Leyla diye kara kuru bir kız

Nazan Bekiroglu
Leyla diye kara kuru bir kiz
Felsefenin ve ilm-i kelamin, akil karsisindaki durus noktasi, akil yelpazesinde tespit ettigi dereceler, dahasi aklin zamandan zamana degisen tanimi bir yana; Mecnun’u bilirsiniz.

Leyli vu Mecnun hikayesinin, sohreti Fuzuli’nin sohretine muadil bu kahramanina, “Leyla mi” demisler, “neresini seviyorsun bu kara kuru cirkin kizin?” Leyla gece demek, karanlik. Ve Leyla dedikleri kara kuru bir kiz. Makul olculere gore Leyla guzel degil. Makul, akla uygun olan demek. Akil ise “uygunluk saglama, oranti kurma, birbiriyle uyumlu kilma gucu.”, bir seyin makul oldugunu soylemek de onun bir baglam icinde makul bulundugunu dile getirmekle iliskili.(*)

Mecnun, sozcuk olarak cinnetin mustaki, onunla ayni kokten geliyor. Cinnet getirmis olan. “Onu” demis Mecnun, “bir de benim gozumle gorun.” Cunku kendi icindeki uyum Mecnun’un, disindaki alemin olculeriyle uymuyor, onlardan cok daha ileride. Ve kacinilmaz soru: “Mecnun ne gordu Leyla’nin gozunde”? Bu yangin hangi aklin olculeriyle izah olunacak?

Mecnun, Leyla’dan onu yaratana, isigini ona odunc verene kadar uzanan bir yolun collerinde yanarak yuruyor. “Sanati da tarihi de yuruyenler halk etti.” diyor Cemil Meric, “Yildiz olmak kolay degil. Isik sacmak icin yanmak gerek.”

Kim bile bile yanmayi goze alabilir ki? Akli olan mi?

Bernard Shaw’a bakilirsa “Makul insanlar, icinde yasadiklari aleme uyarlar. Makul disi yasayanlar ise alemin kendilerine uymasini istemekte israr ederler. Onun icin terakki ancak makul disi insanlarin eseridir.”

“Aklin asagilik saydiginda kalp cogu zaman guzellik buluyor.” (Dostoyevski Karamazoflar’in tam 164. sahifesi.) Ve bu yuzden Dostoyevski’nin kahramanlari hep kalp yoluyla yuceliyor. Akil kalbin karsisinda ikinci planda kaliyor.

Kim bile bile yanmayi goze alabildi? Yurekli bir reddiye, onurlu bir protesto eylemi. Sizin dunyaniz benim dunyama uymuyor. Ve ben sizi reddediyorum. Siz de beni reddedebilirsiniz, fark etmez.

Isik sacanlar once yanmayi goze aliyor.

Eflatun’dan bu yana deha, bir tur delilik hali olarak tanimlanmiyor mu ve sanatci nevrozla psikoz arasinda gidip gelen bir tur deli sayilmiyor mu? Haydi yurekli olun ve koyun adini.

Van Gogh, omru boyunca tasinda kendi adi yazili bir mezari ziyaret etmek zorunda kalmisti (Kendisine kisa bir sure evvel olen kardesinin adi verilmisti: Vincent.) Sevgilisine kesik kulagini armagan eden bu dahi, bir akil hastanesinde intihar ettiginde hastaligi hakkinda varilan tani “kisilik bolunmesi”nden ibaretti. Kisiligi, biri digerini yok edecek iki yarima mi bolunmustu? Hakkinda verilen tani ne olursa olsun, resim tarihinin gelmis gecmis en parlak yildizlarindan biri oldugu muhakkak, zamaninda anlasilamamis, yerlesik begeniye hitap etmemis (edememis degil) olmakla birlikte.

Ilkbahar Senfonisi Schumann’in icindeki ulkelerden kopageliyordu: “Kirlar yesillenmeye, kelebekler ucusmaya baslar.” oysa bir akil hastanesinde gozlerini yumdu. Fransa’nin ovunc kaynagi, edebiyatin da, egitimin de pir u ustadi Rousseau son zamanlarinda adam akilli bunalimlidir, dengesiz denebilecek kadar. Gogol da oyle, omrunun son yillarinda. Kendisine deli diyebilenin deli olmaya hakki yoktur elbet, kimse kimseyi kandirmasin; ama bir Delinin Hatira Defteri’ni durup dururken neden yazdi? Delirmemek icin mi? Peki ya altmis dokuz yillik omrunu mutlulukla; ama gercekten mutlulukla dolduran Erasmus’u nasil izah etmeli? Encomium Morias: Delilige Ovgu. Vatslav Nijinskiy sonra, son yillarini hastaneden hastaneye geciren bu Rus dansci. Ve “Sagirlara sarki soyleyen bir tenor”, Nietzsche, 1900’de oldugunde bir akil hastanesindeydi. Son yazisinin altina imzasini “carmiha gerilen” olarak atti. Akli aradan tamamen cikardigi icin mi imzasini “carmiha gerilen” olarak atti, yoksa imzasini oyle attigi icin mi akli aradan cikardi?

Sadece “gercekten” yasayanlar mi? Bir turlu akilli mi mecnun mu olduguna karar veremedigimiz Hamlet. Bir Adam Yaratmak’in Husrev’i. Ya Don Kisot’a ne demeli? En guzelini Cemil Meric diyor, kimse yeni bir sey soylemek icin yorulmasin: “Don Kisot kanatli, kertenkelelere gulunc gorunmesi bundan.” Ciragan Sarayi’nin V. Murad’i, havuz basindaki Sultan Ibrahim’le ayni yerde duruyor. Yine Cemil Meric: “Deli Ibrahim, Osmanogullari’nin en akillisi. Inci baliklara atilmak icin yaratilmamis olsaydi, denizlerde ne isi vardi?” Bu inanilmaz zarafetteki kinayenin ruh acitisi bir yana, dogru, sanati da tarihi de yuruyenler halk ediyor, terakki makul disi olanlardan geliyor.

Gemileri karadan yurutmek, akillara durgunluk verecek bu is, bu cok mu “makul” idi?

(*) Doc. Dr. Hanifi Ozcan, “Akil Iman Irade Iliskisi”, Kubbealti Akademi Mecmuasi; Ekim 96, s. 201 vd.

Adı kalmayan kent

Nazan Bekiroglu
Adi kalmayan kent
Derununa bir kapidan girilen sehirlerden korkarim. Derununa birden fazla kapidan girilen sehirlerden daha cok korkarim: Karskapi, Erzincankapi, Gurcukapi.

Merhaba ey eski yolcu merhaba.

Beni ancak, yorgun bir tren bir donemeci devirip de bir dagin arkasina gecince, ayaklarinin dibine serilen kentte gecmis bir yaz’in ruyasini derin, uyuyor bulmak isteyenler anlasinlar.

Ne kadar kolay bir baskasina ait gunluklerin, harflerin, kivrimlarin uzerinden gecmek sabahlara kadar. Baska hayatlarin uzerinden yurumek ne kadar kolay. Nasilsa olen baskasidir, yasayan da. Yurek isteyen, insanin kendi hayatinin uzerinden gecebilmesi. Yeniden yasayabilmesi, yeniden olmesi.

Soyle, bunca yil aradan sonra bir zamanlar oldugun “ben”i aramaya cesaretin var mi? Ey kalbim, bu kente ilk geldigin gun hatirinda mi? Bir guz istasyonunda sirtindaki beyaz kazak. Ve o gunki gozlerin sende mi hala? Istersen sus ve istersen yine konusma. Surgunlugun bir bakima o gunden kalma. (*)

Sifirin altinda seyreden sasaali isilarda turuncu sis lambalari. Daglarla gokyuzunun arasinda sahiplendigim ikiz tepe. Sark’in, bestesi mahur, guftesi huzzam kirik hikayesi iste. Lavanta dalinda idrakin kirilgan kokusu. Yere dusup bin bir parcaya bolunen ayna, icine dokulen goruntuyu cogaltmaktan baska, mahiyetinde ne gibi degisiklige ugramistir ki? Ille de tasli taraklar ve karanfil bugusu.

Burada insanlar pirinc semaverlerin etrafinda sabahlara kadar suren sohbetlere daliyor.

Bu kentin sokaklari baharat kokuyor.

Bu kente hala kar yagiyor.

Uzak temmuzlardan yakin temmuzlara hos geldin eya kentin meczubu.

Tolstoy’un, omrunun son duraginda, yolunun ugradigi kucuk tren istasyonu degil buradaki. Lakin beyazligin her seye sindigi kentin istasyonu da butun tren istasyonlarina benziyor: “Uzayip giden tren yollari.” Tolstoy bu kentten ve bu istasyondan hic gecmemistir, olsun. Bazen basrol oyuncusu sahnede hic gorunmeyen degil midir?

Madem ki uzak kutuphanelerin camlarinda yansiyan aksam guneslerinde mutevazi kitaplar sirt sirta vermis oylece duruyor. Ve Rus klasikleri tarafindan bir irmak dun ile bugunun arasinda sinir cizgisi cekiyor. Ve mademki aniden, adi “aci” anlamina gelen Gorki’nin devrim oncesi oykuleri renk veriyor. Oyleyse her gozyasi cok ayrilik demektir. “Celkas”, “Malva”, “Yol Arkadasim…” “Canimiz olesiye sikkin, kurtlar gibi ac ve butun dunyaya ofkeli, Perekop’tan ciktik” / “Bozkirda.” Yoksul ama ozgur ve yurekli “Insanciklar”a duyulan o ruh acitan sevgi “Malva”dan tasiyor, “Celkas”tan tasiyor. Insan kendi ruhunun labirentlerinde dolasiyor. Kendisini taniyor. Bir zamanlar oldugu kendisini ariyor.

Yalan! Aslinda her gecmis kendi sahibini ariyor.

“Bugunun yagmurunu yarina ertelemek” olasi degildir cogu zaman, boyle diyor Gorki, iste bu dogru; ama beklemesini sadece istasyonun tas binasi biliyor. Ve yirmi yil onceki kendisini aramak icin buraya gelen yolcu, yirmi yil sonra aranacak bir ben birakarak bu sehirden cikip gidiyor.

Bahis oldugu kentin adinin bir kez bile olsun gecmedigi boyle bir yazida butun uslup endiselerinden azade, herkesce paylasilabilirligi muhakkak olan cumle en harcialem cumle aslinda. Sade, gosteristen uzak, siradan ve basit bir cumle: “Ruzgara karisan kekik ve lavanta kokusu.” Omrunde bir kez olsun yerlerin ve goklerin arasinda bir basina, otlara uzanarak susam tarlalarini dalgalandiran ruzgarin sesini dinleyen ve onun tasidigi kokuyu icine ceken kisi icin bu cumlenin yitme tehlikesi yoktur, ne kadar eskise de, ne kadar kullanilsa da: “Ruzgara karisan kekik ve lavanta kokusu.”

“Ozlemek ne zor kelime” diyor sair. Ozlememek daha zor, diyorum acizane. Hicbir sey yasamamis gibiyim. Her seyi bir fincan cay icerken hatirlarim belki. Aslinda ne sair hakli ne ben. Va’dedilen ulkelerin verilmemesi zor. Ama va’dedilen ulkelerin va’dedilen ulke olmadigini fark etmek, bu daha zor. Yitirilmis yasamlarin arkasindan yitip gidiyoruz iste.

Senle de sensiz de olmayan ey sehir!

Senin icin ne kadar cok aci cektim.

Karsiligini istemezdim. Bilsen, bununla yetinebilirdim.

Ama bilmedin. Simdi ne yapacagim ben?

(*) Butun surgunluklerim bir bakima bu surgunun bir suregi / Sezai Karakoc

Adı kalmayan kent

Nazan Bekiroglu
Adi kalmayan kent
Derununa bir kapidan girilen sehirlerden korkarim. Derununa birden fazla kapidan girilen sehirlerden daha cok korkarim: Karskapi, Erzincankapi, Gurcukapi.

Merhaba ey eski yolcu merhaba.

Beni ancak, yorgun bir tren bir donemeci devirip de bir dagin arkasina gecince, ayaklarinin dibine serilen kentte gecmis bir yaz’in ruyasini derin, uyuyor bulmak isteyenler anlasinlar.

Ne kadar kolay bir baskasina ait gunluklerin, harflerin, kivrimlarin uzerinden gecmek sabahlara kadar. Baska hayatlarin uzerinden yurumek ne kadar kolay. Nasilsa olen baskasidir, yasayan da. Yurek isteyen, insanin kendi hayatinin uzerinden gecebilmesi. Yeniden yasayabilmesi, yeniden olmesi.

Soyle, bunca yil aradan sonra bir zamanlar oldugun “ben”i aramaya cesaretin var mi? Ey kalbim, bu kente ilk geldigin gun hatirinda mi? Bir guz istasyonunda sirtindaki beyaz kazak. Ve o gunki gozlerin sende mi hala? Istersen sus ve istersen yine konusma. Surgunlugun bir bakima o gunden kalma. (*)

Sifirin altinda seyreden sasaali isilarda turuncu sis lambalari. Daglarla gokyuzunun arasinda sahiplendigim ikiz tepe. Sark’in, bestesi mahur, guftesi huzzam kirik hikayesi iste. Lavanta dalinda idrakin kirilgan kokusu. Yere dusup bin bir parcaya bolunen ayna, icine dokulen goruntuyu cogaltmaktan baska, mahiyetinde ne gibi degisiklige ugramistir ki? Ille de tasli taraklar ve karanfil bugusu.

Burada insanlar pirinc semaverlerin etrafinda sabahlara kadar suren sohbetlere daliyor.

Bu kentin sokaklari baharat kokuyor.

Bu kente hala kar yagiyor.

Uzak temmuzlardan yakin temmuzlara hos geldin eya kentin meczubu.

Tolstoy’un, omrunun son duraginda, yolunun ugradigi kucuk tren istasyonu degil buradaki. Lakin beyazligin her seye sindigi kentin istasyonu da butun tren istasyonlarina benziyor: “Uzayip giden tren yollari.” Tolstoy bu kentten ve bu istasyondan hic gecmemistir, olsun. Bazen basrol oyuncusu sahnede hic gorunmeyen degil midir?

Madem ki uzak kutuphanelerin camlarinda yansiyan aksam guneslerinde mutevazi kitaplar sirt sirta vermis oylece duruyor. Ve Rus klasikleri tarafindan bir irmak dun ile bugunun arasinda sinir cizgisi cekiyor. Ve mademki aniden, adi “aci” anlamina gelen Gorki’nin devrim oncesi oykuleri renk veriyor. Oyleyse her gozyasi cok ayrilik demektir. “Celkas”, “Malva”, “Yol Arkadasim…” “Canimiz olesiye sikkin, kurtlar gibi ac ve butun dunyaya ofkeli, Perekop’tan ciktik” / “Bozkirda.” Yoksul ama ozgur ve yurekli “Insanciklar”a duyulan o ruh acitan sevgi “Malva”dan tasiyor, “Celkas”tan tasiyor. Insan kendi ruhunun labirentlerinde dolasiyor. Kendisini taniyor. Bir zamanlar oldugu kendisini ariyor.

Yalan! Aslinda her gecmis kendi sahibini ariyor.

“Bugunun yagmurunu yarina ertelemek” olasi degildir cogu zaman, boyle diyor Gorki, iste bu dogru; ama beklemesini sadece istasyonun tas binasi biliyor. Ve yirmi yil onceki kendisini aramak icin buraya gelen yolcu, yirmi yil sonra aranacak bir ben birakarak bu sehirden cikip gidiyor.

Bahis oldugu kentin adinin bir kez bile olsun gecmedigi boyle bir yazida butun uslup endiselerinden azade, herkesce paylasilabilirligi muhakkak olan cumle en harcialem cumle aslinda. Sade, gosteristen uzak, siradan ve basit bir cumle: “Ruzgara karisan kekik ve lavanta kokusu.” Omrunde bir kez olsun yerlerin ve goklerin arasinda bir basina, otlara uzanarak susam tarlalarini dalgalandiran ruzgarin sesini dinleyen ve onun tasidigi kokuyu icine ceken kisi icin bu cumlenin yitme tehlikesi yoktur, ne kadar eskise de, ne kadar kullanilsa da: “Ruzgara karisan kekik ve lavanta kokusu.”

“Ozlemek ne zor kelime” diyor sair. Ozlememek daha zor, diyorum acizane. Hicbir sey yasamamis gibiyim. Her seyi bir fincan cay icerken hatirlarim belki. Aslinda ne sair hakli ne ben. Va’dedilen ulkelerin verilmemesi zor. Ama va’dedilen ulkelerin va’dedilen ulke olmadigini fark etmek, bu daha zor. Yitirilmis yasamlarin arkasindan yitip gidiyoruz iste.

Senle de sensiz de olmayan ey sehir!

Senin icin ne kadar cok aci cektim.

Karsiligini istemezdim. Bilsen, bununla yetinebilirdim.

Ama bilmedin. Simdi ne yapacagim ben?

(*) Butun surgunluklerim bir bakima bu surgunun bir suregi / Sezai Karakoc

Sakli Kent: Ani

Nazan Bekiroglu
Sakli Kent: Ani
Efsane guzeldir, butun efsaneler gibi: Bir irmagin ayirdigi iki ulke varmis. Birinin tuccarlari diger ulkeye gelir giderlermis. Onlar iyi tuccarlarmis, durust tuccarlarmis. Ulkenin basinda da iyi ve durust yoneticiler varmis. Iyi anlasirlar, kimsenin hakki kimsede kalmazmis. Ama bir gun hukumdar olmus, yerine baskasi gecmis. Tuccarlar gelip de hukumdari degismis gorunce, bakmislar ki adet usul de degismis. Yetimin hakki yeniyor, masumun mali gaspediliyormus. Yargiclarin vicdanlari alinip satiliyormus pazarlarda. Adalet de kalmamismis mulk de, kisacasi. Kaybettikleri mala akceye degil de, taslasmis bu yureklere vahlanan tuccarlar “tas kesilesiniz” diye beddua etmisler. Ve aniden koca kent tas kesilmis. O gunden sonra su isimle anilir olmus: Ani.

O gun bugundur mabetleri tas, kervansaraylari tas, yurekleri tas, sakli bir kent imis Ani. Ve o gun bugundur yerlisi degilse de mutlaka yolcusu vardir.

Yolu Ani’den gecenin akli geride degildir ilk kez. Ilk kez bu bulutlarin altinda bu toprakta ve onun koynunda yatmak dusuncesinden urkmez. Bu hayalet kenti demek ki sever. Sevgi urkmemek degil midir zaten kayitsiz bir devrediliste?

Karsi yamactan ses verir bir baska dunyanin genc ve gurbuz cocugu. Kendi dilince selam soyler. Sinirlar ve zamanlar kalkar aradan. Sesi geri doner kendine. Demek bizim sesimiz de yitmez gitmez. Bir baska bilincte yer aldiktan sonra geri doner kendimize. Iki yaka arasindan bir irmak kivrala kivrala akar.

Yolu Ani’ye dusen denize anlattigindan fazlasini irmaga anlatamaz; ama bu anlatamayis onu deniz nezdinde mazur kilmaz. Cunku anlatmak ister de lal kesilir anlatamaz. Ihanet gerceklesmistir hasili, gerceklesmemisse bile. Zira ki ilk kez kotu ruyalarini denize degil de irmaga anlatmistir: “Ey su. Dun gece cok kotu bir dus gordum. Ben tasiyamam, sen tasirsin. Al senin olsun ruyami.” Once ruh deger irmaga sonra kelimeler: Irmak soylesene, kaybolmamak icin tutulacak en emin yol neden getirip de kayiplarin en ortasina birakiyor daima? Ve soylesene bir burgu senin de icini oyuyor mu?

Su kotu ruyayi alir goturur mu bilinmez ama yolu Ani’ye dusen icin irmak en unutulmayacak olandir. Anadolu’da insa edilmis ilk caminin pencerelerine yaklasin ve bir kez olsun vadiye bakin. “Su yesili” ne demektir, anlami karsiligini bulsun.

Ani bir darbe, bir ezeli karsilama. Ipek Yolu iki kitayi birbirine baglar da coktan yikiktir tas koprusu. Yine de ses verir deve kervanlarindan cingirak sesleri. Bir baharat kokusu, duyulur duyulmaz arasi. Oyle mahzun oyle ice dokunucu. Sus, ne olur sus.

Kivrila kivrila giden irmak anlatsin. Sesi, bu dunyada duyulan butun seslerden daha guzeldir. Cunku sesi, butunun sesinden kopagelmektedir. Ama yitik cicegi, yanindan gecerim, taniyamam. Irmak soyler, anlayamam. Epeyce yaklasirim, duyamam. “Parca butune kavusmaz ki hasret dinsin.”(*) Irmak soyler, sonra gecer ve gider. Belki o, benden de dertlidir. Sadece parcanin butune degil, butunun de parcaya hasreti vardir zahir.

Insanin, eserlerini yapip da biraktigi bu yerde, asli kim bilir hangi muzede, surada bronz sac igneleri, burada ejderha ve yilan basli altin bilezik. Ne kadar sasirtici geliyor. Ne kadar sasirtici geliyor ruhunu coktan yitirmis bir bedenin kullerini muhafaza eden toprak vazo ve gozyasi siseleri. Timur ve deprem yikintilari arasinda zahire kupu, metal matara. Akik gerdanlik, tas kolyeler, kandiller.

Ama neden sasirtici gelsinler ki? Iste aynen bizim gibi, yasamislar ve olmusler neticede. Butun bunlardan sonra yabanci bir seyyah gibi mi dolasilip cikilir yuksek duvarlarin arkasindaki olu kentin kapisindan? Aniden bir dilenci yaklasir, nereden cikmistir? “Dusenin dostu Allah’tir”, aynen boyle soyler. Cumlesinin derinligi sasirtir, gozlerinin derinligi sasirtir, yuzundeki cizgiler konusmaktadir. Verebilecek hicbir seyi kalmamis olanlar tebessum etsinler, onunla yetinebilir. Hatta en cok onunla yetinebilir. Degil mi ki dusenin dostu Allah’tir.

* “Parca butune kavusacak ki hasret dinsin”, Cemil Meric Gecen hafta bu sutunda yayimlanan yazi faks esnasinda meydana gelen bir aksaminin fark edilemeyisi yuzunden ikinci sahifesi eksik olarak yayimlanmistir. Ancak sutun hacmini asmamak icin eksik metnin bu hafta yayimlanmasi mumkun olmuyor.

Yerleşik beğeni

Nazan Bekiroglu
Yerlesik begeni
Mesel meshurdur; Picasso’nun, kubist bir bakis acisiyla gercegi adamakilli deforme ederek yaptigi bir kadin portresine bakan izleyici “ustad” diyor, ” bu kadinin bacagi biraz kisa degil mi?” Picasso cevap veriyor, “yaniliyorsunuz, o kadin degil, resim.”

Ressamin temsil ettigi avant-garde (oncu) anlayis, yerlesik begeniyi temsil eden izleyici tarafindan yadirganiyor.

Ressam ve yazar Malik Aksel, avant-garde tavrin yerlesik begeni nezdinde maruz kaldigi tepkiye isaret ederken Mona Lisa ornegini kullanir. Yerlesik begeninin resim olceginde asirlara yayilmis guclu ornegi Mona Lisa’dir cunku. Isaret ettigi gercekle barisik, temsil ettigi objeyi en kestirme ve gercekci bicimde ifadeye muktedir bu tavir resimde “Mona Lisa’nin tebessumu” ile ifadesini bulmaktadir. Ve vasat resim izleyicisine gore Mona Lisa gibi gulumsetebilmek, ressamligin yeterlilik olcusudur. Oyle ki Malik Aksel, kim bilir yaptigi “garip” resimlere yoneltilen elestirilerden ne kadar cani yanmis olacak, “hay gulmez olaydi” diyor, “o manali” gulen kadin.

Bu bakimdan yerlesik begeniyi ifade eden nisanlar ve oduller avant-grade sanatcilar icin daima kacilasi seromonilerdir.

Gosterime girdigi siralarda sadece senaryo dalinda Oscar adayi olabilmisti Yurttas Kane. Oscar, yani akademi odulu. Yani yerlesik begeninin tescili. Oysa Yurttas Kane, simdilerde gelmis gecmis filmlerin en iyilerinden biri sayiliyor.

Van Gogh’un, sagliginda, tek tablosunu Belcikali ressam Anna Boch satin almisti. Ve hakkinda yazilan makale sayisi tekti. Bugun resim tarihi gibi piyasasi da Van gogh’un arkasindan kosuyor.

Claude Monet’nin unlu “Empresyon-Gun Dogumu” adli tablosunun yer aldigi sergi arkasindan, bu tablonun isminden hareketle Empresyonistler (Izlenimciler) olarak adlandirilan grup, yerlesik disiplinlerle bagdasamamakla itham edildi. Cok mutlu olduklarini tahmin edebiliriz. Zira besledikleri gaye zaten mevcut anlayisin disinda kalmakti, onunde gitmek.

Fakat bir sure sonra Empresyonizm de (digerleri gib) yerlesik begeni arasinda kendisine tahsis edilen masaya oturuverdi. Istemese de. Cunku uzerinden zaman gecmisti ve arkasindan gelen yeni anlayislar karsisinda “eski” sifatini bir kader gibi giyinivermisti.