Aşk ölümden büyüktür (Anna Karenina-ll)

Aşk ölümden büyüktür (Anna Karenina-ll)

Anna ile Vronski’yi sosyetenin dışına iterken, Betsi ile Tuşkeviç’i bağrına basan aristokrasinin geliştirdiği mantık, kendi savunusunu görev ahlakı üzerine oturtmaktadır.
Ve görev, belki de aristokrasinin en fazla dejenere ettiği şey olarak onun biricik silahına dönüşmekte, bütün toplum adeta muazzam bir retoriğin kollarında içi boşaltılmış bir görev duygusuyla yaşayıp gitmektedir. Çünkü sosyetenin canı çok sıkılır, bu görevlere ihtiyacı vardır. Ancak, içi boşalmış dogmatik görev kalıpları, toplumsal çarkın işleyişini yapaylaştırmaktadır. Her şey görev içindir, bütün bu samimiyetsizlikler, evlilikler, aile kurumu. Görev, dönmekte olan muazzam toplumsal çarkın işleyişine engel olmamaktır. Görev, kocasının Anna’yı uyardığı anlamla, “hizmetçilerin ve uşakların hakkında konuşmayacağı biçimde davranmaktır.” Anna’nın kalbi, kocasını çok da ilgilendirmez: “Kimse bilmediği ve gizli kaldığı sürece özgürsün”; ama toplum bilirse ve topluma rağmen olursa, hayır. Bütün bunlar görevin ruhu öldürmesi, toplumun bir kesiminin bir oyunu topyekûn sahnelemesi ve kendi rolünü itirazsız, dahası gönüllü oynaması demektir.

Öyle ki Anna’nın kocası bu oyunda kendi rolünü en iyi biçimde icra etmeye çalışırken, kendisine, yüksek sosyetenin biçtiği rol ile yaradılışının yüklediği rol arasında en fazla gidip gelen kahramandır. Çünkü o ne tam biri ne tam öbürü olabilmektedir. Anna’ya öfke duyan; (ama sevdiği kadını kaybettiği için değil, aldatıldığı için de değil; aldatıldığı sosyete tarafından bilindiği ve bürokratik geleceği zedelendiği için) onu boşamaya kalkışan Karenin ile ölümün kıyısına gelen Anna’yı affeden, neredeyse kutsayan ve boşamaktan vazgeçen Karenin, aynı kişi değillerdir. Bu iki farklı kimliğin çelişmeleri arasında Anna’yı affeder Karenin. Affederek Tanrı katına ulaşır. Ama Tanrı katına ulaşınca af görevi beraberinde getirir ve karısını boşamaktan vazgeçer. Çünkü artık, ilkelerini, davranış tarzına gerekçe olarak gösterdiği Hıristiyanlık tümüyle bir göreve dönüşmüştür ve o da boşanmayı hor görmektedir. Kilisenin bir araya getirdiği kimse ayrılmamalıdır. Görev, çoktan bitmiş bile olsa, evliliğin sürmesidir. Bedeli ne olursa.

Böylece, biri toplumsal diğeri Hıristiyani dayatma ile Anna’yı boşamaya yanaşmayan iki Karenin ile karşılaşırız. Her iki Karenin’in, kendisine ihanet eden karısından ayrılmaya hakkı olduğu halde, görev duygusuyla devamında direttiği evliliğin içler acısı hali ise Tolstoy’un kaleminden kapsamlı bir toplumsal eleştiriye dönüşmektedir. Bütün dogmalarıyla bireyin omuzlarına çöküveren, onu mutsuz eden ve aldatma ile mühürlenen bu evlilik artık kokuşmuştur. Bireyselliğinden bu denli fedakarlık ederek, saygınlık adına bu tür bir evliliğe tahammül eden bireylerden ibaret bir toplum ise iflas etmiş demektir. Ve Sevim Kantarcıoğlu’nun Eylül için sarf ettiği cümleyle ferdin haklı olduğu anda bile kendi değerlerini feda edecek ölçüde kendisine olan saygısı, bir zaaftan başka bir şey değildir”. (1) Peki Tolstoy’un, evliliği inkar etmeyeceğine göre, Levin çizgisinde vurguladığı teklifi nedir? Levin, kendisine başlangıçta hazır olarak sunulan kalıpların hemen tümünü reddederek şüphe ile başladığı yolun sonunda amaca ve anlama yeniden doğmaktadır. Kiti ile arasındaki göreve değil aşka dayanan ve giderek derinleşen evlilik bağı, Tolstoy’un hem Anna ve kocası arasındaki yozlaşmış evliliğe, hem de Anna ve Vronski arasındaki meşru beşiğini bulamamış aşka alternatif olarak sunduğu modeli oluşturmaktadır. Ve Tolstoy toplumun kurtuluşunu bu tür bir evlilik bağıyla birleşen bireylerin çoğalmasında görmektedir.

Sosyetedeki ruhu yitik görev duygusu öylesine geniş boyutludur ki, Vronski’nin sukutu bile bu yüzden olur. Anna için yapabileceği en büyük fedakarlık görevinden ayrılmak olmuş olan Vronski’nin sızlanışları İtalya’da (en boş olduğu zamanda) bir görev arayışıyla başlar: “Burada yapacağım bir şey yok. Bir amacım olmalı.” Oysa Anna’ya göre aşkın amacı bizatihi kendisidir. Anna ve Vronski’nin birer kişilik farkı olarak mı, yoksa kadın ve erkek arasında aşkı yaşama farkı olarak mı kurgulandığını düşünmek zorunda olduğumuz bu durum bizi ister istemez kadın aşkı ile erkek aşkı meselesine getirmektedir. Acaba kadınlar bizzat aşkın kendisiyle yetinirken; erkekler aşkı, görevlerini ve hayatlarını kolaylaştıran ve onu güzelleştiren bir şey olarak mı istemektedirler? Cevabı çok da kolay verilemeyecek bu soru beraberinde Anna’nın neden intihar ettiği sorusunu getirmektedir? Neden? “Erkek kalbi daha isteyici olduğu”, Vronski’nin aşkı bittiği için mi? Anna’nın kendi aşkı da bittiği için mi? Yoksa ikisinden de zor olanı Anna, aşkın bitebileceğini gördüğü, artık aşkın varlığına inancı kalmadığı için mi? (Çünkü “bir aşk” biterse “aşk” biter.)

Sonunda Anna intihar eder. Beklenmesi gereken bir intihardır bu. Yadırgamayız. Hem de hiç. Çünkü anneliği ve “iyi eş”liği başta olmak üzere kendisine biçilen bütün görevleri hayatından çıkararak salt aşk ile yetinen Anna’nın aşk bitip de ortada kala kaldığı gün deneyeceği başka bir şey kalmamıştır. Söylenmiştir. “Aşk ölümden büyüktür”, aşk giderse geriye ölüm kalır.

___________________

1 “Modern Roman Teknikleri ve Mehmet Rauf’un Eylülü”, Milli Kültür, Eylül 1981, s. 39.

Çok kolay olacak, inanın bana

Çok kolay olacak, inanın bana

Hiç zor olmayacak, inanın bana. Hayatın bin bir kollu bir ahtapot gibi sizi kollarına alarak kendisine benzeteceği zamandan bahsediyorum. Hani o hiç benzemek istemediklerinizle zarf-mazruf, aynı masa, keyifler kekâ.
“Dediğim aynıyla vaki

Öyle bir geçer zaman ki”,

İnanın bana.

Hayatın hâyâhuyu sizi kollarına alacak, sımsıkı. Kaçtıkça yakalanacak, çıkmak istedikçe batacaksınız. Garip olan ve de acı olan, bunu yaparken hayat hiç de dürüstçe davranmayacak. O zaten hep böyledir. Sinsice saldırır, teke tek değil teke çok savaşır, arkadan vurur, başlangıçta bilmezsiniz. İçine girince, önceleri size oldukça acı gelecek. Hatta çok acı gelecek, emin olabilirsiniz. Dudağınızın ucunda buruk bir gülümseme. Haksızlığa uğradığınıza inanacaksınız. Ve hiç olmazsa kendi kalbinizden emin, kendi kalbinize güven içre.

Sonra nasıl olduğunu, ne zaman olduğunu anlamayacaksınız, güvenin bu anlattıklarıma. İyi ki de anlamayacaksınız. Anlasanız, dayanamazsınız. Bir de bakacaksınız ki, birdenbire, aniden, aynen öyle. O kadar çok kaçmaya çalıştıklarınıza benzeyivermişsiniz.

Peki ne mi olacak?

Pencerelerinizle denizin arasına hiç kar yağmayacak örneğin. Akşamki mehtabı ne yapacağınız hayatî ehemmiyette bir problem teşkil etmeyecek artık. Küçücük, mor renkli kertenkeleler de terk edecek sizi denizin rengi yeşile döndüğünde. Yağmur inmeyecek üzerinize. Kilise yıkıntılarında şiirler yazmaya da kalkışmayacaksınız. Aslında kalkışacaksınız da, yaptığınız her ne ise, bunu şiir yazmak sanacaksınız.

Kim bilir belki de bütün bunları siz terk edeceksiniz. Öyle ya, hani her zaman terk eden suçlu değildi. Her terk edilenin masum olmadığı gibi.

Sizler bayanlar,

Pasta ve yemek tarifleri verebilirsiniz hemcinslerinizle birbirinize. Biraz daha becerikliyseniz, “Türkân Şoray’ın kirpikleri”, “Zeki Müren’in dişleri”, “Elti eltiye küsmüş” vesaire, örgü çeşitleri.

Gelecek hafta kimde toplanılacağı, hangi bluzun hangi giyim marketten satın alındığı. Dolu olmayan vakitlerinize bir sergi, iki film, çok satanlar listesinden birkaç kitap sığdırmanızda zarar yok. Sonraları zıbın, patik meseleleri. Yorgun yüzlerin ve dümdüz yolların kesiştiği akşam üzerlerinde. Kılınız kıpırdamız. İyi ki kıpırdamaz, söz aramızda neredeyse mutlusunuzdur.

Sizler baylar, sizler de.

Sayısal Loto ya da Spor-Toto oynayabilirsiniz örneğin. Vergi iade formları doldurabilirsiniz iki ders arası. Veya bir köşede açık duruveren televizyonun bilmem hangi kanalından naklen yayın, bir futbol maçını izleyebilirsiniz. Ülkeyi kurtarma operasyonları berdevam. Cesaretiniz biraz daha artınca adının içinde “gül” geçen kahvehanelerde okey filan. Bütün bunlar sizi rahatsız etmez doğal olarak. Öyle ya siz eskiden beri de bunların bir kısmını yapagelmişsinizdir. Ülkeyi kurtarmış, sporla uğraşmışsınızdır. Diğerleri ayrıntı. Değişen bir şey yoktur görüntüde. Oysa değişen çok şey vardır da değişmeyen bir tek bunlar kalmıştır. Göremezsiniz.

Görseniz değişmezsiniz.

İşte bu yüzden fark etmezsiniz.

Sadece biri. Sadece biri. Yıllar sonra.

Görünürde yitirilmiş bir yaşamın sahibi. Kim bilir neden, kendisi de fark etmeden. Karşınıza çıkınca.

Görünürde yitirilmiş bir yaşamın sahibiyle kendi yaşamınız arasındaki mesafeyi hesaplamaya kalkışacaksınız. Ve kendi yaşamınızın “görünmezde” yitirilmiş olduğunu fark edeceksiniz birden.

Acınız büyük olacak.

Ama korkarım iş işten çoktan geçmiş olacak.

Son bir hamle, bir zamanlar var olmuş olduğunuz kente tutunmak isteyebilirsiniz.

Olmadık bahaneler kurmanız gerekecektir kendi kendinize. Bir ucu kalem kâğıt kalabalığına dayalı meşru bahaneler olmalıdır bunlar. Tıpkı bir zamanlar sizi bu kente bağlayan şeyler gibi.

Siz değiştiniz, fark etmemiştiniz.

Kent değişmiş olacak, fark edeceksiniz.

İşte o gün öleceksiniz.

Anlatamayasınız

Anlatamayasınız

Derunî eylemlerimizin şiir biçiminde görünür hale getirilmesi esnasında dil hem en büyük silâhımız, hem en büyük zaafımız. Tanpınar, kullandığı malzeme itibariyle hemen herkes için olan şiirin gene bu yüzden hudutları en dar sanat olduğunu söylüyor Edebiyat Üzerine Makaleler’de.
Doğru, çünkü dil sınırlıdır, sınır koyar. Duygularımızın milyonlarca nüansına mukabil, en geniş imkânlarla konuşan lügatin birkaç yüz bin kelimeyi geçmediğine dikkat eder Orhan Okay (Sanat ve Edebiyat Yazıları). Ve işaret eder: İfade iç dünyamıza yetişemez, duygu dilden zengindir.

Duygu dilden zengindir. Üstelik şiir tek başına bir duygu işi asla değildir. Mallerme’nin (hikâye başka öznelerle de anlatılır), çok güzel duyguları olduğu halde bir türlü güzel şiir yazamadığından şikâyetçi olan genç dostuna verdiği cevabı bilirsiniz: “Tabii yazamazsın. Çünkü şiir duygularla değil, dille yazılır.” Üstadın dudağının ucunda ince bir gülümseme.

Şiirin en büyük düşmanı duygu, dostu gibi görünse de. Hani, 15-25 yaş arası hepimiz şairiz. Çünkü hepimiz âşıkız. Duygularımız sınırsız taşkınlıkta. Hatıra defterlerimiz, dahası mektuplarımız vezne-kafiyeye devrilmiş, şiir zannetmişiz.

Sığ duygusallık şiirin düşmanı.

Mallarme genç dostuna şiirin dille yazıldığını hatırlatıyor.

Dil, iç dünyamıza yetişemiyor. En büyük silâh ve en büyük zaaf.

Bütün şairler biraz evvel sözünü ettiğimiz altın yılları geride bıraktıktan sonra şair. Herkesin şair olduğu yılları geçtikten sonra, dili fark edince ve bütün o şairler, dilden müşteki. Necip Fazıl’a göre “Kelime mânâyı boğan bir gömlek” (Aralık Kapı), “Her kelime bir kabuk” (Kelime). Paralanması ve delinmesi gerek. Mücadele bu. Gerçek şiir bu mücadeleden doğuyor. Ve şiirin yüzlerce tanımına biri daha ekleniyor: Şiir, şairin dille mücadelesinden doğan bir şey. Akan kan, ter ve gözyaşı.

Gerçek üstücü şair Apollinaire, o da, dilin mânâya yetmemesinden müştekî. Ancak hayatçı bakışına muvafık bir ameli var. Gün gelip de şiirin dile ihtiyaç kalmaksızın, salt zihinsel olarak gerçekleştirileceği. Umarım öyle bir gün gelmez. Çünkü dil aradan çıkarsa geriye ne şiir kalır, ne de şair.

Yeni bir duyuşa sahip olduklarına inanan Servet-i Fünuncular, yeni bir edebiyat için yeni bir dil istiyordular. Duygularının bütün nüanslarına vasıta. Ahmet Cemil’in dil arayışı bu sancının ifadesi: Öyle bir lisan ki adeta konuşan bir ruh. Konuşan bir ruh kaç kelimeye ihtiyaç duyardı acaba? Ve Servet-i Fünunculara, kelime sayısı iyice kabaran lügatleri yetmiş miydi? Sanmam. (Ama geriye bir edebiyat bıraktıkları muhakkak). Bu yüzden değil mi ki çok şeyi çok derin gören Hamid, dün ruha yetemeyeceğini bildiğinden, Servet-i Fünunculardan önce ve farklı olarak susmayı şiir saymıştı. Değil mi ki susmak en çok söylemektir.

Ama bu soylu susmaya aldanmamak lâzımdır. Daire üzerinde, vasatın susmasıyla aynı noktada duruyor gibi görünse de, şâirin susması birçok tur önde ve dairenin birbirine en yakın iki noktası, aynı zamanda en uzak iki noktası.

Yine de gerçek anlamında “susmak”la kimse “şair” olmayacak “serâpâ insan” bir lisanla da karşılaşamayacağız ihtimal. Apollinaire’ın dileği de gerçekleşmeyecek. Öyleyse şair hep şikâyet edecek, anlatamamaktan. Akif, kalbinin dili olmadığından yakınacak:

Ağlarım ağlatamam hissederim söyleyemem

Dili yok kalbimin ondan ne kadar bîzârım

Orhan Veli, kelimelerin kifayetsizliğinden müştekî olacak:

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel

Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu

ve kaçınılmaz çığlık gelecek:

Bir yer var biliyorum

Her şeyi söylemek mümkün

Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum

Anlatamıyorum

Hepimiz “anlatmak” ihtiyacındayız. Bütün teferruatıyla ömrümüzü devralacak birilerine muntazır. Ama hiç anlatamayacağız.

İyi ki de anlatamayacağız. Anlatamamaktan doğuyor çünkü şiir. Anlatamadıkça canı acıyor şairin. Canı acıdıkça şiir geliyor.

Öyleyse şaire edilebilecek en iyi dua, bir beddua: Acınız dinmesin efendim. Ve anlatamayasınız. Çünkü en iyi o zaman anlatırsınız.

(*) Geçen haftanın sehv-i kalemine düzeltme Notre Dame de Paris, Victor Hugo.