilari arasinda ezik ve saskin. Kendisini gorecek gozden mahrum.

Hepimizde bir trajedi, bir trajedi. Ya evet ya hayir.

Harikulade, olaganustu demek. Gorunen gercekligin makuliyetiyle uzlasmasi imkansiz bir kabullenis yurekliligi. Bu yuzden eski zamanlarin kalp gozu acik, gonul dili cozuk, hanesine coktan ay dogmus insanlarinca, bir hikaye uzre mantiki izahi gerekmiyor.

Mustakimzade’ye gore her harfi cunku, bir melek bekliyor. Harikulade!

Nun harflerden bir harf alfabede.

Biz makul ve mutedil zamane cocuklari.

Uzun zamandir eski bir hikayeden cikarilan eski cumlelerle, hatta ayni sozcuklerle, yeni bir hikaye yazmanin mumkun olup olamayacagini dusunuyorum aciyla. Aciyla, cunku sozunu ettigim tam tersi yonde bir hikaye. Kelimeler ihanet eder bilirsiniz. Ve hikaye bir medeniyet icre okumaktan baska nedir ki? Butun akisi ters yuz eden bazen, baska ne olabilir ki?

Simurg’un hikayesi dusuyor bahtima agustos oglesi kutuphanelerde. Mantikuttayr, attar. Denizle pencerelerim arasinda yorgun yuzlu kitaplar, agir ciltli ve eski.

Simurg, efsanenin buyulu kusu. Kafdagi’nda yasiyor. Obur adi Anka. Ve Simurg ayni zamanda, Farsca, “otuz kus” anlamina geliyor. Anlatiya gore; Simurg’u aramak icin yollara dusen kuslardan, guclukleri asabilen otuz tanesi, Kafdagi’na vardiklarinda Simurg’u bulamazlar. Oysa bir de geri donup bakarlar ki Simurg kendileriymis. Otuz aslinda bir. Cokluk yok, teklik var.

Harikuladeye fevkalade iman eden zamanlarin, uzerinden bir yildiz gecmis guzel insanlari icin, Simurg’un oykusu yeterlidir, dogru. Ama “zamane”ye gore tersinden de bir okunusu vardir.

Ve buradan bakinca Simurg; gucu, surudeki en zayif kusun gucuyle sinirli bir kusa donusebilmektedir.

Elbette ki modern zamanlarin, suveydasi belirgin cocuklarina mahsus bir yorum olmakla sinirlanabilecek bu yorum, bir baska gercegi de isaret etmektedir ayni zamanda: Her ruyanin tersine bir tabiri vardir. Ve sorun, beylik bir cumleye gelip dayanir neticede: “Hangi dunyada yasiyorsunuz, hangi dunyada?”

Cevap: “Harikulade”nin coktandir kalin ve mesin kapli lugatlerdeki kosesine cekiliverdigi bir dunyada.

Simurg’dan soz etmeyi kim goze alabilir ki?

Degil mi ki Simurg birkac hayat icre yasayan bir kustur ve her mesel, kendi hayatimizi uzerine koyarak okuyabilecegimiz gibi, kendi hayatimizin uzerine koyularak da okunabilir.

Bizler mi? Makul ve mutedil zamane cocuklari.

Harfleri bekleyen melekler harflerini terk etmis coktan, Tanpinar’in gozunden kacmiyor.

Onlar Simurg’durlar; ancak en zayif kus kadar guclu simdi.

Simurg, bulmanin adi. “Zamane” anlamini yitirmisse bir kere, kaybetmenin oykusu olarak da okunabilir donuste.

Bulmak yitirmek demektir zira. Yitirmek, bulmak bir baska acilimda.

Isik karanliktir, karanlik isik.

Her harfi bir melek beklemiyor artik. Cennetler yarim.

Simurg’un gucu surudeki en zayif kusun gucuyle sinirli. Simurg artik en zayif kustan ibaret. O da, bir kafesten cikiyor, kendisini ikincinin icinde buluyor. Ikinciden cikinca ucuncunun.

Dort ve bes de sirada, bekliyor.

“Harfleri bekleyen melekler coktandir yok, en basta da zulfeli elifleri bekleyenler gitmis.”

Bir munhani kadar genis, bir nokta kadar derin, zengin cagrisimli nun harfi; kirik cizgilerin kesisimiyle yazilan ve kisaca “EN” diye telaffuz olunan bir “singil”dan ibaret artik. Bir tek o altin nokta “sonsoz” niyetinde, Gulname sairinin menzil-i ummidiyle:

“Kim bilir, belki de Ahmet Hamdi Tanpinar’in zannettigi gibi degildir; ola ki Mustakimzade’nin harfleri bekledigini soyledigi melekler geri donmuslerdir. Mevla gorelim neyler, neylerse guzel eyler!” (1)

Simurg, o, otuz kustan murekkep tek ve buyuk kus, orada yerli yerinde mi duruyor yoksa?

(1) Besir Ayvazoglu, Islam Estetigi ve Insan, Cag, Ist. 1989, s. 420.

Cinnet dedikleri o cennet

Nazan Bekiroglu
“Cinnet dedikleri o cennet”
Tanpinar’in XIX. Asir Turk Edebiyati Tarihi’nde isaret edildigi gibi, Musluman-Turk toplumu, XIX. asra bir medeniyet kriziyle girer. Bu krizden “akil” da nasibini alir ve “yeni” kiymetler siralamasinda ilk siraya kuruluverir. Oysa eskiler, “akletmek”le mukellef olduklari halde, akil bir noktadan sonra susmayi bilmektedir. Akil bir goz ise eger, bir kavrayis aletiyse, cikamadigi/yetemedigi hadden sonra yerini gonlun gozune birakir. Gonlun gozuyle hosca bir uyum icindedir. Kendini onun hizmetine vermistir. Bu yuzdendir ki aklin cikamadigi hadden sonra, baska bir goz yoksa, bosluk ve bunalim kacinilmaz olur.

Inkirazin cagrisimlarini kimliginde tasiyan, felsefi anlamda huzursuz bir sima, Ziya Pasa, unlu Terci-i Bend’inde, gorunur kainati ve otesini akilci gozle seyreder. Seyreder ve aklin kavrayisi sinirli oldugu icin huzursuz olur. Ona gore; bu dunyada akil bir beladir ve her bilgili sahis, “bela-yi akl” ile huzurunu kaybetmektedir, her arif kisinin, fazlina gore, sikintisi artmaktadir vs. Pasa kainati akilci gozle seyrettigi anda mutsuz olmakta haklidir aslinda. Cunku temsil ettigi neslin, kainat karsisindaki durus tarzinda; mahiyetine inilemeyen gercekler dahil tek/ilk vasitasi akildan ibarettir artik: Tek silahi, tek yolu ve tek yontemi. Her seyi kavrayan, kusatan, yol veren, izin veren sey akildir. O ne derse o olmaktadir. Onun kavrayamadigi yok sayilmaktadir.

Zira artik XIX. asir munevverini huzursuz eden akil, sezgiyi kucumseyen bir akildir. Vahyi bir derece arkasindan izleyen degil, vahyin uzerine cikan bir akildir. Akil ile, “akledilmek” icin gonderilmis olan vahyin yollari coktan ayrilmistir bir bakima. Bir baska deyisle bu akil o eski akil degildir artik. Bir noktaya kadar kullanilan, kole mevkiinde bulunan akil, ilahi gercekleri kavramada bir vasita olan akil, simdi artik hukmedene, efendiye donusmustur. Silah geri tepmektedir.

Akilci bakisin kavrayamadigi kainat icinde huzursuz olan Ziya Pasa, sonunda akli feda etmek ister:

Asude-ser olurdum asib-i derd u gamdan

Ya dehre gelmeseydim ya aklim olmasaydi

Kavrayamadigi, aklin yetersiz kaldigi dunya ve ote dunya manzaralari karsisinda “ya dunyaya gelmeseydim ya aklim olmasaydi” diye yaziklanan Pasa, cok da kolay gerceklestiremez bunu. Cunku kimliginde eski kalan bir taraf daima vardir ve dualizminin (ikileminin) derin urperisleriyle agnostik felsefeye siginir. Aklinin, askin gercekler karsisinda yetmezligini kabul eder. Bir bakima dizleri uzerine cokuvermek demektir bu: “Subhane men tahayyere fi sun’ihi’l-ukul”:

Sair Sadullah Pasa’nin tanimiyla “Eski malumatin belki esasindan yikildigi” XIX. asir, bu cok enteresan donem, akil uzerinde, daha dogrusu kiymetler siralamasinda akli ilk siraya koymak uzerinde israrlidir. Dusunsel degisimlere cok kuvvetli bir ayna olan edebi duzlemde, hepsinin evvelinde, kisik sesli de olsa “vahdet-i zati” akilci gozle seyretmek isteyen Sinasi vardir. Arkadan ise huzursuzlugu ve sesi iyice artan Hamit ve nihayet gorkemli fakat aci bir meyve Fikret gelecektir.

Cahit Sitki, Delilere Selam siirinde (Sonrasi, s. 58);

Cok daha ferah olmalidir

Cinnet dedikleri o cennet

Su akil zindanlarimizdan, demektedir.

Gorunen o ki Cahit Sitki, cinneti cennete tesbih ederken XIX. asirlilarin actigi yoldan gitmektedir. Daha abartili ve kaybi daha buyuk, belki arayisi da. Zira “bosluk” vehmi II. Cihan Harbi akabinde beslenerek devam etmektedir.

Bir Adam Yaratmak (Necip Fazil)’in Husrev’i, sonunda cildirir. Cildirir; cunku akli bir cephane deposu gibi patlamistir. Cunku sahip oldugu akil XIX. asra mahsus efendilik taslayan akildir:

“Yaratici neymis, yaratmaya kalkisarak tanidim. Yalanci Ilah, dogrusunu tanidi. Golge artist oz sanatkari tanidi. Ben simdi su anda taniyorum Allah’i. Ilminin, sanatinin karsisinda aklimi veriyorum. Aklim bir cephane deposu gibi patliyor, kul oluyor.” (Istanbul 1959, s. 142).

Necip Fazil’in, aklin degisen yeri ve rolu uzerine bir vurgulamasidir bu tecennun aslinda. Ve Husrev alabildigine trajik bir tiptir bu duyus tarziyla. “Yeniler”e takdim edilen aklin zaafi, her seyi bildigini zannetmesi. Akil, bilmedigini bilmiyor. Trajedi burada iste. Ya da komedi. Goz kendini goremiyor, ustelik goremedigini bilmiyor. Akil, sezgiyi inkar ediyor. Onu doguran hissi kucumsuyor. Kalp gozleri kapali, “makul” olana muheyya bir dongu.

“Omsk” denemesi

Nazan Bekiroglu
“Omsk” denemesi
Irtis Irmagi’nin yakinlarinda bir yerde, Omsk Cezaevi’nde, bes yillik mahkumiyeti boyunca Dostoyevski, duvarlardan birine adini kazdi mi bilinmez. Ama butun o bir kabusa benzeyen, Dante’nin cehennemi yasantilari bir kitapla olumsuz kildi. Kusku yok ki yazmazsa deli olacakti: Oluler Evinden Hatiralar.

Dostoyevski siyasi bir tutukluydu: Petrasevski dosyasi. Sucu “gevezelik” etmekten ve unlu Gogol mektubunu okumaktan ibaret. 22 arkadasiyla birlikte idama mahkum edildi. 22 Aralik 1849 sabahi infaz sahnesi hazirlandi. Aslinda idamdan affedilmislerdi; ama sahne acimasizca sonuna kadar oynandi. Mahkumlar direklere baglandi. O, idam icin altinci siradaydi. Son anda bir beyaz mendil. Car’in af emri. Cezasi Sibirya’da kurege cevrilmisti. Bundan sonra hep yasamla olum arasinda bir urperis olarak kaldi Dostoyevski.

Dostoyevski Omsk’ta besinci yil affa ugradi. Bununla birlikte Petersburg’a donebilecegi 1859’a kadar yine oralarda oturmaya memur edildi. Bir koy evinde kotu bir mumun isiginda Oluler Evinden Hatiralar’in notlarini duzenlemeye koyuldu. O notlar ki hicbir sey yazmasinin mumkun olmadigi cehennemin hastahanesinde hekim muavininin yardimiyla korunabilmisti. Ve Dostoyevski “yazmaktan men edilirsem olurum” diyordu.

Omsk’ta kaldigi sure icinde bir an, bir an bile olsun yalniz kalamadi. Ama onca kalabaliklar icinde inanilmayacak kadar da yalnizdi. Bu yuzden kendi icinde bitmek tukenmek bilmeyen yolculuklara cikip durdu. Gorunurde kaybi buyuktu. Ayak bileklerinde pranga izleri omrunun sonuna kadar hic gecmedi. Cenazesinin ardi sira bu prangalarin tasinmasi dusunuldu hatta. Ama kazanci daha buyuktu. Sibirya, hayatinin miladini olusturdu. Ve Sibirya oncesi ilk romani Insanciklar’in butun guzelligine ragmen o, kendisini asil buldugumuz romanlarini miladindan sonra yazdi.

Omsk yillari boyunca okumasi ve uzerinde dusunmesi mumkun olan tek kitap vardi: Incil. Bu yuzden bir yaniyla Incil’di Dosto, daima; bir yaniyla da herhangi bir cani. Bir yaniyla saf ve masum ve onca guzel Ali ya da Nuraga, bir yaniyla siradan bir hirsiz. Yani toplam insan, insanciklar, melegi ve seytaniyla. Ve bundan sonraki hayatini Rus halkinin mutlulugu icin calismakla gecirdi. Silahi? Kucumsenir gibi degildi: Kalemi. Ustelik yaninda artik onu omur boyu birakmayacak bir hatira daha vardi: Sarasi. Dostoyevski artik sarasi ve Sibirya’ydi.

Dostoyevski baba itibariyle soyluydu. Kader onu Omsk’a dusurdugunde, biraz da kendileri icin bu surgune ugradigi butun o soylu olmayan, halktan mahkumlar ona bir turlu isinamadilar. Fakat o, hepsini kardes bildi.

Hepsini suclarinin ne oldugunu merak bile etmeden es zamanli bir sevgiyle kucakladi. Cunku kimsenin yaradilistan kotu olabilecegine inanmiyordu. Onlara yaklastikca var oldu. Onlara dokundukca arindi. Onlar tarafindan dislandikca aci cekti. Oysa bir baska ulkede cok farkli bir suctan hukum giyerek, yoksullarla, halktan insanlarla ayni hapishaneye dusen Oscar Wilde, bu yakasinda zambak tasiyan cok cekici Irlandali, onlara degdikce azaldi, kirlendigini hissetti/zannetti. Bu yuzden iste Zweig’in unutulmaz yorumuyla, hapishaneden ciktiginda Wilde tukenmis bir adamdi. Dosto ise yeniden dogmus.

Bu yazi “deneme” basligini tasiyor. Cunku oluler evinde kalmayanin oluler evi hakkinda butun yazabilecegi bir deneme olmaktan ileri gidemez, muellifi bunu biliyor. Ustelik bu anilarin bir bolumu yuksek bir toprak taracada kekik kokan ruzgarlar arasinda, yagmur cagiran bir denizin griligine -ara sira- bakarak okuyor. Daha kotusu bu yazinin bir bolumunu de benzer bir yerde yaziyor. Haksizlik. Dostoyevski’ye, Omsk mahkumlarina ve digerlerine. Ama “Hayat her yerdedir. Etrafimizdaki dunyada degil bizim icimizdedir”. Dosto, kendisi boyle demiyor mu? Dogru olmasi gerek. Mahkumlar vardir. Bir pranga sakirtilari eksiktir, bir de yaka numaralari. Sabah aksam sayilmazlar da. Onlari herkes ozgur zanneder. Aramizda dolasip dururlar. Ama hayati coktan yitirmislerdir. Coktandir ucurumdadirlar. Daha kotusu ucurumdurlar.

Surgun, her zaman surgunde olanin payi degildir kisacasi. Ya onlar, onlara kimin sefkati dokunacak?

Dostoyevski Omsk’tan ciktiginda tam 33 yasindaydi. Ve onunde hayat uzaniyordu. Oluler Evinde Hatiralar’i okuyup bitirdiginde Car’in gozlerinde iki damla yas oldugu soylenir. Peki ya bana ne oluyor? Mahkumlarin uykusuna iniltiler ve pranga sakirtilari karisir, haykirir ve aglarlar uykularinda, Omsk’ta gulun ne rengi ne sesi vardir. Sevmek? Anlamanin netice cekimi. Artik anliyorum neden bunca yil aradan sonra ve bunca mesafeye ragmen. Bir kis ogleden sonrasi saat tam ucte, yesil ve buzlanmis bir camdan iceri suzulen isik huzmesi bedeninde oynasirken, ayaklarindaki prangalardan baska bir sey tasimadan uzerinde, olen verimli Mihaylov icin neden bunca agladigimi. Yagmur cagiran bir denize bakan ot kokulu bir taracadan da olsa. Koyun adini.

Deniz kuzuladi. Iki damla gozyasi. Yagmur basladi.

…………………………..

Iletisim icin: F.Egitim Fak. 61335 Sogutlu / Trabzon