O hiç müze olamadı

O hiç müze olamadı

“Nihayet Cumhuriyet idaresi dört beş yüz yıllık bu mimari varlığı, müze haline koymağı milli bir ödev olarak feyizli eline almıştır.
Başlangıçta M. Eğitim Bakanlığı bu müesseseyi, başlarında Hazine kethüdası unvanını taşıyan bir amirin bulunduğu kadrosuyla beraber İstanbul Müzeleri İdaresi’ne bağlamıştır. Bu kadroda eski memurlar tekmil kalmış ve hatta Kaftancı, Sergulâm, Kapı Çuhadarı, Başeski, Hırkai Saadet serhademesi, Enderun hademesi, Avadan hademesi, Teberdar, Babüssaade kethüdası gibi unvanları bile muhafaza edilmişti. O tarihte Hazine kethüdası olan Mehmet Refik (Bey) merhum Hazinei Hassa’da birçok memuriyetlerde bulunmuş dirayetli ve yaşlı bir zattı. Hırkai Saadet serhademesi Hoca Rasim Efendi ise 1855 senesinde saraya girmişti. (…) Bunlar çok doğru ve işlerine bağlı kimseler olmakla beraber o zamana kadar müze konusu akıllarından bile geçmemiş olduğundan bu kadro ile mühim bir müzenin tesisi hayli müşkildi.”

Tahsin Öz, Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü “Topkapı Sarayı Müzesi Onarımları” Güzel Sanatlar, nr. 6, Ocak 1949, s. 7-8.

O hiç müze olmadı.

Hep saray kaldı.

Hep Topkapı Sarayı’ydı gittiğimiz yer, Saray-ı Âmire değilse de.

Topkapı Müzesi’ne gittiğinden kim bahsetti?

Bir saltanatın içinde birçok hikâye bitebilmekle birlikte. Bunun, bir yenisinin başlangıcı anlamına gelmediğinden ve sultanı olmayanın saray olmadığından kim söz edebildi?

Sefere kalkmış bir santur saltanatında altın takmaya yeminli bir sultan eskisi, neler düşünür kendilerini bir daha asla göremeyeceği vapurların düdüklerini işittikçe? Ne anlam verir haremin kurşunları kalkmış kubbelerine konup kalkan martıların çığlıklarına, dönüp son kez olsun geriye bakabilirse?

Hayal ufuklarının sınırlarını yoklamaktan çoktan vazgeçmiş ve çoktan gözden düşmüş bir gözde, ne arar kapıları; ancak ecnebi konuklara ve özel bir izinle açılan, eskimiş bir sarayın has bahçesinde?

Neler hisseder yorgun yüzünün çizgilerini, artık derinliğinde güzelliğin gölgelerini biriktirmeyen bir aynaya dökerken eski bir cariye?

Ve o aynaya eklenen görüntülerin birinde. En fazla terk edildiğin, en fazla ihmal edildiğin. Divit odasının “onarımdan önce”; ama divit odası olarak kaldığı yerde.

Giderek şiddetlenen bir sıtmanın fetretlerinde kendini en fazla sana veren ve her defasında “bu son” diye başlayan yazıların ertesinde. Kaybolmamak için tutulacak en kaçınılmaz yolu tutarak ve daima yeniden başlayarak. Aşkın her defasında “yenidenmiş gibi” demek olduğunu en çok bir saraydan öğrenerek kendi kendisini yazan bir hikâye.

İyi; ama bir saraya nasıl âşık olunabilirdi?

Bütün mühürlerinden sıyrılmış bir kimliğin onaylarında ve sevenin sevilene yüklediği suç ortaklığının bütün küçüklüğüne sığınarak.

Sarayla müze arasındaki o fetret hallerde. Bir yandan çözülen bir yandan toplanan saatlerde.

Hiç haberi olmadan malları yağmalanan şehzade.

Bitmiş bir fırtınanın karanlığında bize hep baş roller kalmıştı.

Senin özgürlüğün benim tutsaklığım. Bunlar o fırtınalardı.

Tam o yerde.

Sarayı olmayanın sultan olmadığını kim iddia edebilirdi?

Halin anlamının tümüyle yittiği ve zamanın mutlak bir ana dönüştüğü bir böyle irtibatta. Halin anlamını yitirmiş olması, dışarda takvimlerin aniden farklı rakamlarla ifade ediliyor olmasına anlam vermeye çalışmaktan vazgeçmeyi gerektirmezdi, öyle değil mi?

Müzeye dönüştürülmüş bir sarayın unvanı henüz yerinde Hırka-ı Saadet Serhademesi, vakitler XX. asırları vurduğunda. Hikâyesinin dışına düşmüş bir hikâyecinin düşünebileceklerinden başka ne düşünebilirdi?

Ve bir ayna derinliğine dökülen görüntüleri ne yapabilirdi?

Leave a comment

Your comment