Nihat Doğru ; “Nehir Görmek”

nehir görmek

‘dünyaya kör’ gözlerin varlığım mümkün kılmayan bu soğuk gerçeklikte, naif bir yüreğin sıcak mektuplarıyla ısınıyorum. Mektuplarınızın beni çekip götürdüğü yeri işaretlemek için söylüyorum. Hani neredeyse, her şeyini sonuna geldiğimizi söylediğim bir zamanda, dikdörtgen ve karenin dışına taşan hâlin umut veriyor.

Evet çok farklı bir şeyin altını çiziyoruz. Nokta hendesesinin içine düşüp, dışını görmeyecek kadar daralanların uzağına düşmüşüz. Ak ve karayla yetinmiyor, iki kere ikinin beşyüz yirmi altı edebileceğin! söylüyoruz. Biz nehir gören ve nehirlerde yıkanan insanların durduğu yerdeyiz.

Bir öykü okumuştum: Yüreğin ve muhayyilenin ikliminde, genişliğinde fırça oynatan bir ressamın öyküsüydü bu. iç ürpertilerini, bakışını çizen, ak ve karanın dışında başka bir yerde duran bir ressamın Öyküsü. Şimdilerde soyut resim dedikleri şeydi yaptıkları. Günün birinde bir sergi açar; yüreğini onaya kor. Sergiyi gezen ve her resme uzun bir zaman ayıran biri, ressama yaklaşır: ‘Efendim! bu resimlerle neyi söylüyorsunuz? Birşey anlamak çok zor’ der. Ressamın cevabı çok net olur: ‘Siz hiç nehir gördünüz mü, bayım?!’

Yağmur sularını sele dönüştüren modern kentlerin çocukları, nehirlerin, cangözü açık insanlara duyurduğu aşkın hakikatleri hissedemezler. Estetiğin ötesinde bir yerde duran ‘güzel’i, kim, nasıl ve nerede gerçekleştirecek? Bu soru, ne yazık ki bugünün soruşu değil, olmadığı için de cevabı aranmıyor. Herman Hesse’nin Sidarta’sında nehri dinleyen adam olmak gerekiyor.

Ne edeceğiz şimdi? Nefes alıp verebileceğimiz gözeneklerin kapandığı böylesine kapalı bîr zaman aralığında nasıl yaşayacağız? Bu sorunun ardına düşüyor, küçücük bir ada buluyor ve oraya sığınıyorum. Dede Efendi’nin, Kazasker İzzet Efendi’nin, Itri’nin, Mevlana’nın, Bediüzzaman’ın.. ayak bastıkları zemini işaretleyen bugünün edip, musikişinas, mütefekkir ve mimarların nefes alıp verdikleri bir ada burası. Elbette ki ve ne yazık ki, bugünün sokaklarında bir Dede Efendi’yle karşılaşmak, bir çınarın gölgeliğinde onunla hasbihal etmek imkansız. Ama hala Dede Efendi’lere yaslanan, onlardan beslenen birkaç isim var. itirazınıza rağmen Sezai Karakoç’tan, Cahit Zarifoğlu’ndan, İsmet Özel’den, Tanpınar’dan, Rasim Özdenören’den, Cemil Meriç’ten, Nurettin Topçu’dan, Nazan Bekiroğlu’ndan, Fatma K. Barbarosoğlu’ndan.. bahsediyorum.

Bu satırları yazdığım sırada Ahmet Özhan’ın Güldeste’sinden tınılar yayılıyor; ruhumun şifa bulduğunu hissediyorum. Tanpınar’ın Mahur Beste’sini, Huzur’unu; Peyami Safa’nın Yalnızız’ını; Sezai Karakoç’un Gül Muştusu’nu, Cahit Zarifoğlu’nun Yaşamak’ını, Rasim Özdenören’in Ruhun Malzemeleri’ni, Nazan Bekiroğlu’nun Nün Masalları’nı… okurken de aynı şeyi yaşıyorum. ismini andığım ve sözünü ettiğimiz kaygıyı merkeze alan diğer isimler, insanın acılarını ve sığınışlarını yazıyor; insan rûhunun labirentlerinde dolaşıyorlar. Şunu demek istiyorum: Tasavvufî derinlik dediğimiz ‘hal’in yakalanmasında kültür-sanat merkezli okumaların önemli bir rolü vardır.

Leave a comment

Your comment