Yaşama sanatı

“Yaşama sanatı”

Dostoyevski’nin temel problemlerinden biri, “gücü ve acıması sınırsız olan Tanrı’nın kötülüğü neden yarattığı” şeklinde özetlenebilir. Karamazoflar’daki onca kalabalık kadrodan bir keşiş, bütün hayatını kötülüğün neden var olduğunu anlamaya ve anlatmaya hasrettiğini söyler.
Dostoyevski’nin hemen bütün romanlarında uzun uzun tartışma zemini bulan bu problematik, dinler ve düşünce kadar sanatın, bu arada edebiyatın da cevap aradığı soruların başında gelir.

Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu’nda, varlığı iyi-kötü, güzel-çirkin, masum-kirli ve benzeri kutuplar halinde görerek muzdarip olan Harry Haller’in sorunu da bundan farklı değildir. Ve girdiği büyüme sürecinin sonunda Harry, kutupları aşarak arkadaki birliği fark etmeyi başarır.

Bir kez olsun bunu fark edince; yani insan, kurt ve diğerlerinin; Faust, Wagner ve Mephisto’nun “bir”i oluşturduğunu görebilince; Mozart ve piyasa işi bir Amerikan şarkıcısını sevmenin aynı anlama geldiğini anlayınca; varlığı mutlak bir bütünden ibaret görmeyi başarıyordunuz ve tek başına “kötü” olan kötülük, bütünün içinde kötü olmaktan çıkıyordu. Öyle ki hayatı kutuplar halinde görmekten kurtulduğunuz anda, iyi ile kötü, güzel ile çirkin, masum ile kirli hep “bir” oluyor, eğer kutupları aşıp da bilgeliğin dinginliğine ulaşabilirseniz, kâinat bir orkestraya dönüşüyordu. Ve o zaman, orkestrada her enstrümanın kendine özgü sesi çıkarmakla yükümlü olduğunu kavrayabilirseniz, artık hiçbirinin sesi gereksiz ve çirkin gelmiyordu. Her birinin muazzam senfoni içindeki sesi kendisi olmaktan sıyrılarak emsalsiz güzeli kuran bir uzuvdan ibaret kalıyordu. Kaba bir davul bile olsa. Bilgelik burasıydı işte.

Cennetini kaybetmiş bir Avrupalı olarak, Uzakdoğu felsefesinden son derece etkilenmiş olan Hesse’nin, Sidarta romanında da bilgeliğe giden uzun yol izlenir. Bir Brahman oğlu olan Sidarta, bilgeliğin peşindedir, varlığın anlamını çözmek ister. Ancak; Brahman, Samana ve Budist olarak bu sırrı çözemez. Çünkü, Brahman, Samana ve Budist olarak eline hazır bir program verilmiştir, merhaleleri ve acıları başkaları tarafından daha önce yaşanmış bir yoldur bu. Size ise daha önce yürünmüş bir yolu yürümek kalmaktadır. Kolay ve pratik, güvenli ve risksiz. Oysa Sidarta öğretiye güvenmemektedir, yaşantının peşindedir. Buda’nın öğretisini değil, bunu nefsinde tecrübe ettiği an neler hissettiğini bilmek ve kendi nefsinde de tecrübe etmek ister.

Kötünün kötüsü batakhanelerden başlayan içsel yolculuğunun sonunda Sidarta, birçok tecrübeden sonra, kendi gerçeği ile karşılaşır nihayet. “İçindeki yara ışımaktadır” artık. Romanın bu yoğun cümlesi, bilgeliğin ifadesi bir imge derinliği taşır. Yarası ışır; yani içinde kötü, çirkin, fena, acı, kirli ne varsa mutlak bütün üzerindeki yerini alır ve muazzam vücudun uzvu haline gelir. Ve bir kere bu duyuş noktasına gelince artık hiçbir yara can acıtamaz.

Bunu Sidarta’ya öğreten bir ırmak olmuştur. Irmak ona her hali ile konuşmaktadır. Önce, “zaman” diye bir şey olmadığını öğrenir ondan. Çünkü ırmak her yerdedir, kaynadığı, aktığı, döküldüğü yerde. Ve bu yüzden “hal” vardır, dün ve yarın yok. Bütün kahırların “zaman” olduğunu fark edince de kahır diye bir şey kalmaz geriye. Sidarta’nın ırmak kenarında öğrendiği ikinci şey, Bozkırkurdu’nun da temel prensibi olan şeydir: Benliklerin bütünlüğü, ayrıntıların arkasındaki mutlak. Sidarta ırmakta görür ki; kendisi, babası, oğlu ve binlerce kişinin yüzü birbirine karışarak akmakta, dahası ırmağı oluşturmaktadır. Binlerce ses bir büyük şarkı olup tek bir sese dönüşmektedir. Acılar ve gülmeler yoktur artık. Tek bir şarkı vardır. Öyle bir andır ki bu, Sidarta, sansara (nefsani ve kirli dünya)’nın içinde kalmış olan oğlu için bile üzülmekten vazgeçer. Onu da ırmağın içinde bütünün bir parçası olarak görmeyi başarır.

Neticede Harry ile aynı yere gelen Sidarta, bu tecrübeye ırmak sayesinde erişirken, Harry “Tılsımlı Tiyatro” sayesinde erişmiştir. “Her şeyin simgesel ve düşsel” boyutta seyrettiği Bozkırkurdu’nun sonunda Harry’nin girdiği tiyatroda her taraf aynalar ile kaplıdır ve Harry her aynanın içinde, bir kısmının kendisi de farkında olmadığı kimliklerini tanır. Kimi geçmişte kalmış yaşantılarını tekrarlama imkânı bulur ve bu defa oyunu daha iyi oynar. Çünkü geldiği bu noktada yaşam, cebinizde taşıdığınız ve satranç taşlarına benzer taşlarla oynayabileceğiniz bir oyuna dönüşmüştür ve adı “yaşama sanatı” olmuştur.

Lâkin Harry’nin bunu başarması hiç de kolay olmamıştır. Çünkü Tılsımlı Tiyatro “yalnız deliler için”dir ve size ezelî gerçeği gösterecek olan bu kapıdan içeri girerken ödemeniz gereken küçük bir bedel vardır: Aklınız. Böylece Bozkırkurdu, bilgeliğe varma macerasında aklı saf dışı bırakarak “deliliğin övgüsü”nü yapmaya çağırır bizleri ki bu bambaşka bir hikâye.

Leave a comment

Your comment