PollyAnna, kizim ve ben

Nazan Bekiroglu
PollyAnna, kizim ve ben
Bu kez her zamanki gibi bir sabah degildi. Kucuk kizimin dogum gunuydu. Bir gun evvelden izin almis oldugum icin adliyeye gitmedim. Erkendem kalktim. Mutfaga gectim. Bes turlu tuzlu, alti turlu tatli, dolma, borek daha neler hazirladim. Yas gunu pastasini firindan cikardim. Uc esit parcaya ayirdim, aralarina krema surdum. Yumurta akini cirparak pasta siringasina doldurdum, en uste kizimin adini yazdim. Adindaki I harfinin noktasi biraz egri dustu diye bir hayli agladim; ama fazla uzatmadim, daha yapacak bir yigin is vardi. O sirada buyuk kizim geldi yanima. Anne, dedi, ne yapiyorsun, bunlarla ugrasilir mi? Tutarsin bir pastaneden birkac masa, gul gibi agirlarlar. Sen sus, dedim, ne anlarsin?

Henuz kucuk kizimin hediyesini almamistim. Bir kosu hazirlandim. Kendimi yollara attim. Ne alayim, ne yapayim diye dusunurken, en iyi hediye kitap, dedim. Oyle ya, biraz da, dogdugu gun alinan gul agacindan ceyiz sandigini doldurmak amaciyla aldigim hediyelere hep burun kivirirdi. Oda takimi alirdim, gumus kupe isterdi. Iki ucu dantelli havlu alirdim, son cikan kasetlerden birini isterdi. Evet evet, en iyi hediye kitap. Bizim sokagin ucunda Tahir Beyamca’nin Muracaat Kitabevi’ne yollandim. Kapiyi itiverdim usulca. Tahir Beyamca camli bankonun arkasinda, yaninda saygi uyandiran uc zat, bilmem hangi yazarin bilmem hangi eserinde insan ruhunun labirentlerinden bahsediyorlardi galiba. Labirent ile insan ruhu arasinda pek ilgi kuramadigim icin aklimda kaldi. Yaklastim, gurultu yapmaya korkuyordum. Tahir Beyamca, dedim. Buyur Zekiye Hanimkizim, dedi, utandim. Sey, dedim, Tahir Beyamca, benim kucuk kizin yas gunu de. Yuzu aydinlandi. Ha, dedi, soyle bakalim ne istiyorsun? Bilmem ki, dedim. Siz bilirsiniz. Uc saygideger zat da katildi; cocugun yasi, okulu, huyu suyu soruldu. Siralayiverdim bir cirpida. Neredeyse pabuc numarasini, bedenini, goz rengini filan da verecegim ya vazgectim. Dordu, aralarinda, cok ciddi bir eda ile miril miril bir seyler konustular. Kulak kabarttim. Biri PollyAnna, biri Bir Genckiz Yetisiyor, oburu Kaptan Grant’in Cocuklari, bir digeri Robenson diyor, hicbirini bilmiyorum. Cocuklugumda kitap okumuslugum mu var? Sonunda Tahir Beyamca, uzerinde suslu harflerle PollyAnna yazili bir kitap uzatti. Al bakalim, dedi, kucuk kizlarin olmez kitabi. Hadi simdi ilk sayfaya yazi yaz. Guc bela bir seyler karaladim; ama yazimi da, yazdigimi da hic begenmedim. Tahir Beyamca duz bir kagida sardi PollyAnna’yi. Paket biraz daha suslu olsaydi daha memnun olurdum; ama ici disindan onemlidir, diye dusundum, kendimi teselli ettim.

Parti bitti. Butun aile bas basa kaldik. Bende bir heyecan. Kim bilir kizim ne kadar sevinecek. Onca suslu hediye paketi arasinda benimki biraz zavalli gorunuyor ya ne gam. Kucucuk kizim kagidi yirtti, icindekine bakti ve bir tarafa birakti. Etrafima bakindim. Ne var, dedim, neden sevinmedi, yoksa Robenson’u mu almaliydim? Buyuk kizim, aman annee, dedi, birak su ilkel ve monoton kitaplari. Ama, dedim, Tahir Beyamca butun kucuk kizlarin bunu okuyarak yetistigini soyledi. O, o zamandi, dedi, Tahir Beyamca’dan bu yana hayat cok degisti. Yani, dedim, simdi bu? Evet, dedi aynen oyle, bu antika bir kitap. Simdi artik cocuklar da gencler de baska seyler okuyor.

Ertesi sabah genc bir kitapciya kostum, kulaginda kupe olani tercih ettim. Gerci yuksek tonda bir muzik etrafa yayiliyordu. Sagda solda masalar vardi ve yenilip iciliyordu. Yani kitapci oldugunu anlamak icin epey dusunmem gerekti. Acaba yanlis yere mi geldim, derken kitap raflarini fark ettim. Ustelik uzun kuyruklar olusmustu. Bir sair “en cok satanlar listesinin tepesindeki” siir kitabini imzaliyormus. Gencler ne kadar cok kitap okuyor demek, sevindim. Nasil yardim edebilirim, diye seslendi kulagi kupeli genc. Ben, dedim, kucuk kizima dogum gunu hediyesi alacaktim. Yasini, hayata nasil baktigini, ozel zevklerini siralayacaktim ki dinlemedi bile. Tamam, dedi, elime bir siir kitabi tutusturuverdi. Nasil akil ettiysem, siir biraz agir gelmez mi, diyesi oldum. Bu sizin bildiginiz siirlerden degil, diye neredeyse azarlayiverdi. Suspus oldum.

Eve geldim. Kurdeleler, fiyonklar icinde isik sacan paketi kucucuk kizima uzattim. Bir ciglik atti ki sormayin. Uyumakta olan kedi tek gozunu aciverdi. Bir sey olmadigini anlayinca hemen yumuverdi. Kizim, yasa annecigim, dedi, iste Didem’in elindeki kitap. Boynuma bir atildi, bogulacaktim. Halinin uzerine uzanip okumaya basladi. Buyuk kizim da yanina.

Odama gectim. Dusundum. Olani biteni pek anlayamamistim, vardir bir bildikleri, dedim. Cizgili battaniyenin uzerine uzandim. Ama once kapiyi kilitledim. Kediyi aldim yanima. PollyAnna’nin kapaktaki resmine baktim: Simonlu saclar, kolali dantel yaka. Ilk sayfayi actim. Okumaya basladim: “O haziran sabahi bayan Polly mutfagina her zamankinden erken girmisti.”

Puskin uzerine hafif bir yazi

Nazan Bekiroglu
“Puskin uzerine hafif bir yazi”
Yaz baslangicidir.

Sis ve gul bahari boydan boya gecmistir coktan ya, yolunuz epeydir kayip. Her sey cok agirdir, ustelik kursun gibi agirdir.

Editorun onerisi filan degildir; ama neden bilmem “Puskin uzerine hafif bir yazi” yazmaya kalkarsiniz. Yoksa kalabaliklar uzerinize mi gulmektedir?

Yagmur dokulurken bir bahcenin kiyisina, Boris Godunov’u alirsiniz elinize. Bir kendisine bakarsiniz kitabin, bir de Onsoz’une: “Puskin’in Hayati.” Eseri birakirsiniz bir tarafa, kahramanlarindan da yalniz yazara gidersiniz. Simdi size biyografya kitaplari hepsinden daha cekici gelmektedir.

26 Mayis 1799’da Aleksandr Senpeyevic Puskin Moskova’da dogmustur ya bir kere, girersiniz hayatina aniden. Yoksa siz carpacak hayat mi aramaktasiniz? Haberi bile yoktur sizden. Ne gam! Bir kez daha, bir kez de Puskin’le dogarsiniz kislik baskentte. Genistir yureginiz. Puskin’le olursunuz gunu gelince.

Nasilsa geriye yasayacak daha bir yigin hayatiniz kalmaktadir.

Puskin’le birlikte Erzurum Yolculugu’na cikarsiniz once. Tahran’dan Tiflis’e goturulmekte olan, Rusya’nin romantik sairi ve Iran sefiri Griboyedov’un parcalanmis cesediyle karsilasirsiniz yolun bir yerinde. “Canli sozcukler yerine olu harfler” kullanmaktan sikayet eder Puskin. Tatli bir duygu sarar icinizi Tiflis gorununce. “Geceler sicak, yildizlar yabancidir.” “Kafkaslar’in doruklari gokyuzune her gun biraz daha yukselir sanki. Ve sabaha karsi aniden Ararat belirir onunuzde. Bir kuzgun ve bir guvercin ucar gelir uzerinden.

Erzurum’da Cifte Minareler’i beyhude ararsiniz da, Kars dolaylarinda “Sarigi tozlar icinde, ensesinde bir kursun, bir kizi andiran solgun yuzu henuz tazeligini yitirmemis bir Turk’un cesedi onunde” durursunuz birden. Dusunursunuz. Puskin kadar ve Puskin gibi goremediginizden suphe mi etmektesiniz? O, yani Puskin, sizden cok mu bilmektedir?

Erzurum Yolculugu biter ve geri donersiniz. “Hem sarsilmaz bir istek, hem de azgin bir dus gucunun basiboslugu” icinde “fenerlerin donuk aydinlikla parlattigi” Petersburg sokaklarinda dolasirsiniz gunlerce, Kar Firtinasi’na tutulmaniz isten bile degildir. Bahtsizliginiz, henuz 16 yasindaki Natalya’yi bir baloda gordugunuz gun baslamistir bile. Tehlikeli bir guzellikten kacamaz, “Siir yazmak ve bunlari yayinlamak mutsuzluguna” ugrarsiniz. Adiniz saire cikar. “Bir suru lambanin ve kandilin piril piril aydinlattigi bir sahnede” sizin olur Natalya. Boris Godunov’un Duzmece Dimitri’si sairinin parmagina bir yuzuk geciriverir. Ve: “Sairlerin peygamberliklerine inanirim.”

Kendisi soylu, fikirleri ihtilalci bu adam, Puskin, bir roman gibi degil yasamin ta kendisi gibi bitirir yasamini. Bu yuzden iste, Natalya felaketiniz olur. Kacinilmaz oyuncu girer sahneye. Puskin konagina devam eden genc ve bir o kadar da cekici Fransiz: Dantes. Parcalar birlesir. Netlesen resim urkutucudur. Ve Puskin incinen onurunu tamir etmek icin bir duellonun ortasinda buluverir kendisini, Dantes karsisinda. Silahlar ateslenir. Kazanan o olmaz. Ama kazanan odur aslinda. Arkasinda, henuz 38 yasinda ask ve onur ugruna girisilen bir duelloda kaybetmis olmanin kazanci vardir. Ve bu mitosu artik hicbir sey onun elinden alamaz.

“Siirimizin gunesi” sondu diye haykirir her siniftan kalabalik. “Gece, bahce, cesme.” Benzer bir dekor onunde halk yiginlarina karisirsiniz. Shakespeare’in de, Boris Godunov’un da halk sahnelerinden daha etkileyicidir bunlar. Car, bir cenazeden urker. Nobetcilerini kapilara diker. Kiliseye giris gibi cenazeye refakat da ozel bir izne baglanir. Beyaz Geceler’den henuz soz edilmemektedir, Dostoyevski henuz uzaklarda bir yerdedir. Lakin biri vardir, tanirsiniz: Guc bela elde edebildigi bir izin kagidiyla Turgenyev, arabalardan birinde Puskin’i izlemektedir. Turgenyev o tarihte Puskin’in yari yasindadir, sadece 19 yasindadir; ama aralarinda da sadece 19 yas fark vardir. Bir duellonun oykusunu yazacagi yillar hizla yaklasmaktadir.

Kirkikindi yagmurlari yagar durur gunlerce. Kirk gunu sayar misiniz ikindilerde? Fasli guldur. Boris Godunov’u beklemeye almis, Puskin’in hayatinin yollarinda kaybolmayi secmissinizdir. Suc sizin degildir elbette. Hayat yazidan bile zengin, coktandir ogrenmissinizdir.

Editorun onerisi filan degildir; ama, “Puskin uzerine hafif bir yazi” yazmaya kalkarsiniz. Oyle agir gelir ki altinda kalirsiniz.

Alintilar: Erzurum Yolculugu, Turkcesi Ataol Behramglu, Ist., 1982; Boris Godunov, Ist., 1966.

Iletisim icin: KTU Egitim Fakultesi (61335) Sogutlu / Trabzon

Olağanmıs gibi olağanüstü

Nazan Bekiroglu
Olaganmis gibi olaganustu
Namik Kemal’in unlu roman tanimi, “Guzeran etmemisse bile guzerani imkan dahilinde bulunan bir vak’a” ile baslar. Romanin vak’asini, gerceklesmemisse bile gerceklesme imkani tasiyor olmakla, bir baska deyisle gorunen gercekligin mantigiyla sinirlayan bu tanim, Bati’da ve bizde romani yillarca donduren carkin eksenini olusturur. Oyle ki bizde Bati tarzi ilk romanin (Intibah, 1874) muellifi sayilan Namik Kemal, edebiyatimizdaki geleneksel hikayeyi, Bati tarzi roman nezdinde hor gorurken, “kocakari masali” olarak vasiflandirmaktadir:

Masala benzeyen, yani “tilsim ile define bulmak, bir yerde denize batip muellifin hokkasindan cikmak, ah ile yanmak, kulunk ile dag yarmak” gibi olaganustulukleri bunyesinde barindiran bu tur anlatilarin roman olarak izahi Intibah muellifine makul gelmemektedir.

Peki geleneksel roman, olagandisi unsurlara hic yer vermez mi? Verir elbet. Ancak geleneksel romanda yer alan fantezi ya da mucize turu olagandisiliklar, “fantezi ya da mucize” oldugunun, yani olaganustu oldugunun on kabulu ile romanin dunyasina girer. Boylece soz gelimi, hayaletlerin, olulerin boy gosterdigi Ruzgarli Bayir geleneksel kaliplar icinde bir roman olarak kalir.

Olaganustu ogesini, olagan bir seymis gibi kullanabilmek icin yazarlarin; Virginia Woolf, Dorothy Richardson, James Joyce, Faulkner gibi onculeri beklemesi gerekecektir. Artik dis dunyasindan daha cok ic dunyasi ile seyredilen insanin bireyselligi alabildigince vurgulanmis, aklin hukumranligi zedelenmis ve tahti sarsilmistir. Gercekligin insanin icinde aranmasi gerektigi bilinci ile hareket eden, bir anlatim teknigi olarak da bilinc akiminin sundugu imkanlarla insan ruhunun ayrintilarini desifre eden bu yazarlar, gorunen dunyanin mantiksalligini, bir roman kurali olarak, coktan gozden cikarmislardir.

Boylece modern romanin geleneksel romandan ayrildigi noktalardan biri de olaganustuluk etrafinda yogunlasir. Olaganustu ogesini olaganustu bir seymis gibi isleyen geleneksel romana mukabil, modern roman olaganustu ogesini olaganmis gibi isler. Artik olagandisi olaylarin, varliklarin boy gosterdigi romanlarin sonunda kahraman ne dusten uyanir, ne hallusinasyon gormektedir; ne yazarin fantezilerini seyretmekteyizdir, ne mucize anlatilmaktadir. Gorduklerimiz, okuduklarimiz dogrudan dogruya gercektir, ama alistirildigimiz, egitildigimizden baska turlu bir gercek. Bu yuzden Kafka, Edschimid tarafindan, “mucizeleri alisilmis olaylara donusturmekle” itham edilir.

Kafka’dan soz acilmisken, Donusum’e bakabiliriz. Bu, bir degisimin hikayesidir. Ailesi dahil butun sistemleriyle dejenere olmus toplumsal bir cark icinde Gregor Samsa, bas edemedigi ve hazmedemedigi gercekler karsisinda, insan olarak var olmayi reddeder ve bir sabah kocaman bir bocege donusmus olarak uyanir. Kafka uzmanlarinca inanilmaz zenginlikte bir yigin yoruma acik olan bu degisim, vasat okuyucunun bocalama surecinin baslangicini teskil eder: “Ama nasil olur? Bir insan nasil olup da bocege donusur?” Gercegini, “gercegin” sinirlariyla belirleyen, gercegini duyulariyla aralayabildigi kapilardan girerek kavramaya alismis bu okuyucu Namik Kemal’in roman taniminda israrlidir. Soz gelimi, Peyami Safa’nin Matmazel Noraliya’sinda, Tanpinar’in Huzur’unda, Nihal Atsiz’in Ruh Adam’inda hep ayni soruyu soracaktir: Nasil olur? Nasil olur da Matmazel Noraliya, bir olu, Ferit’e gorunur ve onunla konusur? Mumtaz bir muntehir olan Suat’la nasil konusur? Seref’in gozyaslari nasil olup da fotografindan damlar? Bir yigin inanilmaz olay nasil yasanir?

Ama yasanir iste. Insan gerceginin onun disindaki bir mantiksalliga bagimli oldugu gorusu itibarini coktan kaybetmemis miydi? Aslolan gozlerimiz kapaliyken yasadiklarimiz degil miydi? Gozlerimiz kapaliyken yasadiklarimiz butun imkanlari icermiyor muydu? Borges, hayal ettiklerinin gerceklesebileceginden emin degil miydi, “Yoksa hayal edemezdim” demiyor muydu? Eger boyleyse, Gregor Samsa’nin degisimi de okuyucuya eskisi gibi yadirgatici gelmemelidir.

Bir kere bu idrak noktasina varildi mi artik Mumtaz’in Suat’la gercekten ama “gercekten” konusup konusmadigini sormanin da bir anlami kalmaz. Cunku bilinc duzeyinde Mumtaz Suat’i goruyor, konusuyor ve ondan tokat yiyorsa, bundan daha buyuk gercek olamaz. Ve bu gercekligin mantiki olana gore sorusturulmasi, mantiki olanin sinirlarina cekilmek istenmesi abesle istigalden oteye gecemez. Zira gercegin sinirlarinin alabildigine genisletildigi boyle bir duzlemde, gorunur dunyanin mantiksalligi bir alt duzlem olarak kapsama alanina girmekte, bir baska deyisle kapsanmakta ve fakat kapsayamamaktadir. Ve ille de o gercekligin terminolojisi ile konusacaksak, uc ikiden daima buyuktur. Ikiyi icine alir da kendisi ikinin icine sigmaz.

Iletisim icin: KTU Egitim Fakultesi (61335) Sogutlu / Trabzon

Güller ve dikenler

Nazan Bekiroglu
Guller ve dikenler
Bu yazi Anneler Gunu’nde annelere en buyuk haksizligin, iclerinden birini yilin annesi filan secerek yapilacagini dusunen biri tarafindan kaleme alinmaktadir. Cunku o, annelik duygusunun olculemeyecegine inanmakta, bu yuzden aralarinda soz konusu edilebilecek bir secimi (dolayisiyla yarisi), simgesel anlamda da olsa, abes bulmaktadir. Yine o, anneleri bireyselliklerinden soyutlayarak tek ve mutlak bir butun olarak gormekte, her anneyi butun annelerden yapilma bir sey olarak degerlendirmektedir. Tipki annelerin her cocugu butun cocuklardan yapilma bir sey olarak gordugu gibi.

Ustelik anneligin yollarinin gulluk gulistanlik olmadigini iyi bilmekte ve bu bilgisi her gecen gun biraz daha artmaktadir. Yine butun anneler gibi. Ama yine de bu yazi bir yerinde boyle bir gecis ifadesi ile (ama yine de), kacinilmaz bir masala donusmektedir. Anneyle cocugun masalina:

Hic eskimez bu masal. Bir gece herkesler uykudayken bir tebessumuyle ilk odulunu verir bebek anneye. “Bana gulumsedi. Bana gulumsedi.” Bu kadar kolay kanar anne. Ve butun anneleri ortak olarak kusatan duygu, bu gonullu kendini veristir: Ilk disi. Ilk kelimesi. Ilk cizgileri. Ilk resmi. Ilk okulu. Ilk acisi. Ilk acitmasi. Sinirsizdir annelerin ulkesi. Oyle bedelsiz fethedilmekte, oyle kolay kendisini vermektedir ki. Ustelik bir kez yikilinca, bir daha yapilamama riski hic yoktur. Ve kuskusuz bir kez yitirilip de bir daha bulununca kendisi olabilin tek seydir anne yuregi. Donen cocuk ayni degilse de bekleyen anne hep ayni kalmaktadir.

Cunku sefkat her duygudan yukaridadir.

Cunku cektigi turlu suret acilarin bahsisidir cocuk anneye, bagistir. Bu turlu suret acilarin sebebi olsa da.

Ve o, yavrusunu hep kucagina ilk verildigi gunku bebek olarak hatirlamaktadir. Hayati bu an ile ikiye ayrilmaktadir. Senden once ve senden sonra.

Cunku her dogum, ruhun ezeli ve ebedi hakikatle yuz yuze gelip gerisin geri donmesidir. Acilan bir pencereden otelere bakmaktir kisacik bir an. Goz kirpimi mesafeden. Ruhun bu dunyadaki bezm-i elestidir dogum her kadina.

Bu yuzden kadini ustun kilan tecrube, biyolojik anlamda bir canli uretmis olmasindan cok once, daha yasarken ezel ve ebedle yuz yuze gelmis olmasindan kaynaklanir. Bunu her kadin ifade edemezse de hisseder.

Anneler anlar.

Kucagi bebek biciminde yaratildigi icin midir, icinin her bebege boyle akmasi? Ve minicik bir bebegin minicik bir kadini boyle guclu kilmasi?

Baska turlu nasil izah olunabilir ki kucucuk bir kadinin, bir yanginin ortasina savunmasiz yurumesine yetecek kuvveti aniden ve izahsiz kendinde bulabilmesi?

Agirliginin kat be kat fazlasi yukun altina hesap yapmaksizin girebilmesi? Tasirsam tasirim, tasiyamazsam altinda ezilmeye hazirim.

Emanetine iyi baksin diye sefkatle donatilan ona, bunca dayanma gucu goklerin ve yerlerin, alemlerin ve olusun yaraticisindan vasitasiz gelmemekte midir? Seninle benim sebebim ayni. Bu yuzden anneler cocugunun cizdigi ilk resimlerde en fazla, sol tarafa yerlestirilmis (gorunmeyebilir de) kalbi gormektedir.

Bu sevginin bedeli daha bidayette, kan, ter, gozyasi ve ciglikla odendiginden midir annenin boylesine sabir tasi olmasi?

Sabir tasi catlasa da annelerin susmasi.

Ve, sonralari o kadar cok vereceginden midir baslangictaki bu kadarcik istemekleri? Yesil erik, kiraz agaci. Kekik kokusu, akasya dali.

Adem kadar masum. Havva’nin bagislanisi kadar inandirici.

Oyleyse dogrudur annelerin hakkinin odenmedigi. Ama her anne bilmektedir ki kendi annesinin uykusuz kaldigi gecelerin hakkini, kendi cocuklarina uykusuz kaldigi gecelerde odemektedir ve her anne, bebegini hickiriklarini ninni yaparak uyuttugu gecelerde, bir baska kadinin hickiriklarini kendine ninni edinerek uyudugu geceleri duslemektedir.

Butun annelerle. Dolayisiyla siz kendi annenizle. Ve ben kendi annemle. Yasanmislar kadar yasanma ihtimali icerenleri de kendimize dert ettigimiz icin mi, agir bir saatin tiktaklarinin bosluga dokuldugu gecelerde, boylesine benziyor gozlerimizdeki korku birbirine?

Boyle oldugundandir herhalde gecenin saat sifir uclerine, bebegin o denli yakisan naz kipirdanislarinda sicacik yatagimizdan aniden; ama aniden kopuvermemiz. Ya da uykuyu hic bilmeden sabahi buldugumuz yerde. Atesi aniden dusuveren cocukla bir kez daha dogdugumuzdan midir yuzumuzde beliriveren aydinlanma.

Ah anlatamam.

Gulluk gulistanlik bir yol hic degildir annelerin yolu. Ama guldur anneye cocugu. Dikenleri yuzunu ve ellerini yirtsa da. Gulum benim diye sever yavrusunu.

Ve hangi anne dikenlerinden urkerek gulden geri doner ki?

Iletisim Icin: Egitim Fakultesi (61335) Sogutlu/ Trabzon

Hayrettin Orhanoğlu ; “Nun Masalları”, Martı, sayı 9 , Mayıs 98

“NUN MASALLARI” / “HAT VE RASAT”
“başka ölümler çeker bizi

ve hazan başkaları

ölümü çeker bizim için”

ismet Özel

Hayal/hakikat dilemması, (ki bir dilemma sayılırsa eğer) “Vivre on Raconter” (= Yazmak mı Yaşamak mı) sorusuna bir cevap verebildiğinde çok anlamlılığın da -olası bütün yakıştırmalara rağmen- içe ait bir ‘bakış’ın derinliğini yansıtabileceğini umabiliriz.

Mitolojideki izdüşümünde olduğu gibi (mum ve ardıç dallarından kanatlarla Güneş’e doğru bir sevdalanışın sonunda gerçek bir düşüş’e dönüşmesi gibi) gittikçe eriyen mumları dingin tutma çabaları boşa giden bir yazı serüvenine benzemesi hattat-rasıt’ın da talihidir. Her ne kadar onun da talihi “memnun olamamak ve intibak edememek” ise de ‘kaknus’ gibi kendi küllerinden / gözyaşlarından doğma ihtimalini barındırır yüreği.

Umutsuzluktan umuda ve oradan da yine umutsuzluğa intisap ediş, aslında yalnızca hattat-rasıt’ın karşılaştığı bir durum değildir. ‘Yazı’nın bir ‘gölge’ olduğunun farkına varan her sanatkarın anlaşılamamakla kabullenemeyiş; alışılamamış olmakla horgörü arasında bir noktadaki duruşuyla handiyse her ‘yeni’de karşılaştığı bir tutumdur. ^,

Şeyh Galib’in (bir iddia üzerine üç ay gibi kısa bir sürede yazdığı söylenen) Hüsn ü Aşk’ı bütün hüviyetiyle ‘yeni’dir. Coşkunun, lirizmin, aşkınlığın ve nihayetinde gelenekten getirilen birikimin de eklenmesiyle oluşturulan niteliğin yansıması, ne kadar kışkırtıcı bir ‘yeni’nin heveskarlığını içselleştiriyorsa, hattat-rasıt’ın yazdıkları da o denli bir ‘yeni’nin izdüşümünün, basamağını teşkil ediyor. Çünkü ‘kendi’sini anlatır. Her ne kadar ‘ben’i hep ‘öteki’ni çağrıştırsa da.

Söz’ün saltanatının yıkıldığı düşüncesi -hangi sebebe bağlı kalırsa kalsın- ‘kendisi olmak’lığın karşısında dimdik ayakta durmaktayken gelenekten, geleneğin gücünden faydalanmaktan başka bir ‘çıkış’ı yoktur, Hattat-rasıt’ın. Phenolophe’un örgüsü gibi hep yeniden örülmeye hazır durur sözleri. Yılgınlığa düşse de Goethe’nin dediği gibi gece yarılarına hatta sabahlara değin yazı’nın peşindedir, hattat-rasıt. Olmak da zorundadır belki. Kendi var oluşunun sırrına varabilmek bu zorunluluktan geçmiyor mu zaten?

Hattat-rasıt’ın yaşadığı zaman ve mekanın farklı olması, bir ayna olarak farz edilebilecek yazı’nın / söz’ün sınırlarını değiştirmediğine göre “kalem feryat eder / ağlar mürekkep” lafzınca her şey e rağmen direnme’nin “yazmak”la “yaşamak”ın eş değer tutulması gerektiğine dair ipuçlarını verdiğini düşünebiliriz.

Olası bir anonimliliğe her zaman için pay bırakabilen hatt’ın / yazı’nın / hayatın anonimliliğe düşmemek için sığınacağı tek oda kırkıncı oda olsa da, otuz dokuz cazibeyi aşabilse de ve tıpkı Camsab’ın Şahmeran’ın anlatacağı bütün hikayeleri dinlemesi gerekse de yazı’nın varış noktası yine yazı’dır. Padişahı ‘da bunun bilincindedir. Bu sebeple Hattat-rasıt, rahlesine kamış kalemle kağıttan başka umutlarını, uykusuzluğunu, güneşin / ay(mah)ın ışığını koyması gerekir ki bunu da ‘öteki’ olarak kendisini kim bilir belki de yüzyıllar sonrasında bir ‘anlatıcı’yı yazarak gerçekleştirir. Oysa biliriz ki Abbas Sayar’ın da dediği gibi;

bir noktadan yola çıktım

nokta bitti

kendisinden başlayan bir yolculukla ‘kendi’sine dönen bir adamın öyküsünü anlatır. Çünkü Hattat-rasıt’ın serüven’i ‘herkes’in serüvenidir. Aynı zamanda ‘hiçkimse’nin.

Hepimiz bir ‘hikaye’nin içinde yaşamıyor muyuz zaten.

NOT: “Bakınız: bu öykünün yazarı / yazan

tekrar bakınız: bu öykünün yazarı /yaşamayan”…

II- “NUN MASALLARI” / “KAYIP PADİŞAH

“Ağyarım ağlasın bana hem yarim ağlasın

Güş eyleyen hikayet-i esrarım ağlasın”

ŞeyhGâlib

“Benim gerçeğim sensin ve padişahım. Beni bir tek sen anlarsın (…) Hiç boşluk kalmadan.” der Hattat-rasıt. Aynaların bile girmeye cesaret edemediği o kalp ülkesine hiç bir ön koşul ve marifet gerekmeksizin sinen GÜL’ün düşü, (ki AŞK’ın ‘öteki’ adıdır) hep bir başkasının da düşü olmaya hevesli coşkusuyla mekan ve zamanın silindiği bir aleme aittir. Bu ‘düş, kimilerine göre “ikinci bir zamandır.” Bu alemden asıl zamana, asıl hayata dönüş ise her zaman bir gurbet hissi uyandırır.

“Kayıp Padişah”ta birbirlerinin “ayine”si olan “yaran”lar, bütünüyle olmasa da kimi gönül kapılarını karşısındakine açmamakta direnirler. Padişah, “saray istiaresi”nin en önemli oyuncusu olarak “sahne”de VAR’dır. Aynı zamanda yine aynı niteliğiyle “sahnenin dışındadır. Hem var hem de yok olmak, ona aynı zamanda dayanılmaz bir iç çekişi de getirir. Hattat-rasıt’ın “gerçeği” olduğunu bilmek, cebininin “makber”e benzemesine engel değildir, yine de. Telaşlıdır. Değil miydi ki “rüyalarım ah, hep dilsiz cellatlar ikiye bölmüştü, nazlarını, mahmur uykularını.” Hele ki Hattat-rasıt, “seng-i ibret”in önünden geçerken “taşın çatlaklarından koyu, kirli bir kan” akmıyor muydu? Ancak rüyalarla ödenebilen bir ceza mıydı yaşadıkları?

Padişah’ın çehresi, bütün asırların yalnızlıklarım taşıdığından mı hep “sarı”ydı? Firenk elçisinin getirdiği porselen saatin hep “acıyı, azabı, korkuyu, hüznü, ölümü ve başkaldırısızlığı” saymasıyla, “sebepsiz hüzün hocamdı / loş odalar mektebinde” diyerek ileriye doğru atılan akrep ve yelkovanın saltanatı mıydı bunca kargaşayı barındıran?

Oysa aynalar bütün bunları da resmedecektir.

Nisyanını, yalnızlığını, hüznünü de hesaba katarak.

Onlar değil miydi ki “bir bütünün iki yarısı gibi birbirlerini tamamladıklarına dair” inançlarını kimi zaman kelimelere bile ihtiyaç duymadan hissettiren. Hattat-rasıt’la “plastik yürüller”den nasıl kaçmışlarsa o teslimiyetle GÜL’e sığınacaklardı. Bundan hiç kimsenin kuskusu olmayacaktı.

Ancak bu inanç, kimi zaman aynalardaki “aks”in her iki tarafında için için bir kuşkuya ve büyük bir boşluğa dönüşüyordu. Belki önü alınmaz bir şüpheye.

Hattat-rasıt, bu boşlukta karanlığı aydınlatacak “mah”ını bulmuştur. Padişah’ının da boşluğun, şüphenin bir “kuyu” karanlığına kalbettiği bir an’ı yakalayabileceğini unutmuştur. Öte yandan padişah olmak, “kendi olmak”lığından şüphe etmek gibi bir şey midir? Aynadaki “ben”inden yahut “gerçeği” olduğunu bildiği Hattat-rasıt’tan şüpheye düşmek midir?

Yüreği GÜL’e çarpınca kırılan aynalara bakmamalıdır. “Kendi olmak”lığına bakmamalıdır. Ötesine ne sultan olmaklığı ne de rüyaları izin verir, ince bir sızıyla “eliften beride olduğunu unutmamalıdır. Artık geriye dönüş yoktur. Bütün bildiklerini anlatacaktır Hattat-rasıt’a. Oysa,

sultanlar,

hep yedeğinde taşır korkulan

bir küçük büsesinde hatıraların

diyen kendisi değil midir?

Yalnızca hatıralara yaslanan bir korkunun, umutsuzluğun bir sırrı ifşa etmeye yol açması beklenir bir şey midir? Hattat-rasıt’a anlatacaklarını bilmesine rağmen sürekli “duymak”, hele ki uyumamak, “kirli bir kan “in sızdığı o soğuk “seng-i ibret”i rüyasına çağırmamak demektir artık. Dışarda rüyalarının gerçekleşmesini bekleyen onca -‘ahbab’ varken bilir ki ‘hasbihal etmek’ validelerin annelikleriyle örtülü hırslarına bir başkaldırıdır.

Hattat-rasıt’sa, yeniden saraya geldiğinde kapıları yüzüne kapanır bulur. Padişahının huzurunda iken yüreğindeki boşluğu aydınlatan ‘mah’ı onu “içeri”ye “şehr-i kalb”e aldığında nasıl “sükut”, “söz”ün yerini aldıysa, aynadaki “ben”i, kendisinden “kalıcı” olanı isteyen padişahı da bir pencereden -ihtimal ki- öylece kendisini izler.

Hattat-rasıt’a anlatacaklarını yazdığı “meşin kaplı defterlere biraz hüzünle, dahası garip bir sevinçle” bakar.

Bilir ki “YAZI GÖLGEDİR”.

Bir gün kayacak bir yıldızın sırrında kendisini bulduğuna şaşırmayacaktır artık.

Sonra namaza doğrulur.

8 Ekim 1997 / Erzincan

Bir bahar yazısı

Nazan Bekiroglu
Bir bahar yazisi
Sis cekilir, gorunur vadi. Su ve isiktan yaratilmis koridor.

Yer: Simdilik burasi. Ama sonra da degismeyecektir.

Kucuk bir fark edisle baslar her sey. Her sey gibi neticede bahar da bir andir. Bunlar o yagmurlardir.

Felsefe okumalarinin sahife aralarina bir dal mimoza duser ansizin. Ileri yapraklari yoklanan takvimlerde gunleri sayili firtinalarin adlari, sercelerin yavrulama zamanina karisir. Kim bilir nerelerden dusmus yildizlarin ucgeni gogun en yuksek tepesindeki makamina yaklasir. Baslarken munistir, bir hayli sade. Bize ne ihtilaller hazirladigini dunyada kestiremeyiz.

Ruzgarin canina ses veren gizli bahcelerde asmalar aglamaya baslayinca bir kere yolculuk baslamistir. Acar bakarsiniz defterinizin sol ust kosesi kendinden tarihli sayfalarini. Bir bahar yazisi yazmaya coktandir baslamissiniz, yazinizi siz bile tanimazsiniz.

Subatlarda kardelenler kisa dairdir, gecikmis nergislere karisir. Soguk yagmurlar altinda henuz Vivaldi cok uzaklardadir. Yine de kaldirimlarda islak isik toplarina ihanet etmenin tadi duyulur ilk kez. Ilk kez uzak bir hatiraya donusur kose baslarindaki kestaneciler. Kendinizden utanir, hayretler edersiniz. Ama is isten coktan gecmis, ok yaydan bir kere firlamis gibidir. Degil mi ki cemreler havaya, suya ve topraga dustugu kadar ruhunuza da degmektedir. Ve degil mi ki bahar bir yigin hatiranin ayrintisinda ruha dair bir hikayedir. Lakin hatiralardan ibaret bir sey hic degildir. Her yil yasariz da, hic ikinci kez yasamayiz bu yeniden dogmaklari.

Mart sonlarinda cobancatanlari, mavi mineler bas kaldirir sessizce. Baharin sesi duyulur duyulmaz arasi, surgun cicekleri. Kapilar kirilmistir. Otomobil on camlari omuz hizasina kadar acilir bunca aradan sonra. Ve ansizin yun ceketler, naftalin kokusu coktan ucmus, cikarilip kola atilir. Mart 21’lerde zerrinkadehler. Gunes artik koc burcundadir. Hur irade yerini duyguya birakmaktadir.

Nisanda menekseler, dugun cicekleri.

Lale tarhlarinda Istanbul laleleri.

Yagmur sabahlara kadar usul usul ve gizlice. Koyu yesil yapraklari yikamaya baslayip da bahcelerde, bir hazirlik bir hazirlik gidince.

Cimenlerin tazeligini yuregimize dusurup de ilk kez goruyormus gibi olunca papatyalari. Bahar bulutlarinin golgesi kac zamandir ufku gozlenen bir denize dokulunce. Minicik mor kertenkeleler, guz basinda biraktigimiz yerden uzatip da usumus burunlarini gunese serilince.

Yere diz cokup topragi koklarsiniz. Sifira yaklasir yasamla aranizdaki mesafe. Olusa vasitasiz katilir, aracisiz yasarsiniz. Kelimeler ihanet etmezler, bahar bahardir artik. Cimendir cimen. Bir aykiri sevinc ses verir her zerrenizden. Isik, hava ve sudan murekkep bir butunle birlesir, bir dugun ciceginin kiyamete donusmesi ne kadar kolaymis meger, ogrenirsiniz.

Cebinizde ates bocekleri. Gelmis gecmis butun romanlarin ozeti kalbinize cikartilmis, vazgecersiniz eski sevgililerin yerine yenilerini koymaya calismaktan: -Gec kaldiniz itiraf ediniz.- Ama aliniz su an-i bahar sizin.

Kapilar acilir ansizin, esatirin dunyasina dalarsiniz. Defne, iffetini korumak icin yemyesil bir dala donusur, yaz-kis solmayan. Kendini begenmis delikanli su kiyisinda acan nergise. Papatyalardan tac yapmak ilk gunki anlamina burunur, masum ve beyaz. Nutuklar irad etmesi gereken kaza kaymakamini nihayet anlarsiniz, hani su kira cikan. Ceketinin dugmelerini cozmus, boyun bagini gevsetmis. Cimen saplari cigneyerek otlara uzanmis, siirler yazmaktadir. Bir yerlerde homurtulu ve ciddi bir kalabalik onu beklemektedir.

Beklesin. Siz beyaz muslinden giysiler icinde degil misiniz?

Ve sacinizda papatyalardan taclar yok mudur?

Kucuk ve sessiz ve hanimeli kokan yagmurlar, prizmalar yaparak gizli bahcelerden gecmeye baslar. Yumarsiniz gozlerinizi. Kirpik uclariniz islanir. Dokununca hulya bozulmaz.

Peki bu haller neden bu boyledir?

Kisin bitimine iliskin bir mujde ya da yaza dair bir vaad tasidigi icin mi? Tabii ki hayir. O, baslangic ya da bitis olmak yerine, sadece kendisinden ibaret bir olusa, ustelik tek yasayislik bir olusa ad oldugu icin bahardir. Goz acip kapayincaya kadar gececektir biliriz. Oyle bir sabah dogacaktir ki ayni gizli bahceye artik baska bir seydir. Biliriz de canimiz yanmaz. Prensesler hic solmayan gulleri firlatip atacak olduktan sonra, bitimsiz bahari kim ne yapsin?

Nihayetinde filbahriler. Leylaklar.

Ruh ansizin kendisiyle yuz yuze gelir. Cozulur anlami ait olusun.

Ihtilal mayista patlar.

Guller mayista acmaya baslar.

Abdullah Adana ; “Nun Masalları’nun Masalı”, Sefine , sayı 3 , Mayıs Haziran 98

Nun Masalları’nın Masalı

Nazan Bekiroğlu, Dergah Yayınları, Hikaye, Mayıs 1997, 150 sayfa.

Hikayeler bizlere yazarlarının duygu, duyuş ve iç çırpıntılarını, yürek feryatlarını ele veren belgeler niteliğindedir. Hikayeler diğer edebî türlerden, bir solukluk gibi durması ve yazardan çok okuyucunun imge dünyasına hitap etmesiyle ayrılırlar. Her hikaye aslında bir bilmecedir. Okuyucu hikayeleri okuyarak hem yazarın iç dünyasının kapısını aralar, hem de kendi iç dünyasının derinlerine dalar. Bu yazar ve okuyucu arasında karşılıklı bir alışveriştir. Dergimizin bu sayısındaki “Bir Eski Bir Yeni” köşesinde sizlere tanıtmaya çalışacağımız hikaye kitabı da, insanı kendi iç alemine götüren, sorgulama yaptıran, iyi ve kötü yönleriyle bir mazinin hatırasını canlandıran özelliğe sahiptir.

Nazan Bekiroğlu’nun Dergah Yayınlanandan çıkan “Nun Masalları” kitabı, yazarın daha önce Dergah dergisinde 1991-1997 yılları arasında yayınlanan hikayelerinden oluşmaktadır. Kitabın adının anlamım ise yazar “Nigar Hanım” adlı hikayesinde şöyle belirtmektedir. “Nigar Hanım ismimizin ilk harfi sizce nun, bence N, sizce bir münhaniyeye vakfolmuş bir kürsü ve bir tek nokta ile nun, bence geometrik rastlantıların ürkütücülüğüne terkedilmiş kader çizgileriyle N” (s. 139) Yazar kendi adının başharfi “N” ile Nigar Hanımın adının Osmanlıcadaki başharfi olan nun harfini karşılaştırıyor ve diyor ki nun artık masal oldu. Biz şimdi ‘N’lerle uğraşıyoruz. Tıpkı Nun harfi-nin N’ye dönüşmesi gibi tüm değerlerimiz bir masal gemisiyle hayatımızdan çekip gitmişlerdir.

Nazar Bekiroğlu, “Nun Masalları” adlı kitabındaki hikayeleri 4 bölümde toplamıştır. Kitaptaki hikayelerin yazılma tarihleri 7 yıl gibi bir süreye yayılsa da, hikayede işlenilen konularda ve temada bir bütünlük görülür. Bu da yazarın hikayelerinde bir süreklilik olduğu izlenimini verir. Bu hikayelere nehir hikayeleri diyebiliriz. Çünkü hikayelerde işlenilen konularda bir devamlılık ve akıcılık görülür.

“Hattat ve Padişah” adıyla toplanan birinci bölümde 4 hikaye bulunmaktadır. Hikayelerin başlıkları şunlardır: Hat ve Rasat (Eylül 1992), Kayıp Padişah (Mart 1993), İri Kara Leke (Temmuz 1993) Ayine-i Mücellada Nihanız (Ağustos 1993)

Bu bölümdeki hikayelerde yazar, eski cemiyetimizde önemli bir yeri olan hat ve hattattan yola çıkarak günümüzdeki yazı ve yazarı karşılaştırıyor.

Yazı yazmayı bir sanat olarak gören eski cemiyeti ve bu sanatı icra eden hattatların iç dünyalarım, yaşayışlarını, duygularını hikayede imgesel olarak işliyor.

Bu hikayelerde dikkat çeken yazarın üslubudur. Yazar mazi koridorundan giderek eski cemiyetimizin, duyuş, düşünüş, heyecan, zevk, acı, ihanet…. Kısaca bir toplum hayatını rasat, hattat, padişah, cariye gibi, o toplumun temel şahıslarında bizlere somut bir şekilde hissettirmektedir. Yazar bugün bize anlaşılmaz gelen, anlamsız görünen bir çok mazmunlaşmış hadisenin temellerine inmemizi hikayelerinde sağlamaktadır. Örneğin hat, rasat hikayesinde geçen “Padişahlara arzuhallerini sunmak isteyenlerden bir kısminin başlarının üzerinde meşale tutarak, eğer adaleti icra etmezse kıyamette bu meşale gibi yanacaklarını ima etme” hadisesi “başta hasır yakmak” mazmununun hangi anlamlar ifade ettiğini açıklar. Dolayısıyla biz eski cemiyetimizi bize anlatılan şekliyle değil, bizim anlamamız gereken şekliyle değerlendirmemiz gerekir.

Yaşadığımız coğrafyanın her karışım bir sanat eseriyle süsleyen bir cemiyetin torunları olarak bizler, ecdadımızın bıraktığı eserlere şaşkın ve hayran bakmaktansa, onların bu eserleri hangi halet-i ruhiye ile meydana getirdiklerini iyi anlamalıyız.

Yazarın hikayelerinde işlediği ana tema geçmişe duyulan özlem ve bu geçmişin doğru anlaşılmasıdır. “Genç Mezarlık Bekçisi, Genç Kalfa ve Son Padişah” adlı ikinci bölümde de 4 hikaye bulunmaktadır. Bu bölüm: Ahter -Suhde- hu ve Lale (Haziran 94), O Yakamoz, O Yıldız (Nisan 95), Onların Son Öyküleri (Aralık 95), Nakkaşın Yazılmadık Hikayesi (Mart 97) adlı hikayelerden oluşmaktadır. Bu bölümdeki hikayelerin başlıklarından da anlaşıldığı gibi kültürümüzde derin manaları olan fakat şimdiki neslin bîhaber olduğu kültür unsurlarımız edebî bir üslupla işlenmiştir. Lale bizim kültürümüzde, tıpkı gül gibi vazgeçilmez bir özelliğe sahiptir. (Daha geniş bilgi için Melahat Şen, Osmanlı Lalesi, Sefine Dergisi, nr. 2) Yazar lale, gül, aşık, sevgili, aşk acısı, ahter (yıldız) gibi mazmunları kullanarak unutulan değerlerimizin aslını ve önemini bu bölümdeki hikayelerinde vurgulamıştır.

Mazimiz bize şimdiye kadar donuk kalıplar içerisinde ve resmî bir mantıkla öğretilmiştir. Fakat Nazan Bekiroğlu’nun hikayelerinde bizlere vermek istediği mesaj, tarihimizin bir duygu ve duyuşla incelenmesi gerektiğidir.

“Onların Son Öyküleri” hikayesinde yazar, son Osmanlı padişahının vatanını terk ederken içinde bulunduğu ruh halini çok iyi tasvir etmiştir. Böylece tarihi bir olaya sığ ve kuru bir şekilde yaklaşmamış, tarihsel hadiselerin arka planındaki duygusal ve gerçekçi boyutu da işlemiştir. Yani tarihe bir edebiyatçı gözüyle bakmasını bilmiştir. Zaten edebiyat olmadan tarih kendini tam ifade edemez.

Kitabın üçüncü bölümünde, “Bahçeli Tarih (Ocak 91), Akşamın Ağası (Nisan 91) ve Kara Yağmur” (Haziran 91) adlı 3 hikaye bulunmaktadır. Bu bölümdeki hikayeler yazarın bu kitaptaki ilk hikayeleridir.

“Bahçeli Tarih” adlı hikayede, bir tarih öğrencisinin “Hafız Hızır Ağa’nın Günlüğü” adlı bitirme tezini hazırlarken düşüncelerini anlatıyor. O donemdeki yazılan eserlerde, yazarların kendi özel hayatlarıyla ilgili bir şey yazmamaları yazarı sorgulamaya sürüklüyor ve diyor ki onlar da bizim gibi insandı sevdiler, sevildiler, sevindiler, üzüldüler. Fakat bu eserlere neden yansımadı, niçin bir hayatı tüm yönleriyle öğrenemiyoruz? Yazara göre vesikalar geçmişimizi kavramak için yetmez. O insanların fikir ve zikir dünyasına girmek, onların günlük yaşantılarım bilmek gerekir. Böyle olmazsa o dönemin insanlarım hep eksik tanımış oluruz.

Eski cemiyet hayatımızın tüm yönleriyle bize yansımamasının sebebi suskun ve içine kapanık bir medeniyet olmasıdır ve dış güzelliğinden çok iç güzelliğine önem veren şark felsefesinin etkisidir. Bu durum, bizim tüm sanat eserlerimizde görülmektedir.

Tarihimiz bizim için bir nostaljidir. Biz bulunduğumuz zamandan geçmişe bakarak çeşitli duygulanımlar elde ederiz. Tanpınar’ın dediği gibi yeni yapılmış çimento kokan bir Süleymaniye herhalde bize hiçbir etki yapmazdı. Bir eserin değerli olması, tarihî olmasına bağlıdır.

Kitabın son bölümünü ise “Nigar Hanım Sevgili” (Ocak 97) adlı hikaye oluşturuyor. Yazar bu hikayesinde, aynı zamanda doçentlik tezi olan, “Nigar Binti Osman” adlı Osmanlı kadın şairinden bahsediyor. Yazar Şair Nigar Hanımı incelerken onu salt bir tez konusu olarak görmemiş, adeta o dönemi ve Şair Nigar Hanımın hayatını kendi ruh dünyasında hissetmiştir. Yazar şair Nigar Hanımın yaşadığı dönemle kendi dönemini karşılaştırınca bir sorgulamaya gidiyor. Bu sorgulamalarda hep bir karşıtlık ve karışıklık görüyoruz.

Sonuç olarak diyebiliriz ki; tarihimiz ve kültürümüz arasında açılmış bu uçurumları yazar hikayelerinde kendi üslübunca ifade etmeye çalışmıştır. Hikayelerde, yazarın, bu uçurumu çok derinden hissettiğini bundan dolayı da çok acı çektiğini anlıyoruz.

Yazar kültürümüz ve biz arasındaki uçurumu şöyle ifade ediyor. “Yer o yer ama, ne ben aynı benim, ne sen aynı sensin, üstelik sen ve ben, ben ve sen de değiliz.” (s. 40)

Son söz olarak diyeceğimiz şudur ki: Bir masal gemisine binerek Sarayburnu’ndan ayrılan tüm o iyi şeylerle aranızdaki bağı yeniden kurmak ve uçurumu kapatmak istiyorsanız bu kitap okunmaya değer. Okuduysanız bile bir daha okuyun. Çünkü ben öyle yaptım!

M.Çağrı Eken, – Başlan, Fatih; “Nazan Bekiroğlu: Ne Çok Sıkıntı Çektik Ömrümüz İlerledikçe, Üstelik Ölümlüydük.”, Martı , sayı 9 , Mayıs 1998

Nazan Bekiroğlu: “Ne çok sıkıntı çektik ömrümüz ilerledikçe,üstelik ölümlüydük.”

Martı (Mayıs’98, sf.12-14)

Haz.:M. Çağrı Eken – Fatih Başlan

ÖZGEÇMİŞ

03.05.1957, Trabzon.

İlk ve orta öğretim aynı kent.

Erzurum,

Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi

Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

1981, Dört yıl için lise öğretmeni.

1985, Fatih Eğitim Fakültesi, Öğretim Görevlisi.

Halide Edip’le doktor.

Nigâr Hanım’la doçent.

Evli.

İki çocuğa anne.

1*”Önce söz vardı” bahsinden girerek…

“Şimdiye kadar hiç kimsenin söylemediği şeyleri, hiç kimsenin söylemediği biçimde söylemek, yazmak”… Mümkün mü?

-Bu cümle Nun Masalları’nın ilk cümlesi. Hat ve Rasat’ın hattatına ait, yani fiktif dünyadan bir alıntı yapıyorsunuz. Bu yüzden öznesi hattat olarak yapılacak yorum, öznesi Nazan olarak yapılacak yorumundan farklı olacak. Önce hattat:

“Şimdiye kadar hiç kimsenin söylemediği şeyleri, hiç kimsenin söylemediği biçimde söylemek yazmak” isteği ve ihtiyacı, bu ihtiyaç ile başlayan oluşlar manzumesinde hattatın temel trajedisini oluşturur. Çünkü o, kendisini ‘ben’ diyerek farklı biçimde ifade etme alışkanlığı olmayan, üstelik bunun pek de makbul görülmediği bir geleneğin içindedir. Bu anlamda aykırı bir söylemi yüklenmek hattatı büyük bir çatışmaya, her ayrıntıda ifade gücü taşıyan bir trajediye bağlar ve götürür. ‘Ben’ deyişi, ön planda bir roman ya da hikâye yazma arzusu biçiminde tezahür eder. Oysa hattatın mensup olduğu bütünün içinde, bireyselliğin vurgulandığı, teşhir ve teşrih edildiği, bizim Tanzimat’tan sonra tanıyacağımız anlamda roman ve öykü yoktur. Ama hattat öykü yazmak istiyor, kendisini farklı biçimde ifade etmek. Çünkü farklı biçimde hissediyor.

Bir öykü kahramanı olarak onun bu isteği, doğrudan reel dünyaya ait bir unsur olan yazarının nerede durduğunu da belirliyor. Bugünden bakan ve yaşayan bir hikâyeci olarak beni ilgilendiren hemen tüm problemler ona/onlara yüklenmiş vaziyette. Bu yüzden işte, hattatın “şimdiye kadar hiç kimsenin söylemediği şeyleri hiç kimsenin söylemediği biçimde söylemek, yazmak” istemesi. Onu bu isteğiyle yadırgamıyorum. Çünkü hattat geleneğin içinde bir birey olarak yeniden kurulmakta, bir başka deyişle ona modern insanın problemleri yüklenmekte, tabii müellifinin gücü yettiğince. Oysa “geçmişi, geçmişle ve geçmişte” yaşayan yazar, kahramanını da geçmişin vitrini ve felsefesi içinde teşhir etmek zorundadır.

Müellife gelince. O, “Şimdiye kadar hiç kimsenin söylemediği şeyleri” söylemenin mümkün olacağına çok da katılmıyor. “Gökkubbe altında söylenmemiş söz” olmadığına samimiyetle inanıyor. Ancak, söyleme biçiminin yenilenebileceğine kani.

Bir zamanlar çocukça bir sezginin sağlamlığıyla ve nasılsa söyleniverilmiş bir cümleyi uzun bir inkârdan sonra, yeniden aynı noktadayım: Yazıla yazıla şiirlerin ve şarkıların tükeneceğinden ciddi ciddi korkuyorum. Öyleyse bu dünyada henüz “kendine özel formu içinde” söylenmemiş söz varsa da, bir yerlerde söylenmiş ve bekliyor, diyelim ve bu bahsi kapatalım. Elbette “önce söz vardı”. Hattatın söylemek istediği de onlardan biriydi. Ama onun za’fı zamanından önce söylemeye kalkışması. Bu yüzden onu kimse anlamadı. Biri hariç. O da yetmedi. Aslında yetti ama, acımasız öykücü işte. Buna izin vermedi. Aslında onun da başka şansı yoktu. Çünkü o da bugünden bakıyordu.

2*Kendinizi ne kadar anlatabiliyorsunuz öykülerinizde? Bu anlattığınız ‘ben’ininizin ne kadarı, kurguladığınız ne kadarı olmasını istediğiniz ‘ben’?

Bu soruya büyük dert bir cümleyle karşılık vermek gerekir; “ben neyim”, ki bunun da altından kolay kalkamayız. Ama en azından bana göre ben, görünürdeki miyim, görünmezdeki mi? Çok sevdiğim bir göndermeyle, “aslolanın gözlerim kapalıyken yaşadıklarım” olduğuna inanıyorum. Bu mini mukaddimeden sonra; gündelik bir yaşantının ben’ini bulamazsınız yazdıklarımda, doğal olarak. Gözlerim kapalıyken yaşadıklarım, onlar ise bir arayış serüveninin bakıyesi olarak var. Müsveddesi kalbimdi, Nun Masalları sizin, desem yeter mi?

3*Ararken yazmak bir tezat değil mi? Yazı sabitlemek değil midir? Peşinizden geleceklere bir işaret bırakmak mıdır yoksa?

Yollara dökülmüş kendisini arayan, huzursuz, telâş ve panik içre, varlığından şüphede birisi için yazı en bereketli yollardan biridir. Tümüyle sanat, felsefe, bilim ve din gibi. Kiminin vasıtası sezgiseldir, kiminin müsbet filân. Sizin “sabitlemek” dediğiniz benim “mutlak olan” dediğim nokta anlaşılan. Her yazı bir çatışmanın ürünüdür. Mutlak olanın bulunduğu noktada zaten çatışma da biter yani yazı da. Bu yüzdendir ölmek için yazmaya kalkışması Kafka’nın. Bu yüzden her gerçek yazar her gerçek yazının arkasından ölür. Ama yeniden doğar. Yeniden ölmek için. Ezcümle Orfeus’un sazı durmadan çalar, bu dünyada.

Sonrakilere işaret bırakmak meselesine gelince. Var olduğumdan en fazla şüphe ettiğim anlarda kaleme sarılırken, benden öncekilerden işaret almaktı asıl endişem. Bu doğal olarak sonrakileri de içeriyor. Çünkü ben öncekilere göre sonrakiyim. Sonrakilere göre öncekiyim. Ben, öncekiler ve sonrakiler bir varlık problematiğinin üç ayağını oluşturuyorsak, ki öyle; benden evvelkilerden işaret alınca, sonrakilere kendiliğinden işaret kalıyor. Yani benim benden sonrakilerle ilişkimi, benim benden öncekilerle ilişkim belirliyor. Ve benim sonrakilere bıraktığım işaret, salt “sonrakilere işaret bırakmak” ifadesinin içerdiği anlamdan farklı bir anlam içeriyor.

4*”Osmanlı’nın tarihi gerçekleri beni birinci dereceden ilgilendirmiyor”sa geçmişi kaybetmekten yakınmak ne ola ki? Bu oryantalist bir bakış açısı değil mi?

Hayır tabii ki. Baktığınız noktayı iyi tesbit ederseniz, hayır. Bir bilim olarak tarihten mi, bir sanat olarak edebiyat/hikâyeden mi bakıyorsunuz. Dahası gayeniz olan şey tarih mi, hikâye ve hikâyeye yuvalanmış bir felsefe mi? Varlık sorunsalı noktasından bakın bakalım. Kendi varlığı hususunda fevkalâde panik içinde bulunan yazara, kendi varlığının onay alanı olarak geçmiştekilerin varlığını onaylayabilmesi kalıyorsa. Yani “ben var mıyım” sorusunun cevabı gelip gelip, “onlar var mıydılar, onlar var idiyseler sen de varsın”; ve ardından da “biz aynı insan mıyız” dönemeçlerine dayanıyorsa. Ve dünküler, bugünküler ve yarınkileri topyekûn kuşatan büyük göz hesaba daima katılıyorsa. O zaman yollara dökülür ve kendinizi bulmak için tarihe koşarsınız/kaçarsınız. Ama bu tarih o resmî tarih değildir. Bütün kapılar kapanır bunun dışında yüzünüze. En fazla da resmî tarih kapanır. Kendinizi bulmak için onları ararsınız. Peki nasıl ararsınız onları? Sizin Malazgirt ya da Çaldıran kazanma şansınız yoktur artık. Yani siz onlara gidemezsiniz. O zaman onları size çekersiniz, bakalım geliyorlar mı?. Gelirlerse, hem sizde hem onlarda olanda buluşursunuz. Sadece onlarda olanda değil, hem sizde hem onlarda olanda. Sizin gibi mi âşık oluyor, sizin gibi mi acıyor parmağı kesilince? Aynı mı babanız ölünce içinizdeki şey? Ülkenizden ayrılmak zorunda kalırken aynı mı üzüntünüz? Yani beşeri anlamda aynı mısınız? Benim hareket ve varış noktam bunun cevabının “evet” olduğudur, yüzlerce defa evet. Ha, öyle oldu diyelim. Ne olacak? Beşeri olan yakalanacak. Bu defa benim ve diyelim Fatih’in ya da o bîçâre Sultan Vahideddin’in öznel tarihlerimiz, öznel tarihlerimiz olmaktan sıyrılarak tüm insanların tarihi olacak. Ve özelden çıkıp genele dönüşecek. (Bu yüzden Nun Masalları’nda -bir bölüm dışında- padişah ismi yok, dekor ihmal edilmiş, kahramanlar o kadar farklı statülere sahip ama hep bir arada, 17 yy. insanları ama 17. yy. insanları gibi davranmıyorlar, düşünmüyorlar. Bugünün, dünün ve yarının insanı gibi düşünüyorlar). Hattat ve padişah. Farklı değil yanları beni ilgilendiriyor. Padişahı farklı kılan tarihin konusuna giriyor, Osmanlı’nın zaferleri ya da hezimetleri yani. Farksız kılan ise benim konuma giriyor. O zaman bir yazar olarak bana kalan şey paniklerimin, aceleciliğimin, telâşlarımın, yollara dökülmüşlüğümün, nihayet ölümümün arkasından: Ben varım. Çünkü onlar da vardılar. Ve biz aynı insanız. Bütün diğer insanlarla ve geleceklerle birlikte. Ve hepimizi gören büyük bir göz var.

Diğer meseleye gelince; Osmanlı’nın tarihî gerçeklerinin beni birinci dereceden ilgilendireceği alan, o tamam; ilm-i tevarih. Orada fevkalâde ilgiliyim o gerçeklerle. Ama benim hikâyem buna müsait değil. Aslında “hikâye” buna müsait değil. Shakespeare oyunlarının çoğu yazıldığı çağa göre tarihî. Ama o zaman da, bu zaman da Shakespeare oyunlarını tarih öğrenmek için değil, insan ruhunun labirentlerini görmek için seyrediyoruz. Bu bakımdan bence “tarihî gibi görünen ama tarihî olmayan hikâye” kavramının iyice yerleşmesi gerekiyor. Tarih ile tarihî hikâyenin kesişme/kesişmeme problemlerine gelince, o edebiyat teorisinin de tarih teorisinin de kolay halledemediği apayrı fakat çok çekici bir konu. İsterseniz burada keselim.

5*Bayandan sanatçı olur mu? Özellikle de el becerisi gerektirmiyorsa bu sanat?

Sorunuzun altındaki kinayeyi farketmek istiyorum, çok yönlü ve riskli. Benim için değil, sizin için. Bir kere “bayan sanatçı” ifadesi, sanatsal ve akademik düzlemde bu ayrıma şiddetle karşıyım. Çünkü bu ayrım ya hoşgörü getirir beraberinde, ya horgörü. Bir insan ya sanatçıdır, ya değildir. Erkek sanatçının üçüncüsünü kadın sanatçının birincisine muadil tutmak çok gereksiz ve kadınların buna ihtiyacı yok, erkeklerin de yok. Fakat nedir, gereksiz bir hoşgörü veya gereksiz bir horgörü. Faydadan çok zararı var. Gündelik şöhretler, şiirinden çok yaşantısıyla ya da çevresiyle edip kadınlar. Veya tam tersi. Kadın diye küçümsenmeler, hesaba alınmamalar filan. Bunların gereği yok. Bırakın suları, aktıkları gibi aksın.

Ama sular her zaman yatağında akabilir mi? Yani kriter sosyolojik düzleme kaydırıldığında kadın-erkek ayrımı ister istemez girer işin içine, doğru. Ancak o zaman da yapılması gereken şey, “bayandan sanatçı olur mu olmaz mı” diye sormaktan ziyade; bayanların sanatçılıklarını toplumsal süreç içinde bir geleneğe dönüştürerek yaşayıp yaşayamadıklarının sorgulanmasını gerektirir. Bu anlamda fikirlerimi çeşitli vesilelerle az çok söyledim. Anlaşıldım ya da anlaşılamadım. Ama tekrar etmekte fayda var. Bayandan sanatçı olur, şair de olur, herşey de olur. Toplumsal ve sanatsal çark, ona ihtiyacı olan birikimi sağlayabileceği kadar döndüğü müddetçe. Bir de galiba “kendisine ait bir odası ve bir miktar aylık geliri oldukça”.

6*”Sanatçı” üstbaşlığı altında Hülya Avşar’la birlikte olmak nasıl bir duygu sizce?

Bugün şakacılığınız üzerinizde. Sanırım bu soruyla da benden “sanatçı”nın tanımını istiyorsunuz. Bir kere tıpkı “entelektüel ve entel” ayrılmasında olduğu gibi, eşanlamlı oldukları halde “sanatçı ve sanatkâr” sözcükleri arasında bir anlam farklılaşması son zamanlarda iyice kendini hissettiriyor. Bu, yani sanatkâra ve sanatçıya ayrı anlamlar yükleme bence toplumsal bir tepkidir. Toplumsal bilincin sanatkâra verdiği değeri ironik bir biçimde dayatmasıdır. Sanatkâra gelince. Malûm tanımları tekrarlamak niyetinde değilim, lâkin bence olmazsa olmazı, üretirken bir vade için tükenmesidir sanatkârın. Bestekâr üretirken ruhundan bir şey eksilir, onu yerine koyarak tekrar beste yapabilmesi için beklemesi gerekir. Ama şarkıcının hayır. “Şarkı söyleyebilen”den bu kesiti aldıktan sonra, yelpazenin yelpaze dışı kalan kanatlarına bakma gereğini dahi hissetmiyoruz elbette. Hani padişahın hasta kızını aynasıyla gören, halısıyla bulan, elmasıyla iyileştiren üç şehzade var ya. Kız hangisinin olacak? Üçüncünün temsil ettiği tükeniş, işte o sanatkârı yapan. Çünkü diğerlerinin meta’ı yerli yerinde ama elma tükendi. Tükendi ama birisini var etti.

Bir de tabii fark etme meselesi var. Nedir? Sanatçı farkeden ve farkettiğini farkettirebilendir. Gerçekleştirme gücünü taşımasa da işaret gücü var. Çünkü ezel meclisinde kendisine hisse olanla karşılaşmaya yeteneği var.

7*’80 sonrası edebiyatında şiir, hikâye ürünlerinin ve genel olarak sanat’ın niceliksel olarak arttığını, niteliksel olarak da sabit kaldığını söyleyebilir miyiz? Yani matematiksel olarak ifade edersek var olanı önceleri 10 kişi bölüşürken, aynı birikimi 100 kişi bölüşmeye mi başlamıştır?

“On kişiye yetecek olanın yüz kişi tarafından paylaşılması” tipik popüler alanlarda dikkat çeker. Şiir ve hikâyede acaba meselâ müzikte seyrettiğimiz (dinlediğimiz değil) anlamda bir popülarite yaşanıyor mu? Bu tür bir artma varsa da aynı boyutlarda olduğunu sanmıyorum. Edebiyat buna çok müsait değil, iyi ki değil. Şiir ve hikâye, hele şiir, hâlâ masum. Şair-müteşair meselesi ise bundan farklı bir şey tabii. Fakat yine de niceliksel bir artma dikkatinizi çekiyorsa, zamanın ne getirip götüreceğini görmek için edebiyat tenkidinin edebiyat tarihine dönüşmesini, kıymetlerin yerine oturmasını beklemek gerek. Bir de her dönemde on kişiye yetecek olanı daha çok kişi bölüşmüştür. Ama aradan elli yıl geçince yine geriye on kişinin adı kalır. Siz sadece Fikret ve Cenab’ı görüyorsunuz. Açın bakalım Servet-i Fünun mecmuasını. Yüz şairin adı var. Zaman acımasızca ayıklar. Ve iyi ki ayıklar.

8*[Biraz özel kaçabilir] Edebiyatçının -sanatçı anlamında, akademisyen değil- evlenmesi, edebiyatçılığının da kayıtlı olması anlamına gelir mi? Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

Yo, pek özelliği kalmadı. Bu, “akademisyenlikle hikâyeciliği nasıl bağdaştırabildiğim”den sonra en çok karşılaştığım soru, tümden cevaplayayım. Önce sorunuzdaki iki tire arası cümleye bağlı olarak; eğer akademisyenlik para ya da statü kazanma vasıtası olarak değil de bir kendini gerçekleştirme alanı olarak görülüyorsa, o da evlilikle bağlantılı risk alanları arasındadır. Dikkat edin, büyük akademisyenler büyük sanatçılara benzer. “Mukayyed” olma meselesine gelince. Zihinler ve ruhlar ipotek edilecekse haklısınız, evlilik risktir, dahası felâkettir. Biraz önce “sanatçılığın yaşanması” derken kastettiklerim arasında bu da vardı. Ama evlilikte benler belirli bir sorumluluk alanı haricinde özgür kalabiliyorsa, mavi seven bir adamın karısı kırmızıyı sevmekte devam edebiliyorsa, birey yok olmuyorsa, risk alanı daralır. Gerisi gündelik ayrıntıların düzenlenmesine bağlı olarak yoluna girer. Kendimi kendim olarak hissediyorum desem yeter mi?

9*Tanpınar “Şiir bir susma işidir. Şiirlerimde sustuğum şeyleri roman ve hikâyelerimde anlatırım” diyor. Sizse Nun Masalları’nda Tanpınar’ın sanat anlayışından farklı olarak hikâyeyi bir susma işi haline getirdiniz. Buna niçin gerek duydunuz?

Tanpınar’ın cümlesine fazla aldanmamak lâzım. Roman ve hikâyelerinden de anlam çıkarmak için onun, iğne ile kuyu kazmak zorunda kalırız çoğu zaman. Bana gelince. Eksilte eksilte yazdığım doğru. İlk nüsha 15 s. ise baskıya giden daima 10 s.dir. Tabii susmanın ölçüsü sahife sayısındaki azalma değil elbet. Ama eğer gerçekten susuyorsam, bunun bir değil birkaç nedeni var. Biri ses rengi ile ilgili, doğrudan fonetik bir endişe. Büyük lâflar etmeye cesaretim olsaydı, cümle şerefimdir, gibi birşeyler söylerdim. Retoriğe prim vermekle karıştırılmasın ama ses güzelliğinden, iniş çıkışlarından dolayı meselâ soba nasıl kurulur, bunu anlatan bir cümle bile beni heyecanlandırabilir. Woolf diyor ya, bir şey yüksek sesle okunmayacaksa edebiyata neden girsin ki? Doğru, edebî metnin zihinsel anlamda dahi olsa “okunması” gerektiğine inanıyorum, bu bir.

İkinci neden muhteva ile ilgili. Yine geliyoruz gerçeği nerede aradığımıza. Hani içimdeki bende arıyordum ya kendimi. Bu işte. Bu anlamda sözü edilen susmak, susmaktan çok bir lügat farklılığına dönüşüyor. Her insanın lügati farklı. Daha doğrusu aynı lügatle farklı dili konuşuyoruz. Yani o kadar ortada olan bir şey bile, meselâ benim ağacım ile sizin ağacınız uyuyor mu birbirine? Gözümüzün önündeki oluşlarda bile bu kadar az anlaşabilirken, herkesin kendine mahsus görünmezindeki oluşlara dair sözcükler elbette suskun kalacaktır, ne kadar söylemeye çalışsa da. Hani o bir avuç okuyucunuz vardır ya ilgisi bütün ilgilere bedel, hiçbir şeye değişmezsiniz onları, hakikaten değişmezsiniz. İşte onlar lügatinizin en çok uyuştuklarıdır ve size bahşettikleri hiss-i fevkalâde, sizinle aynı dili konuşuyor olduklarıdır. Doğru veya yanlış.

10*Nazan Bekiroğlu bir dergide Nazan Bekiroğlu’nu yakalasa ve ona soru sorma fırsatını ele geçirseydi ne sorardı ve nasıl cevaplardı?

-Ona “Bütün bu hikâyeler de ne oluyor?” diye sorardım. Sonra da “Ne çok sıkıntı çektik ömrümüz ilerledikçe, üstelik ölümlüydük” diye yine o hikâyelerden ödünç alınan bir cümleyle cevap verir, sonra susardım.

Martı – sayı 9 – Mayis 1998 – M.Çağrı Eken, Fatih Başlan (Nun Masalları)

Nazan Bekiroğlu: “Ne çok sıkıntı çektik ömrümüz ilerledikçe,üstelik ölümlüydük.”

Martı (Mayıs’98, sf.12-14)

Haz.:M. Çağrı Eken – Fatih Başlan

ÖZGEÇMİŞ

03.05.1957, Trabzon.

İlk ve orta öğretim aynı kent.

Erzurum,

Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi

Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

1981, Dört yıl için lise öğretmeni.

1985, Fatih Eğitim Fakültesi, Öğretim Görevlisi.

Halide Edip’le doktor.

Nigâr Hanım’la doçent.

Evli.

İki çocuğa anne.

1*”Önce söz vardı” bahsinden girerek…

“Şimdiye kadar hiç kimsenin söylemediği şeyleri, hiç kimsenin söylemediği biçimde söylemek, yazmak”… Mümkün mü?

-Bu cümle Nun Masalları’nın ilk cümlesi. Hat ve Rasat’ın hattatına ait, yani fiktif dünyadan bir alıntı yapıyorsunuz. Bu yüzden öznesi hattat olarak yapılacak yorum, öznesi Nazan olarak yapılacak yorumundan farklı olacak. Önce hattat:

“Şimdiye kadar hiç kimsenin söylemediği şeyleri, hiç kimsenin söylemediği biçimde söylemek yazmak” isteği ve ihtiyacı, bu ihtiyaç ile başlayan oluşlar manzumesinde hattatın temel trajedisini oluşturur. Çünkü o, kendisini ‘ben’ diyerek farklı biçimde ifade etme alışkanlığı olmayan, üstelik bunun pek de makbul görülmediği bir geleneğin içindedir. Bu anlamda aykırı bir söylemi yüklenmek hattatı büyük bir çatışmaya, her ayrıntıda ifade gücü taşıyan bir trajediye bağlar ve götürür. ‘Ben’ deyişi, ön planda bir roman ya da hikâye yazma arzusu biçiminde tezahür eder. Oysa hattatın mensup olduğu bütünün içinde, bireyselliğin vurgulandığı, teşhir ve teşrih edildiği, bizim Tanzimat’tan sonra tanıyacağımız anlamda roman ve öykü yoktur. Ama hattat öykü yazmak istiyor, kendisini farklı biçimde ifade etmek. Çünkü farklı biçimde hissediyor.

Bir öykü kahramanı olarak onun bu isteği, doğrudan reel dünyaya ait bir unsur olan yazarının nerede durduğunu da belirliyor. Bugünden bakan ve yaşayan bir hikâyeci olarak beni ilgilendiren hemen tüm problemler ona/onlara yüklenmiş vaziyette. Bu yüzden işte, hattatın “şimdiye kadar hiç kimsenin söylemediği şeyleri hiç kimsenin söylemediği biçimde söylemek, yazmak” istemesi. Onu bu isteğiyle yadırgamıyorum. Çünkü hattat geleneğin içinde bir birey olarak yeniden kurulmakta, bir başka deyişle ona modern insanın problemleri yüklenmekte, tabii müellifinin gücü yettiğince. Oysa “geçmişi, geçmişle ve geçmişte” yaşayan yazar, kahramanını da geçmişin vitrini ve felsefesi içinde teşhir etmek zorundadır.

Müellife gelince. O, “Şimdiye kadar hiç kimsenin söylemediği şeyleri” söylemenin mümkün olacağına çok da katılmıyor. “Gökkubbe altında söylenmemiş söz” olmadığına samimiyetle inanıyor. Ancak, söyleme biçiminin yenilenebileceğine kani.

Bir zamanlar çocukça bir sezginin sağlamlığıyla ve nasılsa söyleniverilmiş bir cümleyi uzun bir inkârdan sonra, yeniden aynı noktadayım: Yazıla yazıla şiirlerin ve şarkıların tükeneceğinden ciddi ciddi korkuyorum. Öyleyse bu dünyada henüz “kendine özel formu içinde” söylenmemiş söz varsa da, bir yerlerde söylenmiş ve bekliyor, diyelim ve bu bahsi kapatalım. Elbette “önce söz vardı”. Hattatın söylemek istediği de onlardan biriydi. Ama onun za’fı zamanından önce söylemeye kalkışması. Bu yüzden onu kimse anlamadı. Biri hariç. O da yetmedi. Aslında yetti ama, acımasız öykücü işte. Buna izin vermedi. Aslında onun da başka şansı yoktu. Çünkü o da bugünden bakıyordu.

2*Kendinizi ne kadar anlatabiliyorsunuz öykülerinizde? Bu anlattığınız ‘ben’ininizin ne kadarı, kurguladığınız ne kadarı olmasını istediğiniz ‘ben’?

Bu soruya büyük dert bir cümleyle karşılık vermek gerekir; “ben neyim”, ki bunun da altından kolay kalkamayız. Ama en azından bana göre ben, görünürdeki miyim, görünmezdeki mi? Çok sevdiğim bir göndermeyle, “aslolanın gözlerim kapalıyken yaşadıklarım” olduğuna inanıyorum. Bu mini mukaddimeden sonra; gündelik bir yaşantının ben’ini bulamazsınız yazdıklarımda, doğal olarak. Gözlerim kapalıyken yaşadıklarım, onlar ise bir arayış serüveninin bakıyesi olarak var. Müsveddesi kalbimdi, Nun Masalları sizin, desem yeter mi?

3*Ararken yazmak bir tezat değil mi? Yazı sabitlemek değil midir? Peşinizden geleceklere bir işaret bırakmak mıdır yoksa?

Yollara dökülmüş kendisini arayan, huzursuz, telâş ve panik içre, varlığından şüphede birisi için yazı en bereketli yollardan biridir. Tümüyle sanat, felsefe, bilim ve din gibi. Kiminin vasıtası sezgiseldir, kiminin müsbet filân. Sizin “sabitlemek” dediğiniz benim “mutlak olan” dediğim nokta anlaşılan. Her yazı bir çatışmanın ürünüdür. Mutlak olanın bulunduğu noktada zaten çatışma da biter yani yazı da. Bu yüzdendir ölmek için yazmaya kalkışması Kafka’nın. Bu yüzden her gerçek yazar her gerçek yazının arkasından ölür. Ama yeniden doğar. Yeniden ölmek için. Ezcümle Orfeus’un sazı durmadan çalar, bu dünyada.

Sonrakilere işaret bırakmak meselesine gelince. Var olduğumdan en fazla şüphe ettiğim anlarda kaleme sarılırken, benden öncekilerden işaret almaktı asıl endişem. Bu doğal olarak sonrakileri de içeriyor. Çünkü ben öncekilere göre sonrakiyim. Sonrakilere göre öncekiyim. Ben, öncekiler ve sonrakiler bir varlık problematiğinin üç ayağını oluşturuyorsak, ki öyle; benden evvelkilerden işaret alınca, sonrakilere kendiliğinden işaret kalıyor. Yani benim benden sonrakilerle ilişkimi, benim benden öncekilerle ilişkim belirliyor. Ve benim sonrakilere bıraktığım işaret, salt “sonrakilere işaret bırakmak” ifadesinin içerdiği anlamdan farklı bir anlam içeriyor.

4*”Osmanlı’nın tarihi gerçekleri beni birinci dereceden ilgilendirmiyor”sa geçmişi kaybetmekten yakınmak ne ola ki? Bu oryantalist bir bakış açısı değil mi?

Hayır tabii ki. Baktığınız noktayı iyi tesbit ederseniz, hayır. Bir bilim olarak tarihten mi, bir sanat olarak edebiyat/hikâyeden mi bakıyorsunuz. Dahası gayeniz olan şey tarih mi, hikâye ve hikâyeye yuvalanmış bir felsefe mi? Varlık sorunsalı noktasından bakın bakalım. Kendi varlığı hususunda fevkalâde panik içinde bulunan yazara, kendi varlığının onay alanı olarak geçmiştekilerin varlığını onaylayabilmesi kalıyorsa. Yani “ben var mıyım” sorusunun cevabı gelip gelip, “onlar var mıydılar, onlar var idiyseler sen de varsın”; ve ardından da “biz aynı insan mıyız” dönemeçlerine dayanıyorsa. Ve dünküler, bugünküler ve yarınkileri topyekûn kuşatan büyük göz hesaba daima katılıyorsa. O zaman yollara dökülür ve kendinizi bulmak için tarihe koşarsınız/kaçarsınız. Ama bu tarih o resmî tarih değildir. Bütün kapılar kapanır bunun dışında yüzünüze. En fazla da resmî tarih kapanır. Kendinizi bulmak için onları ararsınız. Peki nasıl ararsınız onları? Sizin Malazgirt ya da Çaldıran kazanma şansınız yoktur artık. Yani siz onlara gidemezsiniz. O zaman onları size çekersiniz, bakalım geliyorlar mı?. Gelirlerse, hem sizde hem onlarda olanda buluşursunuz. Sadece onlarda olanda değil, hem sizde hem onlarda olanda. Sizin gibi mi âşık oluyor, sizin gibi mi acıyor parmağı kesilince? Aynı mı babanız ölünce içinizdeki şey? Ülkenizden ayrılmak zorunda kalırken aynı mı üzüntünüz? Yani beşeri anlamda aynı mısınız? Benim hareket ve varış noktam bunun cevabının “evet” olduğudur, yüzlerce defa evet. Ha, öyle oldu diyelim. Ne olacak? Beşeri olan yakalanacak. Bu defa benim ve diyelim Fatih’in ya da o bîçâre Sultan Vahideddin’in öznel tarihlerimiz, öznel tarihlerimiz olmaktan sıyrılarak tüm insanların tarihi olacak. Ve özelden çıkıp genele dönüşecek. (Bu yüzden Nun Masalları’nda -bir bölüm dışında- padişah ismi yok, dekor ihmal edilmiş, kahramanlar o kadar farklı statülere sahip ama hep bir arada, 17 yy. insanları ama 17. yy. insanları gibi davranmıyorlar, düşünmüyorlar. Bugünün, dünün ve yarının insanı gibi düşünüyorlar). Hattat ve padişah. Farklı değil yanları beni ilgilendiriyor. Padişahı farklı kılan tarihin konusuna giriyor, Osmanlı’nın zaferleri ya da hezimetleri yani. Farksız kılan ise benim konuma giriyor. O zaman bir yazar olarak bana kalan şey paniklerimin, aceleciliğimin, telâşlarımın, yollara dökülmüşlüğümün, nihayet ölümümün arkasından: Ben varım. Çünkü onlar da vardılar. Ve biz aynı insanız. Bütün diğer insanlarla ve geleceklerle birlikte. Ve hepimizi gören büyük bir göz var.

Diğer meseleye gelince; Osmanlı’nın tarihî gerçeklerinin beni birinci dereceden ilgilendireceği alan, o tamam; ilm-i tevarih. Orada fevkalâde ilgiliyim o gerçeklerle. Ama benim hikâyem buna müsait değil. Aslında “hikâye” buna müsait değil. Shakespeare oyunlarının çoğu yazıldığı çağa göre tarihî. Ama o zaman da, bu zaman da Shakespeare oyunlarını tarih öğrenmek için değil, insan ruhunun labirentlerini görmek için seyrediyoruz. Bu bakımdan bence “tarihî gibi görünen ama tarihî olmayan hikâye” kavramının iyice yerleşmesi gerekiyor. Tarih ile tarihî hikâyenin kesişme/kesişmeme problemlerine gelince, o edebiyat teorisinin de tarih teorisinin de kolay halledemediği apayrı fakat çok çekici bir konu. İsterseniz burada keselim.

5*Bayandan sanatçı olur mu? Özellikle de el becerisi gerektirmiyorsa bu sanat?

Sorunuzun altındaki kinayeyi farketmek istiyorum, çok yönlü ve riskli. Benim için değil, sizin için. Bir kere “bayan sanatçı” ifadesi, sanatsal ve akademik düzlemde bu ayrıma şiddetle karşıyım. Çünkü bu ayrım ya hoşgörü getirir beraberinde, ya horgörü. Bir insan ya sanatçıdır, ya değildir. Erkek sanatçının üçüncüsünü kadın sanatçının birincisine muadil tutmak çok gereksiz ve kadınların buna ihtiyacı yok, erkeklerin de yok. Fakat nedir, gereksiz bir hoşgörü veya gereksiz bir horgörü. Faydadan çok zararı var. Gündelik şöhretler, şiirinden çok yaşantısıyla ya da çevresiyle edip kadınlar. Veya tam tersi. Kadın diye küçümsenmeler, hesaba alınmamalar filan. Bunların gereği yok. Bırakın suları, aktıkları gibi aksın.

Ama sular her zaman yatağında akabilir mi? Yani kriter sosyolojik düzleme kaydırıldığında kadın-erkek ayrımı ister istemez girer işin içine, doğru. Ancak o zaman da yapılması gereken şey, “bayandan sanatçı olur mu olmaz mı” diye sormaktan ziyade; bayanların sanatçılıklarını toplumsal süreç içinde bir geleneğe dönüştürerek yaşayıp yaşayamadıklarının sorgulanmasını gerektirir. Bu anlamda fikirlerimi çeşitli vesilelerle az çok söyledim. Anlaşıldım ya da anlaşılamadım. Ama tekrar etmekte fayda var. Bayandan sanatçı olur, şair de olur, herşey de olur. Toplumsal ve sanatsal çark, ona ihtiyacı olan birikimi sağlayabileceği kadar döndüğü müddetçe. Bir de galiba “kendisine ait bir odası ve bir miktar aylık geliri oldukça”.

6*”Sanatçı” üstbaşlığı altında Hülya Avşar’la birlikte olmak nasıl bir duygu sizce?

Bugün şakacılığınız üzerinizde. Sanırım bu soruyla da benden “sanatçı”nın tanımını istiyorsunuz. Bir kere tıpkı “entelektüel ve entel” ayrılmasında olduğu gibi, eşanlamlı oldukları halde “sanatçı ve sanatkâr” sözcükleri arasında bir anlam farklılaşması son zamanlarda iyice kendini hissettiriyor. Bu, yani sanatkâra ve sanatçıya ayrı anlamlar yükleme bence toplumsal bir tepkidir. Toplumsal bilincin sanatkâra verdiği değeri ironik bir biçimde dayatmasıdır. Sanatkâra gelince. Malûm tanımları tekrarlamak niyetinde değilim, lâkin bence olmazsa olmazı, üretirken bir vade için tükenmesidir sanatkârın. Bestekâr üretirken ruhundan bir şey eksilir, onu yerine koyarak tekrar beste yapabilmesi için beklemesi gerekir. Ama şarkıcının hayır. “Şarkı söyleyebilen”den bu kesiti aldıktan sonra, yelpazenin yelpaze dışı kalan kanatlarına bakma gereğini dahi hissetmiyoruz elbette. Hani padişahın hasta kızını aynasıyla gören, halısıyla bulan, elmasıyla iyileştiren üç şehzade var ya. Kız hangisinin olacak? Üçüncünün temsil ettiği tükeniş, işte o sanatkârı yapan. Çünkü diğerlerinin meta’ı yerli yerinde ama elma tükendi. Tükendi ama birisini var etti.

Bir de tabii fark etme meselesi var. Nedir? Sanatçı farkeden ve farkettiğini farkettirebilendir. Gerçekleştirme gücünü taşımasa da işaret gücü var. Çünkü ezel meclisinde kendisine hisse olanla karşılaşmaya yeteneği var.

7*’80 sonrası edebiyatında şiir, hikâye ürünlerinin ve genel olarak sanat’ın niceliksel olarak arttığını, niteliksel olarak da sabit kaldığını söyleyebilir miyiz? Yani matematiksel olarak ifade edersek var olanı önceleri 10 kişi bölüşürken, aynı birikimi 100 kişi bölüşmeye mi başlamıştır?

“On kişiye yetecek olanın yüz kişi tarafından paylaşılması” tipik popüler alanlarda dikkat çeker. Şiir ve hikâyede acaba meselâ müzikte seyrettiğimiz (dinlediğimiz değil) anlamda bir popülarite yaşanıyor mu? Bu tür bir artma varsa da aynı boyutlarda olduğunu sanmıyorum. Edebiyat buna çok müsait değil, iyi ki değil. Şiir ve hikâye, hele şiir, hâlâ masum. Şair-müteşair meselesi ise bundan farklı bir şey tabii. Fakat yine de niceliksel bir artma dikkatinizi çekiyorsa, zamanın ne getirip götüreceğini görmek için edebiyat tenkidinin edebiyat tarihine dönüşmesini, kıymetlerin yerine oturmasını beklemek gerek. Bir de her dönemde on kişiye yetecek olanı daha çok kişi bölüşmüştür. Ama aradan elli yıl geçince yine geriye on kişinin adı kalır. Siz sadece Fikret ve Cenab’ı görüyorsunuz. Açın bakalım Servet-i Fünun mecmuasını. Yüz şairin adı var. Zaman acımasızca ayıklar. Ve iyi ki ayıklar.

8*[Biraz özel kaçabilir] Edebiyatçının -sanatçı anlamında, akademisyen değil- evlenmesi, edebiyatçılığının da kayıtlı olması anlamına gelir mi? Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

Yo, pek özelliği kalmadı. Bu, “akademisyenlikle hikâyeciliği nasıl bağdaştırabildiğim”den sonra en çok karşılaştığım soru, tümden cevaplayayım. Önce sorunuzdaki iki tire arası cümleye bağlı olarak; eğer akademisyenlik para ya da statü kazanma vasıtası olarak değil de bir kendini gerçekleştirme alanı olarak görülüyorsa, o da evlilikle bağlantılı risk alanları arasındadır. Dikkat edin, büyük akademisyenler büyük sanatçılara benzer. “Mukayyed” olma meselesine gelince. Zihinler ve ruhlar ipotek edilecekse haklısınız, evlilik risktir, dahası felâkettir. Biraz önce “sanatçılığın yaşanması” derken kastettiklerim arasında bu da vardı. Ama evlilikte benler belirli bir sorumluluk alanı haricinde özgür kalabiliyorsa, mavi seven bir adamın karısı kırmızıyı sevmekte devam edebiliyorsa, birey yok olmuyorsa, risk alanı daralır. Gerisi gündelik ayrıntıların düzenlenmesine bağlı olarak yoluna girer. Kendimi kendim olarak hissediyorum desem yeter mi?

9*Tanpınar “Şiir bir susma işidir. Şiirlerimde sustuğum şeyleri roman ve hikâyelerimde anlatırım” diyor. Sizse Nun Masalları’nda Tanpınar’ın sanat anlayışından farklı olarak hikâyeyi bir susma işi haline getirdiniz. Buna niçin gerek duydunuz?

Tanpınar’ın cümlesine fazla aldanmamak lâzım. Roman ve hikâyelerinden de anlam çıkarmak için onun, iğne ile kuyu kazmak zorunda kalırız çoğu zaman. Bana gelince. Eksilte eksilte yazdığım doğru. İlk nüsha 15 s. ise baskıya giden daima 10 s.dir. Tabii susmanın ölçüsü sahife sayısındaki azalma değil elbet. Ama eğer gerçekten susuyorsam, bunun bir değil birkaç nedeni var. Biri ses rengi ile ilgili, doğrudan fonetik bir endişe. Büyük lâflar etmeye cesaretim olsaydı, cümle şerefimdir, gibi birşeyler söylerdim. Retoriğe prim vermekle karıştırılmasın ama ses güzelliğinden, iniş çıkışlarından dolayı meselâ soba nasıl kurulur, bunu anlatan bir cümle bile beni heyecanlandırabilir. Woolf diyor ya, bir şey yüksek sesle okunmayacaksa edebiyata neden girsin ki? Doğru, edebî metnin zihinsel anlamda dahi olsa “okunması” gerektiğine inanıyorum, bu bir.

İkinci neden muhteva ile ilgili. Yine geliyoruz gerçeği nerede aradığımıza. Hani içimdeki bende arıyordum ya kendimi. Bu işte. Bu anlamda sözü edilen susmak, susmaktan çok bir lügat farklılığına dönüşüyor. Her insanın lügati farklı. Daha doğrusu aynı lügatle farklı dili konuşuyoruz. Yani o kadar ortada olan bir şey bile, meselâ benim ağacım ile sizin ağacınız uyuyor mu birbirine? Gözümüzün önündeki oluşlarda bile bu kadar az anlaşabilirken, herkesin kendine mahsus görünmezindeki oluşlara dair sözcükler elbette suskun kalacaktır, ne kadar söylemeye çalışsa da. Hani o bir avuç okuyucunuz vardır ya ilgisi bütün ilgilere bedel, hiçbir şeye değişmezsiniz onları, hakikaten değişmezsiniz. İşte onlar lügatinizin en çok uyuştuklarıdır ve size bahşettikleri hiss-i fevkalâde, sizinle aynı dili konuşuyor olduklarıdır. Doğru veya yanlış.

10*Nazan Bekiroğlu bir dergide Nazan Bekiroğlu’nu yakalasa ve ona soru sorma fırsatını ele geçirseydi ne sorardı ve nasıl cevaplardı?

-Ona “Bütün bu hikâyeler de ne oluyor?” diye sorardım. Sonra da “Ne çok sıkıntı çektik ömrümüz ilerledikçe, üstelik ölümlüydük” diye yine o hikâyelerden ödünç alınan bir cümleyle cevap verir, sonra susardım.