Senlikname Duzeni

Nazan Bekiroglu
“Senlikname Duzeni”
Sezer Tansug’la hic karsilasmadik; ama onu tanirdim. Hakkinda yazdigim ilk yazinin olumunden sonra olmasini istemezdim. Fakat hic olmazsa olumuyle sinirli bir yazi olmayacak bu. Uzerimde derin etkisi olan bir eserinden bahsetmek niyetindeyim: Senlikname Duzeni.

Senlikname Duzeni, Sezer Tansug’un, “essiz bir belge hazinesi” olarak degerlendirdigi Ucuncu Murad Surnamesi’nin minyaturleri uzerine yaptigi incelemedir. Eser boyunca o, bir sanat tarihcisi olarak; “bir cevredeki dunya gorusunun, hayata bakisin, tasvir sanatiyla iliskisini” gormeye calismakta, eser ile arkadaki hayatin iliskisini birinci dereceden onemsemekte, kitabin son cumlesiyle, sanatimiza uygulamak uzere kendi ilkelerimizi ve yontemimizi aramaktadir.

Nakkas Osman tarafindan resimlenen Surname’nin minyaturlerini yorumlarken, Tansug’un birkac hareket noktasi vardir. Bunlardan ilki, her bireri karsilikli iki sahifeye yayilmis minyaturlerin kompozisyon semasinin kaynagini bulmaktir. Zira istisnalar bir yana, elli iki gun ve gece suren gecit torenini gosteren her minyatur ciftinde ayni sema kullanilmistir. Buna gore sol ust tarafta Ibrahim Pasa Sarayi, padisah balkonu, on tarafta orme sutun ve dikilitas (obelisk) sabittir. Bu sabit sema onunde nakkas “cesitleme”ye giderek elinde mevcut malzemeden bir yigin sahne kurmakta ve donemin meslek gruplari sanatlarini icra ederek, adeta bir film seridi gibi elli iki gun boyunca onumuzden gecip gitmektedir. Yorgancilar, hamamcilar, terziler, kayikcilar, buhurcular, akla gelebilecek tumu.

Tansug’un, “uzaginda yakininda benzeri” olmayan bu semanin kaynagini cozmesi, beraberinde sicak bir oyku tasir. 1960’tan hemen once bir gun, Sultanahmet Meydani’nda gezerken aradiginin cok yakininda oldugunu fark eder: Obelisk kaidesinin 4. yuzyil sonunda yapilmis kabartma resim duzeni. Bu kabartmada da ayni yerlesim semasi icinde imparator toreni izlemekte ve obeliskin dort cephesinde sema tekrarlanmaktadir.

Her iki tasvirde de imparator/padisah hep oturur halde resmedilmekte, sadece bir sahnede biri celenk digeri para firlatmak icin ayaga kalkmis gorunmektedirler. Ve Sezer Tansug’a gore bu paralellik Nakkas Osman’in, “kompozisyonu icin esinlendigi kaynaga ilginc bir gondermesidir.” Nakkasin daha ilginc bir gondermesi ise minyaturlerinin bazisinda dogrudan esin kaynagini yani bu obeliskin kabartmalarini naksetmis olmasidir.

Tansug’un hareket noktalarindan digerini, bir geleneksel tavir sahibi olarak, nakkasin, ucuncu boyut karsisindaki istignasi olusturmaktadir. Bu noktada Nakkas Osman’la iki yuz yil sonraki bir meslektasinin, Levni’nin karsilastirilmasi anlamlidir. Ilkinden ikincisine dogru gidildikce fark edilir ki, dis gozlem sonucu boyamaya dogru bir yonelim mevcuttur. Nakkas Osman’in minyaturlerinde gok “cogu sahnelerde altin yaldizli bir zemin olarak ele alinmistir”, derinligi ve canliligi yoktur. Levni’nin minyaturlerindeki gokler ise, uzerine yildizlar serpistirilmis koyu bir gecenin rengindedir. Kisacasi Levni, Osman’a nispetle daha gercege yakin cizme istegindedir. Ancak fazla aldanmamalidir. Neticede her ikisi de, tipki XIX. asra kadar gelip gececek butun meslektaslari gibi ayni bir “minyatur sanatinin sematik niteliklerinin disina cikmamaktadir.”

Bunun boyle olmasina hayret de edilmez. Cunku sairin, nakkasin, musikisinasin arkasinda hala ayni hayat vardir. Ve hepsi “doganin catisma ogelerini aramadan, olusa onun aracisiz bir parcasi olarak” katilmakta, “kesin bir birey cabasi ile onu asmayi” deneyen Batili meslektaslarindan bu noktada ayrilmaktadirlar. Ve bu yuzden minyaturlerde her sey gibi gokler de, Allah’in yarattiginin bir benzeri olmasin diye, perspektiften bilincli olarak mahrum birakilmaktadir, nakkasin kabiliyetsizliginden degil.

Ucuncu Murad’in locasinin onunden minyaturlerinin goklerini cize boyaya nakkaslar da gecmistir kuskusuz, altin yaldiz bir satihtan ibaret, derinliksiz bir goktur bu.

Bu nakkaslarin arasinda Osman var midir? Tumu birbirinin ayni cehrelerden herhangi birine, kendisine iliskin bir ayrintiyi kucucuk bir gonderme olarak kondurmus mudur? Mumkun gibi gorunmuyor. Lakin Tansug’un o kadar cok siir tasiyan cumlesiyle, “Onun minyaturlerine, Ucuncu Murad’in cocuklarinin sunneti icin yapilan senliklerin son, olumsuz, kalici gosterisi diyebiliriz.”

Ustelik bu cogalma iliskisi burada bitmez. Tansug Hoca da, Ucuncu Murad’in Surname’sinde, Nakkas’inin yani basinda son huner-mend olarak yerini almis olmali. Eskiler yildiz kaymasini olume yorarlar. Bana tam tersi gibi geliyor. Simdilerde kim bilir hangi minyatur mecmuasinda, Levni’nin urkek derinlikte mavi goklerine serpistirilmis yildizlara biri daha eklendi, hem de en parlak kadirden.

Kan dökücü sevgili

Kan dökücü sevgili

Aşkın kalesi herhalde hiçbir edebiyatta divan edebiyatında olduğundan daha fazla kan, ateş ve silahla iç içe olmamıştır.
anpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nin “Giriş” bölümünde eski şiirle ilgili tespit ve yorumlarda bulunurken temel ısrar noktalarından birisini, eski edebiyatın hayal sistemi ve terennüm ettiği sevgili tipi ile arkadaki hayatın nerede ve nasıl eklemlendiği meselesi teşkil eder. Tanpınar’a göre, eski şiirin hayal sistemi bir saray istiaresi üzerine oturmuştur. Sevgili padişahtır, kulları vardır, sevmez sevilir, isterse lûtfeder, bazen bunu esirger, cevreder, hattâ işkence eder, öldürür. Hülasa sevgili “naza giden hür iradedir”, tıpkı saray gibi.

Aynı yazının devamında Tanpınar, saray istiaresi etrafında teşekkül eden bu sevgili tipinin bir portresini çıkarır. Tanpınar’ın çizdiği portrede hareket noktası Namık Kemal’dir. Çünkü Tanpınar’dan altmış beş yıl evvel Namık Kemal, eski şiirin bu uslanmaz yıkıcısı, Celâleddin Harzemşah adlı tiyatro eserinin “Mukaddimesi”nde -galiba kendisi de bütün silâhlarını kuşanarak- eski edebiyatımızdan karikatürize edilmiş bir sevgili tipi çıkarır. Ona göre divanlarımızdan biri okunduğu vakit insan kendini devler, gulyabaniler ülkesinde zanneder. Zira bu hayaller göz önünde canlandırıldığında etraf; boyu serviden uzun, beli kıldan ince, ağzı zerreden ufak, kılıç kaşlı, kargı kirpikli, geyik gözlü, yılan saçlı sevgililerle dolar.

Namık Kemal bu çok acımasız yaklaşımıyla muhteşem bir tecahül-i ârifane içindedir elbet. Benzeyenle benzetilen arasındaki ilişkiyi sağlayan “üçüncü çizgi”yi ihmal etmekte, şairin tasavvurlarını oluşturan kelimeleri lügat anlamıyla değerlendirmektedir. Yoksa, Nihat Sami Banarlı’nın yaklaşımıyla “Karacaahmed servilerini bütün siyah renkleri, diken gibi yaprakları ve heyûlâ boylarıyla hatırlatacak” bir sevgiliye “altı asır şiir söyleyecek şaire hele Türk edebiyatında nasıl rastlanırdı?”

Banarlı’nın “üçüncü çizgi” üzerindeki teorik dikkati bir yana, Tanpınar, eski şiirimizde çizilen ve Namık Kemal’in karikatürize ettiği sevgili tipini “arkadaki hayat”a dikkat ederek değerlendirmektedir. Çünkü sanat ve edebiyat tezahürlerini arkadaki hayatı göz ardı ederek izah etmek mümkün değildir.

Tanpınar’a göre, “Eski şiirimizde aşk, sosyal rejimin ferdî hayata aksi olan bir kulluktur.” Öyle ki bütün bu av, savaş, silâh ve hükümdar etrafında teşekkül eden imajların görsel karşılıkları yerli yerine koyulsaydı, Namık Kemal, “herhangi bir Şark ressamında gördüğümüz zarif, baştan aşağı silâhlı, avcı ve muharip hükümdar minyatürlerinden birini kendiliğinden elde ederdi.”

Sadece divan edebiyatında değil, eski hayatımızın beslediği her türlü şiirde, bu arada bütün realizmine rağmen halk edebiyatında da, karşımıza kan dökücü, yok edici, faydadan çok zarar verici, pür-silâh bir sevgili tipi çıkmaktadır. Kendi saltanatı, savaş kuralları ve katı değer ölçüleri içinde; vurmaya, kan akıtmaya, öldürmeye hazır bu sevgili, bir sevgiliden çok bir felâkete, bir belâya benzemektedir.

Dahası, aşktan çok bir savaşa benzeyen bu ilişkide taraflar eşit şartlar altında mücadele etmemektedirler. Zira bir taraf (şairin tarafı) yenilgiyi baştan ve gönüllü kabul etmiştir. Üstelik zaferini o yenilgi ile izah etmekte, yenildikçe yenmekte, öldükçe var olmaktadır. Başka türlü, üç kimliğiyle, hem bir şair (Muhıbbi), hem bir âşık (Hurrem’in hem kocası hem sevgilisi) ve hem de döneminin saltanatlar hiyerarşisinde ilk sırada yer alan cihan padişahının (Kanuni Sultan Süleyman) şu muhteşem aczi nasıl izah olunabilir ki:

Ölürsem boynuna kaanım meded hey nâ-müselmânım

Bilincinin bir yerinde açık veya gizlice, ordu-millet miti yatan bir milletten başka türlü âşık olması da beklenemezdi herhalde. Hayata nasıl baktığımızı ve hayatı nasıl gördüğümüzü kullandığımız kelimeler ve benzetmeler belirler çünkü. Çünkü kelimeler ve imajlar hayattan gelir yine hayata giderler.

Bitirirken, psikoanalitik ve sosyolojik yorumlar bir yana. Kimbilir, yazma eylemi itibariyle asırlarca şiirden uzak kalan bir kadın varlığı lehine, hiç olmazsa şiir/şuur düzleminde kurulan ilâhi bir denge, hadi o şiirin hamasî terminolojisiyle terennüm edelim, fevkalâde bir intikam mıdır bu? Şiirin sahası da herhangi bir savaş alanından daha az etkin değilse tabii.

Kan dokucu sevgili

Nazan Bekiroglu
Kan dokucu sevgili
Askin kalesi herhalde hicbir edebiyatta divan edebiyatinda oldugundan daha fazla kan, ates ve silahla ic ice olmamistir.

Tanpinar, XIX. Asir Turk Edebiyati Tarihi’nin “Giris” bolumunde eski siirle ilgili tespit ve yorumlarda bulunurken temel israr noktalarindan birisini, eski edebiyatin hayal sistemi ve terennum ettigi sevgili tipi ile arkadaki hayatin nerede ve nasil eklemlendigi meselesi teskil eder. Tanpinar’a gore, eski siirin hayal sistemi bir saray istiaresi uzerine oturmustur. Sevgili padisahtir, kullari vardir, sevmez sevilir, isterse lutfeder, bazen bunu esirger, cevreder, hatta iskence eder, oldurur. Hulasa sevgili “naza giden hur iradedir”, tipki saray gibi.

Ayni yazinin devaminda Tanpinar, saray istiaresi etrafinda tesekkul eden bu sevgili tipinin bir portresini cikarir. Tanpinar’in cizdigi portrede hareket noktasi Namik Kemal’dir. Cunku Tanpinar’dan altmis bes yil evvel Namik Kemal, eski siirin bu uslanmaz yikicisi, Celaleddin Harzemsah adli tiyatro eserinin “Mukaddimesi”nde -galiba kendisi de butun silahlarini kusanarak- eski edebiyatimizdan karikaturize edilmis bir sevgili tipi cikarir. Ona gore divanlarimizdan biri okundugu vakit insan kendini devler, gulyabaniler ulkesinde zanneder. Zira bu hayaller goz onunde canlandirildiginda etraf; boyu serviden uzun, beli kildan ince, agzi zerreden ufak, kilic kasli, kargi kirpikli, geyik gozlu, yilan sacli sevgililerle dolar.

Namik Kemal bu cok acimasiz yaklasimiyla muhtesem bir tecahul-i arifane icindedir elbet. Benzeyenle benzetilen arasindaki iliskiyi saglayan “ucuncu cizgi”yi ihmal etmekte, sairin tasavvurlarini olusturan kelimeleri lugat anlamiyla degerlendirmektedir. Yoksa, Nihat Sami Banarli’nin yaklasimiyla “Karacaahmed servilerini butun siyah renkleri, diken gibi yapraklari ve heyula boylariyla hatirlatacak” bir sevgiliye “alti asir siir soyleyecek saire hele Turk edebiyatinda nasil rastlanirdi?”

Banarli’nin “ucuncu cizgi” uzerindeki teorik dikkati bir yana, Tanpinar, eski siirimizde cizilen ve Namik Kemal’in karikaturize ettigi sevgili tipini “arkadaki hayat”a dikkat ederek degerlendirmektedir. Cunku sanat ve edebiyat tezahurlerini arkadaki hayati goz ardi ederek izah etmek mumkun degildir.

Tanpinar’a gore, “Eski siirimizde ask, sosyal rejimin ferdi hayata aksi olan bir kulluktur.” Oyle ki butun bu av, savas, silah ve hukumdar etrafinda tesekkul eden imajlarin gorsel karsiliklari yerli yerine koyulsaydi, Namik Kemal, “herhangi bir Sark ressaminda gordugumuz zarif, bastan asagi silahli, avci ve muharip hukumdar minyaturlerinden birini kendiliginden elde ederdi.”

Sadece divan edebiyatinda degil, eski hayatimizin besledigi her turlu siirde, bu arada butun realizmine ragmen halk edebiyatinda da, karsimiza kan dokucu, yok edici, faydadan cok zarar verici, pur-silah bir sevgili tipi cikmaktadir. Kendi saltanati, savas kurallari ve kati deger olculeri icinde; vurmaya, kan akitmaya, oldurmeye hazir bu sevgili, bir sevgiliden cok bir felakete, bir belaya benzemektedir.

Dahasi, asktan cok bir savasa benzeyen bu iliskide taraflar esit sartlar altinda mucadele etmemektedirler. Zira bir taraf (sairin tarafi) yenilgiyi bastan ve gonullu kabul etmistir. Ustelik zaferini o yenilgi ile izah etmekte, yenildikce yenmekte, oldukce var olmaktadir. Baska turlu, uc kimligiyle, hem bir sair (Muhibbi), hem bir asik (Hurrem’in hem kocasi hem sevgilisi) ve hem de doneminin saltanatlar hiyerarsisinde ilk sirada yer alan cihan padisahinin (Kanuni Sultan Suleyman) su muhtesem aczi nasil izah olunabilir ki:

Olursem boynuna kaanim meded hey na-muselmanim

Bilincinin bir yerinde acik veya gizlice, ordu-millet miti yatan bir milletten baska turlu asik olmasi da beklenemezdi herhalde. Hayata nasil baktigimizi ve hayati nasil gordugumuzu kullandigimiz kelimeler ve benzetmeler belirler cunku. Cunku kelimeler ve imajlar hayattan gelir yine hayata giderler.

Bitirirken, psikoanalitik ve sosyolojik yorumlar bir yana. Kimbilir, yazma eylemi itibariyle asirlarca siirden uzak kalan bir kadin varligi lehine, hic olmazsa siir/suur duzleminde kurulan ilahi bir denge, hadi o siirin hamasi terminolojisiyle terennum edelim, fevkalade bir intikam midir bu? Siirin sahasi da herhangi bir savas alanindan daha az etkin degilse tabii.

Ben o degilim

Nazan Bekiroglu
Ben o degilim
Her zamanki gibi bir sabahti. Her zamanki gibi kalktim, her zamanki islerimi yaptim. Ev halki uykudaydi; kahvaltilarini hazirladim, kedinin sutunu verdim, gunaydin miyavlamasinda garip bir ton vardi ya, uzerinde durmadim. Mahkemedeki katibelik gorevimin basina, yollara dustum. Gunes henuz doguyordu. Farkli bir sey yoktu anlayacaginiz.

Her sey sokagin basinda Manav Hasan’la karsilatigim an basladi. Gunaydin Behiye Hanim, dedi; dili surcmustur herhalde, onemsemedim. Behiye ile Zekiye’nin ne kadar benzesebileceklerini dusunmeden yoluma devam ettim. Marketin onunden gecerken camin uzerine dusen goruntume baktim. Kasadaki sempatik kiz, kendisine baktigimi zannetmis olacak, gunaydin Behiye Hanim, diye seslendi tebessum ederek. Gunaydin, dedim ya, onun da mi dili surcmustu, icinden cikamadim.

Tam otobuse binecekken kapici Remzi’yle burun buruna geldim, kenara cekilip buyrun Behiye Hanim, hayirli sabahlar, demesin mi? Ne Behiye’si dedim, hepiniz cildirdiniz mi? Benim adim Zekiye. Basimi sallayarak yerime oturdum ki aynadan Remzi’nin de bir garip, basini salladigini gordum. Mahkeme salonu, koridorlar hincahinc doluydu. Bir yigin dava arasinda, ben on parmak daktilo, reis yeknesak bir ses, sabahki garabeti unutmustum. Bir ara reis, yaz kizim Behiye, dedi, taraflarin anlasma ihtimali goz onune alinarak… On parmagim tuslarda gidip gelirken basimi kaldirdim, reisin yuzune baktim. Ben Behiye degil, Zekiye’yim, diye mirildandim. Bir sey mi dedin kizim, dedi, hic efendim, dedim, hic.

Boyle devam etti. Karsima kim ciktiysa, Behiye asagi, Behiye yukari. Agir ceza salonunun katibesi cagirdi ogleyin. Behiye, dedi, haydi kosedeki muhallebiciye gidelim. Ben Behiye degilim, dedim; yo, sen Behiye’sin, dedi. Ben o degilim, dedim hakli bir inatla; yok yok sen o’sun, dedi daha kuvvetli bir inatla, benden iyi mi bileceksin?

Muhallebicide garson, Behiye Hanim, dedi, her zamanki gibi mi? Bak, dedim, beni baskasiyla karistiriyorsun. Arsiz arsiz gulumsedi, yo, dedi, ben bilmez miyim sizi? Omuzlarim coktu, aglamaya basladim.

Aksamustu dusunceli dusunceli apartmana girerken, ust katta oturan gurultulu patirtili ama sevimli ve saygili ogrenccilerle karsilastim. Ha, dedim, ne de olsa akilli okumus cocuklardir, simdi bana mutlaka Zekiye Abla diye hitap ederler, her zamanki gibi. Birinin, edebiyat bolumunde mi ne okuyormus, yuzune baktim, bana bir baskasi gibi bakiyordu. Bugun nasilsin Behiye yenge, demesin mi? Yok, dedim, ben o degilim, gormuyor musun? Ben Zekiye’yim. A, dedi, olsun, sen bir baskasisin oyleyse. Ne yani, dedim, ben Zekiye’yim de nasil bir baskasi oluyorum? Bilmiyor musun, dedi, “Ben bir baskasidir. (*) Ne demek istedigini anlamadim ya bozuntuya da vermedim. O sirada felsefe bolumunde okuyan uzun boylusu, nasilsiniz hanimefendi, dedi gulumseyerek, her zamanki gibi nazikti. Karmakarisik yuzumu fark etmis olacak, ne oldu size boyle, diye ilave etti. Daha ne olsun, dedim, ben baskalariymisim, arkadasiniz oyle soyluyor. Siz ona aldirmayin, dedi, “Insan kendisini secer.” (**) Kafam iyice karisti. Simdi ben baskasi miyim yoksa kendimi mi sececegim, diye bogusurken, ucuncu ogrenci, sosyoloji son siniftaki, sen onlara aldirma abla, dedi, her zamanki samimiyetiyle; kendin ol, “cehennem baskalaridir.” (***) Bir bu eksikti. Iyi, dedim, ben kendimi seciyorum, yok baskalari oluyorum, sonra o baskalari da cehennem oluyor. Pek uymadi ya, birakin gideyim coluk cocuk yemek bekliyor. Ama bilesiniz ben o degilim ha! Yok yok, dediler, sen o’sun, “oteki”ni unutma. Ucu; cehennemdi, baskasiydi, secmeydi, secilmeydi derken hararetle tartismaya koyuldular, usulca ayrildim yanlarindan.

Yukari ciktim. Kapiyi buyuk kizim acti. Utanmasam, benim adim ne, diye soracagim. Buyuklu kucuklu butun ogullarim ve kizlarim hepsi bana bakiyor; ama bana bakmiyormus gibi bakiyor. Kedi bile farkli miyavliyor. Yemekler yendi, oturduk, konustuk. Yatma vakti geldi. Hayatimin kirk yillik arkadasiyla ayni yastiga bir kez daha bas koydum. Behiye, dedi, uykuyla uyaniklik arasinda, mavi gomlegimin ustten ikinci dugmesi koptu, aklinda olsun. Peki, dedim usulca, peki. Artik aglamadim. Ertesi sabah, tesaduf bu ya yine nufus sayimi vardi. Erkenden kapi calindi. Yasli sayim memuru, hani o her sefer gelen. Herkesleri bir bir saydi yazdi, saydi yazdi. Adin ne soyadin ne vesaire.

Sira bana geldi. Adiniz bayan, dedi. Nefesimi tuttum, sonra saliverdim. Bir cirpida “Behiye” deyiverdim. Ters ters bakti yuzume. Ne Behiye’si bayan, dedi, kac yildir bu eve gelir giderim, sayarim yazarim, hepinizi ezberledim. Senin adin Zekiye degil mi? Sakanin sirasi mi simdi? Yerimden kalktim, az kalsin boynuna sarilacaktim. Size bir cay getireyim, dedim, taze acki da vardi.

(*) Rimbaud

(**) Sartre

(***) Sartre

Hayat ve kelimeler

Nazan Bekiroglu
Hayat ve kelimeler
Yasi kirka geldigi gun, hayatinin anlamini bir turlu ogrenemedigini fark eden yazici, “Mademki boyle olmuyor” dedi, “Ben de baska bir yol tutarak hayatimin anlamini cozerim, hayatimin ve boylece hayatin anlamini.” Butun gorevlerinden istifa etti. Butun dostlarindan, ailesinden ve cocuklarindan ayrildi. Var olan neyi varsa hepsini satti. Bir tek kitaplari kaldi geriye. Yeni kitaplar satin aldi ve yeni defterler.

Bir oda tuttu kentin varoslarinda. Kapisini kapatti kendi uzerine, simsiyah perdeleri simsiki orttu. Sadece bir adam, sabahlari geliyor, gerekli ne varsa birakip gidiyordu.

“Simdiye kadar butun ogrendiklerim” dedi yazici, “Hayata dair, hicbir seyi anlamama yetmediler. Oyleyse onlari unutmaliyim. Unutmali ve yeniden baslamaliyim.”

Gozlerini yumdu ve bildigi ne varsa hepsini unuttu. Hicbir sey kalmadi geriye.

Kalin bir defter cekti onune. “Hayatin anlami” diye yazdi baslik sahifesine, altina daha kucuk harflerle ekledi: “Yani benim hayatimin.” Defteri bir tarafa itiverdi. Kitapligin onune gitti bu kez. Kocaman, mesin ciltli bir kitap aldi: Dunyadaki Butun Cicekler. Koca sahifeleri teker teker cevirdi, okudu, bitirdi. Sonra aklinda ne kaldiysa kendi defterine gecirdi. Ardindan bir baska kitap cekti onune: Dunyadaki Butun Hayvanlar. Onu da okuyup aklinda kalanlari defterine gecirdi. Insanlarin Halleri’ni okudu, gulmeye dair, aglamaya dair, aska ve sevmeye dair ne varsa hepsini ogrendi. Gelmis gecmis butun insanlarin yasamlarini okudu. Gelmis gecmis butun ogretileri. Yazilmis ne varsa, kitaplara gecirilmis, okudu ve kendi defterine gecirdi.

Kelimeler cok hos gorundu gozune. Hepsi dedi ne kadar anlamli, hepsinin ici ne kadar dolu. Hepsi bana hayati ne kadar cok kuvvetle ogretiyorlar. Gozleriyle, giderek elleriyle, kelimeleri oksamaya koyuldu. Kelebek yazdi sevgiyle, harflerini teker teker sevdi. Yildiz yazdi, hilal yazdi, dag lalesi, yazdi. Gokyuzu yazdi, “hayatim” dedi “iste bunlar benim.”

Yazici butun kitaplari ve ansiklopedileri bitirince sira lugatlere geldi. Elli bin kelimelik, yuz bin kelimelik, mecazlar ve deyimlerle genisletilmis bircok kelimelik. Hepsini bastan sona ezberledi, hepsinin karsiligini gecirdi defterine. “Z” hanesindeki son kelimeyi de ezberleyip defterine gecirdikten sonra, tahta karyolasina uzandi, cizgili battaniyesinin uzerine.

Bir derin nefes aldi.

“Ne kadar zaman gecti kim bilir” dedi; ama bu kez tamam, artik hayati ogrenmis olmaliyim. Ben ki butun kitaplari okudum, butun lugatleri hatmettim. Ben ki butun kelimeleri ezberledim, artik hayatin anlamini bilmedigimi kim iddia edebilir? Degil mi ki hayati kelimeler yapiyor, degil mi ki hayat kelimelerden cikiyor?”

Boylece yazici, hayatinin, yani butun hayatlarin anlamini ogrendigine kani olarak simsiyah perdeleri acti geriye. Parlak bir gunes isigi doldu iceri. Gozleri acidi, “bu da ne” diye soylendi. Disari cikti. Bir kelebek kalkti kapi onundeki dag lalesinin uzerinden. “Ne hos cicek” diye dusundu “ve ne hos bir ucus, acaba isimleri ne?” Fakat zihnini ne kadar zorladiysa da ne dag lalesini taniyabildi, ne kelebegi. “Bunlar” dedi “mutlaka ogrendigim kelimeler arasinda yoktular.”

Fakat aksama kadar yol boyunca gezinip de hicbir seyi ama hicbir seyi taniyamayinca. Hele aksam olup da uzerindeki lacivert ve sonsuz boslukta asili duran isik toplarini hayranlikla seyredince. Bir portakal dilimine benzeyen aydinligi anlamaya calisinca ictenlikle. Ve hicbirisinin ismini bir turlu bilemeyince. Ici acidi. “Yazik” dedi “kelimelerle hayat uymuyor demek birbirine. Kim bilir bunlardan her birine ad olan kelimeyi kac kez ogrendim, kac kez gecirdim defterime. Kim bilir kelebek bunlardan hangisidir, hangisidir dag lalesi, hangisi yildizdir ve hangisidir adi hilal olan?”

Gerisin geri odasina dondu. Butun kitaplarini ve defterlerini firlatip atti bir koseye. “Ben” dedi “hayatin kelimelerden cikarilabilecegini zannetmistim. Oysa karsiladiklari nesneyi bile gostermiyorlar. Demek kelimeler hayattan cikiyor, hayat kelimelerden degil.”

Tahta karyolasina uzandi, cizgili battaniyesinin uzerine.

Sonra ansizin yerinden kalkti, disari firladi. Karsisina ilk cikan adama, hayatinda bir tek kitap okudugu bile umit edilemeyecek bir adama, “Bayim” dedi, “Bana gosterir misiniz, kelebek bunlardan hangisidir ve hangisidir dag lalesi olan?” Adam “ha” diye kabaca cevapladi, “su gordugunuz dag lalesidir, onun uzerinden havalanan cicek de kelebek.”

İki mektup

İki mektup

İsimlerini bir arada zikretmek beni bir vicdan azabına mecbur kılar mı bilmem, lâkin göze alarak, Stendhal’in şaheseri Kırmızı ve Siyah ile son günlerin popüler filmi En İyi Arkadaşım Evleniyor’dan bir arada söz etmem gerekecek.
Vicdan azabı riski, klasikle popülerin mukayesesi abesliğinden doğsa da, söz konusu mukayese sadece benzer bir motifle sınırlı kalacağından suçum hafifleyecektir umarım. Zira, haftalardır bir TRT-2 dizisi olarak pazartesi akşamlarımı büyüleyen Kırmızı ve Siyah ile, yağmur kentinin bir kış öğleden sonrasını dolduran En İyi Arkadaşım Evleniyor’un kesişme noktası, bu yazıyı kaçınılmaz kılıyor.

Sözünü ettiğim kesişme noktası, ezeli aşk üçgeni üzerinde, sevdiği erkeğin bir başkasıyla evlenmesi söz konusu olduğunda, kadın kahramanın feda ettiği şey ve bunun oluşturduğu etiğin tartışma zeminidir.

Her iki metinde de temsil kabiliyeti çok yüksek birer mektup vardır. Kırmızı ve Siyah’ın M. de Rênal’i, gelmiş geçmiş romanların en çarpıcı tiplerinden biri olan sevgilisi Julien’in Mathilde ile evliliği söz konusu olduğunda, genç kızın babasına hitaben, Julien’i yerden yere vuran zehir zemberek bir mektup yazar ve tabii evlilik bozulur.

En İyi Arkadaşım Evleniyor’da da benzer bir mektup vardır. Detaylar bir yana, kadın kahraman, sevdiğinin, gelin adayından soğumasına neden olabilecek bir mektup yazmıştır ve zaman içindeki izdüşümleri takip edilirse bunun M. de Rênal’in mektubundan hiç farkı yoktur. Her iki metinde de kadın kahramanlar bu kötüleyişle “geçerli ahlak” nezdinde küçülmektedirler. Zira feda edebilecekleri en büyük şey olan “iyi ben”i feda etmişlerdir ve “kötü” damgasını yemişlerdir.

Ancak filmin benzer cümlesine bakılırsa, “kötülük değişkendir” ve bazen aşkın onaylanma alanında geçerli tek lisana dönüşmektedir: “Seni seviyorum ve senin için bu kadar küçülüyorum. Senin için başka kim bu kadar çok, saygınlığını feda edebildi? Senin için bu mektubu yazıyorum ve yitiyorum. Ama aşkına doğuyorum. Benden başkasını seçmene imkan yok artık.”

Doğru. Aşkta edilebilecek en büyük fedakârlık, bütün ve birey arasındaki barışı sağlayan kıymetlerin, bir başka deyişle “ben”in fedası olmalı, “iyi ben”in.

Ancak gözden kaçırılmaması gereken bir ayrıntı var:

Görünen o ki bizi Sokrates’e kadar götürebilecek bir iyilik-kötülük tartışmasının mevcudiyetine rağmen, yazarlar böyle bir kötülüğü kolay kolay onamayacaklar, mutlak olan iyiliktir çünkü.

İçine girdiği bütün rollerin üzerine taşan sempatisiyle (bu bir zaaf ama), Türk seyircisinin gözüne pek de hoş gelen Julia Roberts’ı bu kurgu içinde onca sevimli kılan şey şüphe yok ki kaybetmesiydi (lâkin erkeğin seçimi de, teşekkürüne ve gurur duymasına rağmen, iyi bir seçim değildi).

Yine bunun gibi, Stendhal, M. de Rênal’in sorumluluğunu azaltmak için “zavallı kadının o mektubu” bir rahibin kışkırtmasıyla yazdığını belirtmiştir. Yani M. de Rênal böyle bir mektup yazmayacak kadar iyidir. Gerçi Stendhal bu ayrıntı üzerinde fazla durmuş değildir; ama mektubun, Julien’in ruhunda oluşturduğu etkinin sonuçlarını seve seve kullanır: Zira Julien ancak “kendisini mahveden” mektuptan ve kendi cinayetinden (bu teşebbüs, M. de Rênal ölmese de gerçek bir cinayettir) sonra; çünkü her iki taraf da feda etmiştir. M. de Rênal’i gerçek bir aşkla sevmeye başlar ya da bunun böyle olmuş olduğunu nihayet fark eder. O zamana kadar Julien’in üst sınıfa mensup M. de Rênal’e karşı tutumu, kendi köylülüğüne temellendirilmiş bir gurur kırıklığı ile, aşktan çok bir mücadeleye, bir satranç oyununa benzer ve sevgili, sevgiliden çok bir “hasım”dır. Yine bu yüzdendir ki Julien hayatlarının milâdı olması gereken o mektubun ve o cinayetin ardından, ölüm hücresinde M. de Rênal’i ağırladıktan sonra ağlar. Ağlar ve ölüm korkusu dahil bütün zaaflarıyla kendisini M. de Rênal’e devreden bir samimiyetle onu ve onda yaşar. Tam bir idrak anıdır bu. Değil mi ki aşk ölüm korkusunu, itiraf etmek ve unutmaktan ibarettir, Julien bu idraki o mektuba borçludur.

Değil mi ki M. de Rênal o kötülemeyi göze almıştır. Ve Julien o mektubu ve o kötülenmeyi hak edecek kadar çok sevilmiştir.

(*) Geçen hafta için düzeltme: “İhkaak-ı Hak.”