Yağmur ve yağmur

Yağmur ve yağmur
İkindiyazıları’nı hatırlarsınız. Andıran Postası’nın sanat eki olarak ayda bir yayımlanırdı. Olağanüstü sıcaklıkta bir mevkuteydi.
121. sayısında, Abdüssamed Köse’nin çok derinlikli bir “Koan”ı vardı. Dipnota göre Koan, “Zen Budizm”de müridlerin akla dayanmaktan çok sezgisel kavrayışa yönelmelerini amaçlayan öğretiler” demek oluyordu.

Ve anlatılan, özetle şuydu: Yaşamın özüne ilişkin bir şeyleri kavradığına inanan Tsui-Yen genç yaşta manastırı terk eder. Yıllar sonra döndüğünde hocası ondan, yaşamın özüne ilişkin bir şeyler söylemesini isteyince der ki: Dağların üzerinde bulut olmadığında ayışığı gölün minicik dalgalarına siner. Hocası öfkeyle bakar. Yaşlanıyorsun, der; ama yaşama dair hâlâ bir şey bilmiyorsun. Eski öğrenci ağlar. Hocasına bakar ve, bana yaşamın özünü anlatır mısınız, der. Hocası cevaplar: Dağların üzerinde bulut olmadığında ayışığı gölün minicik dalgalarına siner.

Anlaşılıyor ki, sezgiye dayanan öğretinin aklı ve yaşantıyı küçümsemesi, -aynı şeyi söyledikleri halde- hoca ve öğrenciyi yaşamın özünü tespit noktasında farklı kılıyor. Aynı gerçeğe biri sezgileriyle varırken diğeri yaşayarak, akıl ve müşahede yoluyla varıyor. Biri kendi benliğinde idrak ediyor, diğeri öğretinin programında sezerek ilerliyor. Zen Budizm akıldan çok sezgiye güveniyor ve bu yüzden hoca öğrencisini paylıyor: “Yaşlanıyorsun, ağzında çok az diş kalmış ve sen hâlâ yaşama dair hiçbir şey bilmiyorsun.” (Aynı yazı).

Öyküyü, Zen-Budizm’in programı ve yöntemi doğrultusunda daha farklı zenginlik katmanlarında çözümlemek mümkündür kuşkusuz. Ve bir söylediği de “kelimelere ilişkin” görünüyor. Zira hoca ve öğrenci yaşamın özünü ifade ederken aynı kelimeleri kullanıyorlar. Fakat aynı kelimeleri kullansalar da söyledikleri şey birbirinin aynı değil. Çünkü birinde kelimeler yaşantının ifadesi, diğerinde yaşanmadan sezilenin. Bir yaşantıya tekabül eden kelimenin aynı yaşantıyı alıcıda tekrarlayabilmesi için, o yaşantının bir kez olsun alıcının nefsinde tecrübe edilmiş olması gerekiyor. Ve öğrencisini ne kadar paylarsa paylasın, tecrid eden hoca, ayın ışığını öğrencisi kadar tanımıyor.

Sidarta (H. Hesse) romanı anlam katmanlarının birinde, yaşantıyla öğretiyi karşılaştırırken, kelimelere güvensizliği vurgular. Kelime işaret ettiği yaşantının kendisi değildir. Onu sadece gösterir. Bu yüzden arkadaşı Gavinda kendisine hazır kalıplar halinde sunulan öğretiyi kabul ederken, yani başkalarının yaşantılarına güvenir ve onlarla yetinirken, Sidarta öğretiyi/kelimeleri reddeder. Kelimeler yaşantının kendisi değildir çünkü. O, yaşantının peşindedir. Buda’nın yaşantı ânında hissettiklerini bilmek ister. Bunun yolu da yaşamaktan geçer, kelimelerden kaçmaktan. Bu yüzden tıpkı Zen Budist öyküdeki öğrenci gibi Sidarta da dışarı/hayata koşar ve Govinda, başkalarının kelimelerine güvenerek bulamazken, Sidarta kendi yaşantısının yani kendi kelimelerinin arkasına düşerek nihayetinde aradığını bulur.

* * *

Yaşantı bir yanımızda böylesine uzanırken kelimelere ne kadar güvenebiliriz? Biz, bilgisayarımız ve kitaplarımız. Kelimelerden yapılmış soyut bir dünya. Nereye kadar gidebiliriz? Dışarda baharın ilk gülü açar. İlk kelebek geçer bahçelerimizden. Bizse gül ve kelebek üzerine yazılar okuruz. Ya da yazarız. Gül ve kelebeği tanıdığımızı mı iddia ediyoruz?

İhtiyar hoca hâlâ, tanımadığı bir hayatı gösteren kelimelerle konuşuyor. Eski öğrenci onları çoktan yaşamış oysa, dışarda ayın ışığı göldeki minicik dalgalara siniyor. Hoca bilmiyor.

İçimizdeki yangına bir ses ararken, hep başkalarının sesiyle konuşuyoruz. Ödünç kelimelerle: Müstamel. Anlamını, önceden kendi içinde biriktirmiş kelimelerle. Tümü, düne dair sözcüklerin. Mevlânâ, düne dair ne çok sözün var olduğunu, şimdi artık yeni bir şeyler söylemenin zamanı geldiğini vurguluyor. Hamid, şaheseri Makber’in “Mukaddime”si boyunca eseri Makber ile makberi (mezar) karşılaştırıyor. Vardığı sonuç kendi eseri aleyhine oluyor. Çünkü basit bir köy mezarı bile müthiş gerçeği yaşıyorken, Makber bir çığlık bile olamıyor.

Kelime büyülü şey. Ve her büyü gibi ürkütücü. “Akşam” sözgelimi. Tekrarlıyorum: Akşam, akşam. Bildiğim, sadece kendi akşam’ım. Söyler misiniz benim akşam’ımla sizin akşam’ınız uyuyor mu birbirine? “Yağmur” ya da, yağmur, yağmur. Sizin yağmur’unuzla benim yağmur’um aynı mı? Dahası benim yağmur’um, yağmur mu; akşam’ım akşam mı? Bunu kim belirleyecek?

Fakat, yine de, yağmur’larımız birbirine uymasa da, farklı olsa da akşam olarak kullandığımız sözcüğün içini dolduran anlam, bütün yaşantıların üzerinde bir âlemde, bütün yağmurların benzediği bir yağmur ve bütün akşamların benzediği bir akşam, mutlaka vardır. Yansıması bu âleme düşen.

Leave a comment

Your comment