Hayrettin Orhanoğlu ; “Nun Masalları”, Martı, sayı 9 , Mayıs 98

“NUN MASALLARI” / “HAT VE RASAT”
“başka ölümler çeker bizi

ve hazan başkaları

ölümü çeker bizim için”

ismet Özel

Hayal/hakikat dilemması, (ki bir dilemma sayılırsa eğer) “Vivre on Raconter” (= Yazmak mı Yaşamak mı) sorusuna bir cevap verebildiğinde çok anlamlılığın da -olası bütün yakıştırmalara rağmen- içe ait bir ‘bakış’ın derinliğini yansıtabileceğini umabiliriz.

Mitolojideki izdüşümünde olduğu gibi (mum ve ardıç dallarından kanatlarla Güneş’e doğru bir sevdalanışın sonunda gerçek bir düşüş’e dönüşmesi gibi) gittikçe eriyen mumları dingin tutma çabaları boşa giden bir yazı serüvenine benzemesi hattat-rasıt’ın da talihidir. Her ne kadar onun da talihi “memnun olamamak ve intibak edememek” ise de ‘kaknus’ gibi kendi küllerinden / gözyaşlarından doğma ihtimalini barındırır yüreği.

Umutsuzluktan umuda ve oradan da yine umutsuzluğa intisap ediş, aslında yalnızca hattat-rasıt’ın karşılaştığı bir durum değildir. ‘Yazı’nın bir ‘gölge’ olduğunun farkına varan her sanatkarın anlaşılamamakla kabullenemeyiş; alışılamamış olmakla horgörü arasında bir noktadaki duruşuyla handiyse her ‘yeni’de karşılaştığı bir tutumdur. ^,

Şeyh Galib’in (bir iddia üzerine üç ay gibi kısa bir sürede yazdığı söylenen) Hüsn ü Aşk’ı bütün hüviyetiyle ‘yeni’dir. Coşkunun, lirizmin, aşkınlığın ve nihayetinde gelenekten getirilen birikimin de eklenmesiyle oluşturulan niteliğin yansıması, ne kadar kışkırtıcı bir ‘yeni’nin heveskarlığını içselleştiriyorsa, hattat-rasıt’ın yazdıkları da o denli bir ‘yeni’nin izdüşümünün, basamağını teşkil ediyor. Çünkü ‘kendi’sini anlatır. Her ne kadar ‘ben’i hep ‘öteki’ni çağrıştırsa da.

Söz’ün saltanatının yıkıldığı düşüncesi -hangi sebebe bağlı kalırsa kalsın- ‘kendisi olmak’lığın karşısında dimdik ayakta durmaktayken gelenekten, geleneğin gücünden faydalanmaktan başka bir ‘çıkış’ı yoktur, Hattat-rasıt’ın. Phenolophe’un örgüsü gibi hep yeniden örülmeye hazır durur sözleri. Yılgınlığa düşse de Goethe’nin dediği gibi gece yarılarına hatta sabahlara değin yazı’nın peşindedir, hattat-rasıt. Olmak da zorundadır belki. Kendi var oluşunun sırrına varabilmek bu zorunluluktan geçmiyor mu zaten?

Hattat-rasıt’ın yaşadığı zaman ve mekanın farklı olması, bir ayna olarak farz edilebilecek yazı’nın / söz’ün sınırlarını değiştirmediğine göre “kalem feryat eder / ağlar mürekkep” lafzınca her şey e rağmen direnme’nin “yazmak”la “yaşamak”ın eş değer tutulması gerektiğine dair ipuçlarını verdiğini düşünebiliriz.

Olası bir anonimliliğe her zaman için pay bırakabilen hatt’ın / yazı’nın / hayatın anonimliliğe düşmemek için sığınacağı tek oda kırkıncı oda olsa da, otuz dokuz cazibeyi aşabilse de ve tıpkı Camsab’ın Şahmeran’ın anlatacağı bütün hikayeleri dinlemesi gerekse de yazı’nın varış noktası yine yazı’dır. Padişahı ‘da bunun bilincindedir. Bu sebeple Hattat-rasıt, rahlesine kamış kalemle kağıttan başka umutlarını, uykusuzluğunu, güneşin / ay(mah)ın ışığını koyması gerekir ki bunu da ‘öteki’ olarak kendisini kim bilir belki de yüzyıllar sonrasında bir ‘anlatıcı’yı yazarak gerçekleştirir. Oysa biliriz ki Abbas Sayar’ın da dediği gibi;

bir noktadan yola çıktım

nokta bitti

kendisinden başlayan bir yolculukla ‘kendi’sine dönen bir adamın öyküsünü anlatır. Çünkü Hattat-rasıt’ın serüven’i ‘herkes’in serüvenidir. Aynı zamanda ‘hiçkimse’nin.

Hepimiz bir ‘hikaye’nin içinde yaşamıyor muyuz zaten.

NOT: “Bakınız: bu öykünün yazarı / yazan

tekrar bakınız: bu öykünün yazarı /yaşamayan”…

II- “NUN MASALLARI” / “KAYIP PADİŞAH

“Ağyarım ağlasın bana hem yarim ağlasın

Güş eyleyen hikayet-i esrarım ağlasın”

ŞeyhGâlib

“Benim gerçeğim sensin ve padişahım. Beni bir tek sen anlarsın (…) Hiç boşluk kalmadan.” der Hattat-rasıt. Aynaların bile girmeye cesaret edemediği o kalp ülkesine hiç bir ön koşul ve marifet gerekmeksizin sinen GÜL’ün düşü, (ki AŞK’ın ‘öteki’ adıdır) hep bir başkasının da düşü olmaya hevesli coşkusuyla mekan ve zamanın silindiği bir aleme aittir. Bu ‘düş, kimilerine göre “ikinci bir zamandır.” Bu alemden asıl zamana, asıl hayata dönüş ise her zaman bir gurbet hissi uyandırır.

“Kayıp Padişah”ta birbirlerinin “ayine”si olan “yaran”lar, bütünüyle olmasa da kimi gönül kapılarını karşısındakine açmamakta direnirler. Padişah, “saray istiaresi”nin en önemli oyuncusu olarak “sahne”de VAR’dır. Aynı zamanda yine aynı niteliğiyle “sahnenin dışındadır. Hem var hem de yok olmak, ona aynı zamanda dayanılmaz bir iç çekişi de getirir. Hattat-rasıt’ın “gerçeği” olduğunu bilmek, cebininin “makber”e benzemesine engel değildir, yine de. Telaşlıdır. Değil miydi ki “rüyalarım ah, hep dilsiz cellatlar ikiye bölmüştü, nazlarını, mahmur uykularını.” Hele ki Hattat-rasıt, “seng-i ibret”in önünden geçerken “taşın çatlaklarından koyu, kirli bir kan” akmıyor muydu? Ancak rüyalarla ödenebilen bir ceza mıydı yaşadıkları?

Padişah’ın çehresi, bütün asırların yalnızlıklarım taşıdığından mı hep “sarı”ydı? Firenk elçisinin getirdiği porselen saatin hep “acıyı, azabı, korkuyu, hüznü, ölümü ve başkaldırısızlığı” saymasıyla, “sebepsiz hüzün hocamdı / loş odalar mektebinde” diyerek ileriye doğru atılan akrep ve yelkovanın saltanatı mıydı bunca kargaşayı barındıran?

Oysa aynalar bütün bunları da resmedecektir.

Nisyanını, yalnızlığını, hüznünü de hesaba katarak.

Onlar değil miydi ki “bir bütünün iki yarısı gibi birbirlerini tamamladıklarına dair” inançlarını kimi zaman kelimelere bile ihtiyaç duymadan hissettiren. Hattat-rasıt’la “plastik yürüller”den nasıl kaçmışlarsa o teslimiyetle GÜL’e sığınacaklardı. Bundan hiç kimsenin kuskusu olmayacaktı.

Ancak bu inanç, kimi zaman aynalardaki “aks”in her iki tarafında için için bir kuşkuya ve büyük bir boşluğa dönüşüyordu. Belki önü alınmaz bir şüpheye.

Hattat-rasıt, bu boşlukta karanlığı aydınlatacak “mah”ını bulmuştur. Padişah’ının da boşluğun, şüphenin bir “kuyu” karanlığına kalbettiği bir an’ı yakalayabileceğini unutmuştur. Öte yandan padişah olmak, “kendi olmak”lığından şüphe etmek gibi bir şey midir? Aynadaki “ben”inden yahut “gerçeği” olduğunu bildiği Hattat-rasıt’tan şüpheye düşmek midir?

Yüreği GÜL’e çarpınca kırılan aynalara bakmamalıdır. “Kendi olmak”lığına bakmamalıdır. Ötesine ne sultan olmaklığı ne de rüyaları izin verir, ince bir sızıyla “eliften beride olduğunu unutmamalıdır. Artık geriye dönüş yoktur. Bütün bildiklerini anlatacaktır Hattat-rasıt’a. Oysa,

sultanlar,

hep yedeğinde taşır korkulan

bir küçük büsesinde hatıraların

diyen kendisi değil midir?

Yalnızca hatıralara yaslanan bir korkunun, umutsuzluğun bir sırrı ifşa etmeye yol açması beklenir bir şey midir? Hattat-rasıt’a anlatacaklarını bilmesine rağmen sürekli “duymak”, hele ki uyumamak, “kirli bir kan “in sızdığı o soğuk “seng-i ibret”i rüyasına çağırmamak demektir artık. Dışarda rüyalarının gerçekleşmesini bekleyen onca -‘ahbab’ varken bilir ki ‘hasbihal etmek’ validelerin annelikleriyle örtülü hırslarına bir başkaldırıdır.

Hattat-rasıt’sa, yeniden saraya geldiğinde kapıları yüzüne kapanır bulur. Padişahının huzurunda iken yüreğindeki boşluğu aydınlatan ‘mah’ı onu “içeri”ye “şehr-i kalb”e aldığında nasıl “sükut”, “söz”ün yerini aldıysa, aynadaki “ben”i, kendisinden “kalıcı” olanı isteyen padişahı da bir pencereden -ihtimal ki- öylece kendisini izler.

Hattat-rasıt’a anlatacaklarını yazdığı “meşin kaplı defterlere biraz hüzünle, dahası garip bir sevinçle” bakar.

Bilir ki “YAZI GÖLGEDİR”.

Bir gün kayacak bir yıldızın sırrında kendisini bulduğuna şaşırmayacaktır artık.

Sonra namaza doğrulur.

8 Ekim 1997 / Erzincan

Leave a comment

Your comment