Yeni Şafak – Gülcan Tezcan (Nun Masalları)

Gülcan Tezcan / YENİ ŞAFAK

“N ile nun ARASINDAKİ ÖLÜMCÜL OLMASI GEREKEN GİDİP GELMELER”

1-Dergâh’ta yayınlanan bir söyleşinizde amaç tahtına kitabı oturtmak istemediğinizi, bunun için zamana ihtiyacınız olduğunu, kitap çıkarmayı pek de önemsemediğinizi ifade etmiştiniz. Bu düşüncenize rağmen “Nun Masalları”nı çıkarmanızda etkili olan nedir?

-“Kitap çıktı, çıktıysa âlem-i misalde bir örneği var demektir”; bu cümle “neden” sorusunun en hacimli cevabıdır, bana rağmen. Ama daha ayrıntılı bir cevap isterseniz; bu kitap bir zaman neden çıkarılmıyor idiyse şimdi o yüzden çıkarılıyor. O zaman yokluğunu emreden şey, şimdi varlığını emrediyor. O zaman barikat kuran ayrıntılar yıkıldı ben de buraya kadar sürüklendim. Yoksa kitabın bir yeterlilik ve gereklilik şartı olarak algılanmasına ve nicel anlamıyla amaca dönüştürülmesine hâlâ karşıyım. Hasılı değişen fazla bir şey yok.

2-Birinci kitabın arkasından ikincisi, üçüncüsü gelmeli korkusunun kitap çıkarmanıza engel olduğunu söylüyordunuz. İlk kitabınızı çıkardınız. Devamı gelecek mi? Bir hazırlığınız var mı? Yoksa ilk kitap gibi onu da 6-7 yıl bekleyecek miyiz?

-Sözünü ettiğim istiğna, niceliğin niteliği aşması alışkanlığına yönelik. Ortada yazılmış bir şey yok, sancı yok, hayat akmıyor, canınız acımıyor, ama çıkacak kitapların hesabını yapıyorsunuz. “Devamı gelecek mi” bu anlamı içeriyorsa, cevabım elbette hayır, defalarca hayır. Gelecek günlerin bana hikâye alanında ne getireceğini mümkün değil kestiremem. Yazma eyleminin bizzat kendi şahsiyetinden menkul olmadığını farkeden yazar için, her yazdığının ‘son’ olduğunu farketme (ya da vehmetme) kapıları daima açık. Ama bu kehanet ya çıkar, ya çıkmaz. Üstelik bu beni korkutmaz da. “Bana biçilen rol budur, payıma düşen tirad bundan ibarettir”, bundan ibaretse benim hissem, yazarım ve susarım. Yazar, yazısını bitirince susmasını ve ölmesini de bilmeli. Eskiden bundan korkardım, bana acı gelirdi. Şimdi korkmuyorum. (Ama yarın korkabilirim). Şu anda hesabını yapabileceğim sadece elimde “Nun Masalları”nın dışında kalan, yazılmış hikâyelerim var. O anlamda evet diyebilirim, 6-7 yıl beklemeniz galiba gerekmeyecek. Daire tamamlandı çünkü.

3-Okuyucuyu ilk çeken şey kitabın adı, “Nun Masalları”. Burada Ahmet Kabaklı hocanın “Bekiroğlu, hikâyelerinin hem hayat, hem tarih, hem masal olmasını istiyor”, sözünü hatırlıyoruz. Neden “Nun Masalları”? “Nigâr Hanım, Sevgili”de Nun üzerine söyledikleriniz bu ismi seçmenizde etkili oldu mu?

-Kitaba isim olarak bazı hikâyelerin başlıklarını düşünmüştüm önce: “Ahter Suhte Hû ve Lâle”, “Lâ’l Kuşları”, “Kayıp Padişah” gibi. Sonra hikâyelerden birinin adı olmayan ama tümünü kuşatabilecek, üstelik onlarla organik biçimde ilişkisi olan bir şey aradım, bir öğrencimin dikkatimi çekmesiyle. Bu, bir imaj, bir leitmoiv olabilirdi. “Nun Masalları”, hani derler ya, gerçekten aniden geliverdi. Sanırım bilinç altı macerası “Nigâr Hanım, Sevgili”de kurulmuştu, belki daha da evvel. Nedenlerine gelince: İsmim N ile başlıyor ve bitiyor, eski imlâ ile nun. Nun’un ifade ettiği kıymetler var, N’nin de. Ben ne tam N’yim, ne tam nun. Ama hem N’yim, hem de nun. Hiçbirisinden vaz geçemem ve N ile nun arasındaki ölümcül olması gereken gidip gelmeler beni ifade edebilecek kaabiliyette. Bu arada kalmışlık. Bu iki taraflı da olamayış. Bu “ne tahammül ne sefer”, Mustafa Kutlu’nun imajını biraz kaydırmayla. N ile oynamayı seviyorum. “Nigâr Hanım, Sevgili”de bir kaç cümle N ile nun mukayesesi üzerine. Hem, Nazan da nun da, tersinden aynı okunmuyor mu? Daha ne olsun? Üstelik benim düşünmediğim ama bir okuyucunun dikkatiyle, sol tarafına bir kesme işareti koyulursa, ‘nun masalları biçiminde, kesme, yazar adının yerini tutuyor.

4-Kitabınızda Mustafa Kutlu’nun “çerçeve hikâye” dediği tarzda hikâyeler var ve hikâyeleriniz birbirini takip eden bölümler halinde devam ediyor. “Ve hayat bitmediğinden olacak, defterler bittiğinde öyküler bitmiyor”, diyorsunuz. Çerçeve hikâyeyi tercih edişinizin nedeni bu mu?

-Başlarken, böyle olacağını ben de bilmiyordum. Zaten ben geleceğe yönelik plan asla yapamam. Fakat “Bahçeli Tarih”i bitirip de, yazdıklarım bitip ama içimdekinin bitmediğini farkettiğim anda, hikâye devam ediyor. “Hat ve Rasat” yazılıyor, bitti zannediyorsunuz ama bir bakıyorsunuz ki bitmemiş, içinizdeki bitmemiş. (Baştan planlamamış olmanın teknik zaafları da var. Hattat-rasıtın sonraki hikâyelerde rasıtlığının silinmesi gibi). Bu, hayatla alâkalı tabii. Yazdıklarımın benim hayatımla, benim oluş ve akışlarımla ilgisini nasıl inkâr edebilirim? Edebî metin biter, hayat bitmez. “Bunun için ya işte defterlerle kitaplar birbirine uymuyor”. Bir bakıma da son’dan sonrasını merak ediyorsunuz. Hani romanlar bittikten sonra ne oluyor merakı var ya, “Son İçin Güzelleme”. Bu bakımdan onlar “Temmesi Olmayan Akışlar”. Bu noktaya gelince, Mustafa Kutlu’nun bir teknik olarak modern hikâyemize armağan ettiği, “çerçeve hikâye” veya benzeri terimlerle karşılanabilecek, gelenekle kucaklaşan ama inanılmaz biçimde de öncü ve modern tavrının cazibesine kapılmak kaçınılmazdı.

5-Bu hikâyelerin arka planında akademik bir çalışma olduğunu biliyoruz. Merak ettiğim şu; kuru ve kavramlara bağlı bir inceleyişle hikâyeye dökebilecek bir samimiyeti nasıl birleştiriyorsunuz? “Nigâr Hanım”da bunun sıkıntılarını çektiğinizi görüyoruz. Sanatçı bir kişilikle araştırmacı bir kişilik nasıl bir arada yatıyor?

-Sorularınız arasında benim cevaplamam zor olanı bu. Dışardan bakan göz daha kolay görebilir belki. Fakat bazı şeyler söylenebilir. Bir kere sanatçı bir kişilikle araştırmacı bir kişilik bir arada pek hoş, pek âlâ yaşıyor. Ama ikisi aynı kişi midir, onu bilemem. Sanat ve bilimi aynı gayeye hizmet eden farklı yollar olarak düşünün. Birinin vasıtası sezgisel olsun, diğerinin müsbet. Ve gerçek bilgiyi arasınlar. Tabii bu arada, benim akademisyenlik alanım fizik ya da astronomi değil, edebiyat. Bu, şans. Yaptığınız işin tekniğini görüyorsunuz. Ben, sanat arkasında, akademik anlamda değilse de, ciddi eğitimlerin yer alması gerektiğine inananlardanım. Bir de, edebiyat aynı anda hem bir bilim hem de bir sanat dalı. Tabii sanatkârın bakış açısı gibi, akademisyenin de bir bakış açısı var. Etekleriniz birbirine dolaşmadan bu alanlarda dolaşabilirsiniz, ama dikkat, etekler dolaşmayacak. Eteklerin dolaşmaması da söz konusu bu bakış açılarını koruyabilmek.

“Nigâr Hanım, Sevgili” hikâyesindeki çatışmaya ise fazla aldanmamak lâzım. Neticede o da bir hikâye. Yaşanmışlık boyutunun içimeki bütün eziciliğine rağmen, içerdiği anlamların asla hayatla karıştırılmaması hususunda uyanık olmak gerekir.

Leave a comment

Your comment