İngiliz Hasta, İngiliz casus, film, roman

İngiliz Hasta, İngiliz casus, film, roman

İngiliz Hasta’yı çok sıcak bir temmuz gününde seyrettim. Yaz aylarını düğün salonu olarak geçirme alışkanlığına nasılsa bu yıl veda etmiş küçücük bir salonun tecrübesiz sıcağında ve ağırlığında. Yorgundum. Üstelik uykusuzdum.
Kendimi filme veremedim hasılı. Çarpılmadım ilk anda. İlk anda birileriyle paylaşma ihtiyacını duymadım. İçimden bir şeyler kopmadı, savrulmadı. Lakin arkadan gelen günlerde bir şeyler benden habersiz işledi.

Gittim romanını aldım. Zaten filmleri sinemasever gibi değil, romansever olarak izlediğimden kuşkulanıyordum uzun zamandır. Haklıymışım.

Bir kere bu noktaya gelince, film olarak seyrettiğimiz romanlar, roman olarak okuduğumuz filmler üzerinde düşünmek kaçınılmaz oluyor.

Romandan filme, filmden romana dönüşlerde, ilk sırayı alan daha avantajlı görünüyor çoğu zaman. Dünyayı üzerine kurduğumuz yapının alacaklılığı bu. Kendimizi kattığımız harcın büyümesi. Roman olarak okuyup da arkadan gelen zamanlar içinde “seyredilen” kahramanlara bir türlü ısınamayışım bundan. Bir yığın hayal kırıklığı. Bu anlamda, ne Zuhal Olcay benziyordu Ateşten Gömlek’in Ayşe’sine, ne Aydan Şener benziyordu Çalıkuşu’nun Feride’sine. Ne Dostoyevski’nin Karamazoflar’ıyla ilgisi vardı Yul Brynner’li Karamazoflar’ın ne herhangi bir Notre Dame de Paris versiyonu Balzac’ın Notre Dame de Paris’i ile ilgiliydi.

Kendimizi kattığımız harcın büyümesi, dedim ya. Önce izlenip sonra “okunanlar” için de benzer durum söz konusu. Bu kez de çark, içimizdeki kendimizi katarak kurduğumuz dünyadan yana dönüyor. Bir kez olsun, romanından önce, vasatın biraz üzerinde filmini görünce o dünyanın, en fazla da roman kahramanları, kendi suretlerine sahip olabilmek adına zararlı çıkıyorlar. Bunun için, çok eskiden, romanını henüz okumadığım kadar evvel seyrettiğim BBC yapımı bir siyah-beyaz Anna Karenina uyarlamasının başrol oyuncusu olan Nicola Pagett’ı içimde asla geçemedi Tolstoy’un Anna’sı. (Anna Karenina? Belki bir başka yazıya). Üstelik, “öncelik” öyle bir kuruyordu ki saltanatını, ilk göz ağrısının değil roman kahramanına yenik düşmesi, farklı bir versiyona yenik düşmesi dahi söz konusu olmuyordu. Nicola Pagett’ın oynadığı bir Anna, Greta Garbo’nun oynadığı bir Anna karşısında yok olmuyordu. Oysa öyle olması gerekirdi. Çünkü Greta Garbo, gelmiş geçmiş Anna’ların en güzeliydi. (Greta Garbo? Belki o da bir başka yazıya). Yine, İkibin Yılın Saraylısı’ndaki bir Sema Yunak, İbiş’in Rüyası’ndaki bir Meral Zeren, hep o ilk olmanın sıcaklığıyla; romanlarındaki varlık nedenlerinden daha fazla derinleştiler içimde. Asıllarından, varlık nedenlerinden geniş ve güzeldiler. Yıllarca, roman yazarlarına karşı işlenmiş bir suç gibi sakladığım bu duyuş, yönetmen ve oyuncunun zenginliği gibi bir düzlemde yorumlanabilirlik potansiyeli taşıyor olmasının yanı sıra, okuyucunun / seyircinin, metni / filmi var etme sürecindeki hayatî kıymetine de işaret ediyor.

Bazen de, çok nadiren, mesut beraberlikler, olmuyor değil. Hani, “yazarı da ancak böylesini düşünmüştür.” dedirtecek cinsten. Öncelik-sonralık kalmıyor ve siz giderek büyüyen bir dünyada buluveriyorsunuz kendinizi. Hayallerin, hayal içinde gerçek olması gibi bir şey. Rüya içinde rüya. Aklıma Aşk-ı Memnu geliyor. Halit Ziya’nın Müjde Ar’ı görmesini isterdim Bihter rolünde. Ne derdi, bilmem. Ama bence, Müjde Ar da benziyordu Bihter’e, Behlül de benziyordu Salih Güney’e. Adnan Bey? Herhalde Şükran Güngör gibiydi. Firdevs Hanım, Neriman Köksal’dan başkası olamazdı.

Buraya kadar kurmaya çalıştığım denklikler içinde İngiliz Hasta’ya yer yok. Önce “seyrettiğim”, sonra “okuduğum” için, filmi romandan çok sevmedim. Mesut bir beraberlik de yakalamadım, nadirattan. (Bir tek Juliette Binoche. O tam da romandaki Hana’ydı.) Beğeninin çarkı bu kez tersine işledi ve romanı sonra okuduğum halde, filminden çok sevdim. Nedenlerini 3000-3500 karakterlik bir yazının geri kalan kısmına sığdıramam. (Bir başka yazı sözü de veremem.)

Ama bütün yapı taşları bir puzzle’ın parçaları gibi dağıtılan, sonra Herodotos tarihinin sahifeleri arasından tabaka tabaka toplanan, çöldeki her şey gibi ufkî bu roman. Terk edilmiş bir manastıra topladığı dört kişinin kimi yitirilmiş geçmişlerinden, kimi hiç var olmayacak geleceklerine koşmaya çalışırken; iyice düzleşen, kolaylaşan, masallaşan günümüz romanlarının dünyasında, okura kendinden hoşlanma hakkı veriyor. Çok zamandır unuttuğumuz zor roman tadında bir roman.

Leave a comment

Your comment