Anlatamayasınız

Anlatamayasınız

Derunî eylemlerimizin şiir biçiminde görünür hale getirilmesi esnasında dil hem en büyük silâhımız, hem en büyük zaafımız. Tanpınar, kullandığı malzeme itibariyle hemen herkes için olan şiirin gene bu yüzden hudutları en dar sanat olduğunu söylüyor Edebiyat Üzerine Makaleler’de.
Doğru, çünkü dil sınırlıdır, sınır koyar. Duygularımızın milyonlarca nüansına mukabil, en geniş imkânlarla konuşan lügatin birkaç yüz bin kelimeyi geçmediğine dikkat eder Orhan Okay (Sanat ve Edebiyat Yazıları). Ve işaret eder: İfade iç dünyamıza yetişemez, duygu dilden zengindir.

Duygu dilden zengindir. Üstelik şiir tek başına bir duygu işi asla değildir. Mallerme’nin (hikâye başka öznelerle de anlatılır), çok güzel duyguları olduğu halde bir türlü güzel şiir yazamadığından şikâyetçi olan genç dostuna verdiği cevabı bilirsiniz: “Tabii yazamazsın. Çünkü şiir duygularla değil, dille yazılır.” Üstadın dudağının ucunda ince bir gülümseme.

Şiirin en büyük düşmanı duygu, dostu gibi görünse de. Hani, 15-25 yaş arası hepimiz şairiz. Çünkü hepimiz âşıkız. Duygularımız sınırsız taşkınlıkta. Hatıra defterlerimiz, dahası mektuplarımız vezne-kafiyeye devrilmiş, şiir zannetmişiz.

Sığ duygusallık şiirin düşmanı.

Mallarme genç dostuna şiirin dille yazıldığını hatırlatıyor.

Dil, iç dünyamıza yetişemiyor. En büyük silâh ve en büyük zaaf.

Bütün şairler biraz evvel sözünü ettiğimiz altın yılları geride bıraktıktan sonra şair. Herkesin şair olduğu yılları geçtikten sonra, dili fark edince ve bütün o şairler, dilden müşteki. Necip Fazıl’a göre “Kelime mânâyı boğan bir gömlek” (Aralık Kapı), “Her kelime bir kabuk” (Kelime). Paralanması ve delinmesi gerek. Mücadele bu. Gerçek şiir bu mücadeleden doğuyor. Ve şiirin yüzlerce tanımına biri daha ekleniyor: Şiir, şairin dille mücadelesinden doğan bir şey. Akan kan, ter ve gözyaşı.

Gerçek üstücü şair Apollinaire, o da, dilin mânâya yetmemesinden müştekî. Ancak hayatçı bakışına muvafık bir ameli var. Gün gelip de şiirin dile ihtiyaç kalmaksızın, salt zihinsel olarak gerçekleştirileceği. Umarım öyle bir gün gelmez. Çünkü dil aradan çıkarsa geriye ne şiir kalır, ne de şair.

Yeni bir duyuşa sahip olduklarına inanan Servet-i Fünuncular, yeni bir edebiyat için yeni bir dil istiyordular. Duygularının bütün nüanslarına vasıta. Ahmet Cemil’in dil arayışı bu sancının ifadesi: Öyle bir lisan ki adeta konuşan bir ruh. Konuşan bir ruh kaç kelimeye ihtiyaç duyardı acaba? Ve Servet-i Fünunculara, kelime sayısı iyice kabaran lügatleri yetmiş miydi? Sanmam. (Ama geriye bir edebiyat bıraktıkları muhakkak). Bu yüzden değil mi ki çok şeyi çok derin gören Hamid, dün ruha yetemeyeceğini bildiğinden, Servet-i Fünunculardan önce ve farklı olarak susmayı şiir saymıştı. Değil mi ki susmak en çok söylemektir.

Ama bu soylu susmaya aldanmamak lâzımdır. Daire üzerinde, vasatın susmasıyla aynı noktada duruyor gibi görünse de, şâirin susması birçok tur önde ve dairenin birbirine en yakın iki noktası, aynı zamanda en uzak iki noktası.

Yine de gerçek anlamında “susmak”la kimse “şair” olmayacak “serâpâ insan” bir lisanla da karşılaşamayacağız ihtimal. Apollinaire’ın dileği de gerçekleşmeyecek. Öyleyse şair hep şikâyet edecek, anlatamamaktan. Akif, kalbinin dili olmadığından yakınacak:

Ağlarım ağlatamam hissederim söyleyemem

Dili yok kalbimin ondan ne kadar bîzârım

Orhan Veli, kelimelerin kifayetsizliğinden müştekî olacak:

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel

Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu

ve kaçınılmaz çığlık gelecek:

Bir yer var biliyorum

Her şeyi söylemek mümkün

Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum

Anlatamıyorum

Hepimiz “anlatmak” ihtiyacındayız. Bütün teferruatıyla ömrümüzü devralacak birilerine muntazır. Ama hiç anlatamayacağız.

İyi ki de anlatamayacağız. Anlatamamaktan doğuyor çünkü şiir. Anlatamadıkça canı acıyor şairin. Canı acıdıkça şiir geliyor.

Öyleyse şaire edilebilecek en iyi dua, bir beddua: Acınız dinmesin efendim. Ve anlatamayasınız. Çünkü en iyi o zaman anlatırsınız.

(*) Geçen haftanın sehv-i kalemine düzeltme Notre Dame de Paris, Victor Hugo.

Leave a comment

Your comment