Yaşayıp da yazmadım, yazdım da yaşadım (Edebi Eser–Şiir ve Samimiyet II)

Yaşayıp da yazmadım, yazdım da yaşadım (Edebi Eser-Şiir ve Samimiyet II)

(Bu yazının evvelinde; edebi eser için, yaşantıların aktarımı anlamına gelen bir samimiyetin ne gerekli, ne yeterli şartı oluşturduğu, potansiyel bir hissetme olarak samimiyetin ise (ki ona içtenlik demiştik) gerekli şartı oluşturduğu, ancak tek başına yeterli olamadığı üzerinde durulmuştu.
Edebi eser için dil başta olmak üzere başka işçilikler lazımdı. (Velakin her büyük eserde içtenliğin bulunması da şart idi.)

Kumsaldan deniz kabuğu toplayabilmek için fırtınanın dinmesini beklemek gerek. Demek bir kez olsun fırtınanın yaşanması şart olan. En güzel günlerin harabelerde bitmesi beyhûde değil.. Mücevher bulmak için bir yangının artığı külleri mi deşmeli? Cemil Meriç, “ışık olmak için yanmak mı lazım” diyor, “yıldız olmak kolay değil. * Ve ekliyor: “Sanatı da tarihi de yürüyenler hak etti.**

Ve bir masal:

Bir prenses vardır. Bir de ona âşık bir adam. Kendisine, hiç solmayacak olan gülün getirilmesini ister prenses. Tahmin edilemeyecek büyüklükte bir bedel ödeyerek öyle bir gülü bulup getirince adam, fırlatıp atar gülü prenses. Gerçekliği yok bunun, der, çünkü solmuyor.

Deniz kabukları fırtınadan sonra

Güller harabelerin üstünde.

Bir yangının arkasından mücevher parçaları toplanır günlerce.

Edebî eserin, alel husus şiirin, samimiyet arka planı bu herhalde, aradığı sıcaklığı bulamayan prensesi isyana teşvik eden şey.

Bir fiil ve bir fail gerekli anlaşılan.

Onun için mi hissetmediğini yazan şairlerin şiirleri bunca ışıksız ve bunca soğuk? Bunca uzak ve yabancı içimize?

Peki ama ya sadece hissettiklerini yazan şairlerin şiirleri, şiirin aynı zamanda amansız bir işçilik anlamına geldiğini gözden kaçıranlar?

Onların şiirleri, neden aynı derecede soğuk?

Aslolan yazıysa eğer, içtenlikten ve dilden hareketle koordinatlarınızı belirleyin ve ihtimaller hesabına vurarak hakiki şiirin formülünü kurun gönlünüzce. Üç çeldirici, bir sahici:

His var, dil yok, ne kötü. Mallarme’ye gelen genç hevesli.

Şiirin bir dil meselesi de olduğunu öğrenemezse hiç şair olamayacak.

His yok, dil var ya da; ne soğuk, ne kadar uzak ve yabancı.

His de yok, dil de yok; düşman başına.

Hem his var, hem dil var; buldunuz değil mi?

Ve anladınız: Sadece hissetmekle olmuyor.

Ama hissetmeden de olmuyor.

Olsa yetmez, olmasa olmaz.

Hissin yedeğinde “yaşama”ya gelince.

Yaşamadım ama hissettim ve dilin büyüsüne vakıfım; bu mu şiiri kuracak giz? Evet,

Ya da, yaşadım ve hissettim ama yetmez, dilin gizemine de vakıfım. Bu mu yoksa? Yine evet.

Bunun için işte edebi eserde içtenliğin, vasatın anladığının tam tersine bir akış olması.

Yaşamdan yazıya değil yazıdan yaşama dökülüşü.

Yazdığım ama gönderemediğim mektupları şiire dönüştürdüm, böyle denebilir mi? Hayır böyle denemez.

Şöyle denebilir. Yazdığım şiirleri mektuba dönüştürdüm. Değil mi ki, yazdığınız gelip gelip sizi buluyor ve yaşadığını yazmaktan zor yazdığını yaşamak. Daha çok yürek istiyor.

* Jurnal, İletişim, İst. 1992, s. 67.

** a.g.e., s. 236.

Leave a comment

Your comment