Abdullah Adana ; “Nun Masalları’nun Masalı”, Sefine , sayı 3 , Mayıs Haziran 98

Nun Masalları’nın Masalı

Nazan Bekiroğlu, Dergah Yayınları, Hikaye, Mayıs 1997, 150 sayfa.

Hikayeler bizlere yazarlarının duygu, duyuş ve iç çırpıntılarını, yürek feryatlarını ele veren belgeler niteliğindedir. Hikayeler diğer edebî türlerden, bir solukluk gibi durması ve yazardan çok okuyucunun imge dünyasına hitap etmesiyle ayrılırlar. Her hikaye aslında bir bilmecedir. Okuyucu hikayeleri okuyarak hem yazarın iç dünyasının kapısını aralar, hem de kendi iç dünyasının derinlerine dalar. Bu yazar ve okuyucu arasında karşılıklı bir alışveriştir. Dergimizin bu sayısındaki “Bir Eski Bir Yeni” köşesinde sizlere tanıtmaya çalışacağımız hikaye kitabı da, insanı kendi iç alemine götüren, sorgulama yaptıran, iyi ve kötü yönleriyle bir mazinin hatırasını canlandıran özelliğe sahiptir.

Nazan Bekiroğlu’nun Dergah Yayınlanandan çıkan “Nun Masalları” kitabı, yazarın daha önce Dergah dergisinde 1991-1997 yılları arasında yayınlanan hikayelerinden oluşmaktadır. Kitabın adının anlamım ise yazar “Nigar Hanım” adlı hikayesinde şöyle belirtmektedir. “Nigar Hanım ismimizin ilk harfi sizce nun, bence N, sizce bir münhaniyeye vakfolmuş bir kürsü ve bir tek nokta ile nun, bence geometrik rastlantıların ürkütücülüğüne terkedilmiş kader çizgileriyle N” (s. 139) Yazar kendi adının başharfi “N” ile Nigar Hanımın adının Osmanlıcadaki başharfi olan nun harfini karşılaştırıyor ve diyor ki nun artık masal oldu. Biz şimdi ‘N’lerle uğraşıyoruz. Tıpkı Nun harfi-nin N’ye dönüşmesi gibi tüm değerlerimiz bir masal gemisiyle hayatımızdan çekip gitmişlerdir.

Nazar Bekiroğlu, “Nun Masalları” adlı kitabındaki hikayeleri 4 bölümde toplamıştır. Kitaptaki hikayelerin yazılma tarihleri 7 yıl gibi bir süreye yayılsa da, hikayede işlenilen konularda ve temada bir bütünlük görülür. Bu da yazarın hikayelerinde bir süreklilik olduğu izlenimini verir. Bu hikayelere nehir hikayeleri diyebiliriz. Çünkü hikayelerde işlenilen konularda bir devamlılık ve akıcılık görülür.

“Hattat ve Padişah” adıyla toplanan birinci bölümde 4 hikaye bulunmaktadır. Hikayelerin başlıkları şunlardır: Hat ve Rasat (Eylül 1992), Kayıp Padişah (Mart 1993), İri Kara Leke (Temmuz 1993) Ayine-i Mücellada Nihanız (Ağustos 1993)

Bu bölümdeki hikayelerde yazar, eski cemiyetimizde önemli bir yeri olan hat ve hattattan yola çıkarak günümüzdeki yazı ve yazarı karşılaştırıyor.

Yazı yazmayı bir sanat olarak gören eski cemiyeti ve bu sanatı icra eden hattatların iç dünyalarım, yaşayışlarını, duygularını hikayede imgesel olarak işliyor.

Bu hikayelerde dikkat çeken yazarın üslubudur. Yazar mazi koridorundan giderek eski cemiyetimizin, duyuş, düşünüş, heyecan, zevk, acı, ihanet…. Kısaca bir toplum hayatını rasat, hattat, padişah, cariye gibi, o toplumun temel şahıslarında bizlere somut bir şekilde hissettirmektedir. Yazar bugün bize anlaşılmaz gelen, anlamsız görünen bir çok mazmunlaşmış hadisenin temellerine inmemizi hikayelerinde sağlamaktadır. Örneğin hat, rasat hikayesinde geçen “Padişahlara arzuhallerini sunmak isteyenlerden bir kısminin başlarının üzerinde meşale tutarak, eğer adaleti icra etmezse kıyamette bu meşale gibi yanacaklarını ima etme” hadisesi “başta hasır yakmak” mazmununun hangi anlamlar ifade ettiğini açıklar. Dolayısıyla biz eski cemiyetimizi bize anlatılan şekliyle değil, bizim anlamamız gereken şekliyle değerlendirmemiz gerekir.

Yaşadığımız coğrafyanın her karışım bir sanat eseriyle süsleyen bir cemiyetin torunları olarak bizler, ecdadımızın bıraktığı eserlere şaşkın ve hayran bakmaktansa, onların bu eserleri hangi halet-i ruhiye ile meydana getirdiklerini iyi anlamalıyız.

Yazarın hikayelerinde işlediği ana tema geçmişe duyulan özlem ve bu geçmişin doğru anlaşılmasıdır. “Genç Mezarlık Bekçisi, Genç Kalfa ve Son Padişah” adlı ikinci bölümde de 4 hikaye bulunmaktadır. Bu bölüm: Ahter -Suhde- hu ve Lale (Haziran 94), O Yakamoz, O Yıldız (Nisan 95), Onların Son Öyküleri (Aralık 95), Nakkaşın Yazılmadık Hikayesi (Mart 97) adlı hikayelerden oluşmaktadır. Bu bölümdeki hikayelerin başlıklarından da anlaşıldığı gibi kültürümüzde derin manaları olan fakat şimdiki neslin bîhaber olduğu kültür unsurlarımız edebî bir üslupla işlenmiştir. Lale bizim kültürümüzde, tıpkı gül gibi vazgeçilmez bir özelliğe sahiptir. (Daha geniş bilgi için Melahat Şen, Osmanlı Lalesi, Sefine Dergisi, nr. 2) Yazar lale, gül, aşık, sevgili, aşk acısı, ahter (yıldız) gibi mazmunları kullanarak unutulan değerlerimizin aslını ve önemini bu bölümdeki hikayelerinde vurgulamıştır.

Mazimiz bize şimdiye kadar donuk kalıplar içerisinde ve resmî bir mantıkla öğretilmiştir. Fakat Nazan Bekiroğlu’nun hikayelerinde bizlere vermek istediği mesaj, tarihimizin bir duygu ve duyuşla incelenmesi gerektiğidir.

“Onların Son Öyküleri” hikayesinde yazar, son Osmanlı padişahının vatanını terk ederken içinde bulunduğu ruh halini çok iyi tasvir etmiştir. Böylece tarihi bir olaya sığ ve kuru bir şekilde yaklaşmamış, tarihsel hadiselerin arka planındaki duygusal ve gerçekçi boyutu da işlemiştir. Yani tarihe bir edebiyatçı gözüyle bakmasını bilmiştir. Zaten edebiyat olmadan tarih kendini tam ifade edemez.

Kitabın üçüncü bölümünde, “Bahçeli Tarih (Ocak 91), Akşamın Ağası (Nisan 91) ve Kara Yağmur” (Haziran 91) adlı 3 hikaye bulunmaktadır. Bu bölümdeki hikayeler yazarın bu kitaptaki ilk hikayeleridir.

“Bahçeli Tarih” adlı hikayede, bir tarih öğrencisinin “Hafız Hızır Ağa’nın Günlüğü” adlı bitirme tezini hazırlarken düşüncelerini anlatıyor. O donemdeki yazılan eserlerde, yazarların kendi özel hayatlarıyla ilgili bir şey yazmamaları yazarı sorgulamaya sürüklüyor ve diyor ki onlar da bizim gibi insandı sevdiler, sevildiler, sevindiler, üzüldüler. Fakat bu eserlere neden yansımadı, niçin bir hayatı tüm yönleriyle öğrenemiyoruz? Yazara göre vesikalar geçmişimizi kavramak için yetmez. O insanların fikir ve zikir dünyasına girmek, onların günlük yaşantılarım bilmek gerekir. Böyle olmazsa o dönemin insanlarım hep eksik tanımış oluruz.

Eski cemiyet hayatımızın tüm yönleriyle bize yansımamasının sebebi suskun ve içine kapanık bir medeniyet olmasıdır ve dış güzelliğinden çok iç güzelliğine önem veren şark felsefesinin etkisidir. Bu durum, bizim tüm sanat eserlerimizde görülmektedir.

Tarihimiz bizim için bir nostaljidir. Biz bulunduğumuz zamandan geçmişe bakarak çeşitli duygulanımlar elde ederiz. Tanpınar’ın dediği gibi yeni yapılmış çimento kokan bir Süleymaniye herhalde bize hiçbir etki yapmazdı. Bir eserin değerli olması, tarihî olmasına bağlıdır.

Kitabın son bölümünü ise “Nigar Hanım Sevgili” (Ocak 97) adlı hikaye oluşturuyor. Yazar bu hikayesinde, aynı zamanda doçentlik tezi olan, “Nigar Binti Osman” adlı Osmanlı kadın şairinden bahsediyor. Yazar Şair Nigar Hanımı incelerken onu salt bir tez konusu olarak görmemiş, adeta o dönemi ve Şair Nigar Hanımın hayatını kendi ruh dünyasında hissetmiştir. Yazar şair Nigar Hanımın yaşadığı dönemle kendi dönemini karşılaştırınca bir sorgulamaya gidiyor. Bu sorgulamalarda hep bir karşıtlık ve karışıklık görüyoruz.

Sonuç olarak diyebiliriz ki; tarihimiz ve kültürümüz arasında açılmış bu uçurumları yazar hikayelerinde kendi üslübunca ifade etmeye çalışmıştır. Hikayelerde, yazarın, bu uçurumu çok derinden hissettiğini bundan dolayı da çok acı çektiğini anlıyoruz.

Yazar kültürümüz ve biz arasındaki uçurumu şöyle ifade ediyor. “Yer o yer ama, ne ben aynı benim, ne sen aynı sensin, üstelik sen ve ben, ben ve sen de değiliz.” (s. 40)

Son söz olarak diyeceğimiz şudur ki: Bir masal gemisine binerek Sarayburnu’ndan ayrılan tüm o iyi şeylerle aranızdaki bağı yeniden kurmak ve uçurumu kapatmak istiyorsanız bu kitap okunmaya değer. Okuduysanız bile bir daha okuyun. Çünkü ben öyle yaptım!

Leave a comment

Your comment