Beşir Ayvazoğlu ; “Nun Masalları”, Zaman, 10 Eylül 1997

NUN MASALLARI

BEŞİR AYVAZOĞLU (NOT DEFTERİ)

Bugün, bu sayfanın yeni yazarlarından bir hanımefendinin, Nazan Bekiroğlu’nun hikaye kitabından söz etmek istiyorum. Adı Nun Masalları (Dergah Yayınları, İstanbul 1997). Hemen hepsini daha önce Dergah dergisinde okuduğum ve çok sevdiğim on dört hikaye…

Son derece ince bir duyarlığa ve zengin bir kültür birikimine sahip olan Bekiroğlu, Osmanlı kültür dünyasına ve yaşama iklimine, aynı dünyaya ilgi duyan Orhan Pamuiç Nedim Gürsel gibi yazarların aksine, sevgiyle yaklaşıyor; o dünyada yabancı bir gezgin gibi değil, dilini konuşan, acılarını paylaşan, sevinçleriyle sevinen bir dost olarak dolaşıyor. Tıpkı Yahya Kemal ve Tanpınar gibi, Osmanlı tarihine, bir estet tavrıyla, bazen “iki gözü iki çeşme” güzel he’nin gözleriyle, bazen bir lamelif açısından, bazen de mesela III. Selim’in dokuduğu bir beste kumaşının girift nağmeleri arasından bakıyor. Ya bir eski zaman müneccimi gibi yıldızları tarassut ediyor, ya bir şüküfenamenin sayfaları arasında lale-i Rumî’nin peşine düşmüş, yahut Letaif-i Enderun’da imajlar devşiriyor.

Nazan Bekiroğlu’nun Osmanlı dünyasındaki gezintilerinin bir çeşit “rüyada yolculuk” olduğu söylenebilir. Bir manzarayı tül perdelerin ardından seyrettiğinizi düşünün! Nun Masalları’nı okurken -başkalarını bilmem ama- ben böyle bir duyguya kapıldım. Bünunla beraber, tülleri aradan kaldırdığınızda, gösterilen dünyanın gerçekliğinden şüphe edilemeyeceğini, başka bir ifadeyle, görüntülerin fluluğuna rağmen, Bekiroğlu’nün kadınca bir duyarlık ve benzersiz bir sezgiyle yakaladıklarının doğruyu adı geçen romancılardan (hatta belgelerden) daha doğru yansıttığını hissediyorsunuz. Bir minyatürle oryantalist bir gravür arasındaki fark gibi. Gravürlerdeki tasvirler birebir olmalarına rağmen, Osmanlı gerçekliğini minyatürler kadar doğru yansıtamaz. Minyatür o dünyanın kendini ifade etmek için geliştirdiği özel bir ifade vasıtasıdır; gravürler ise, görüntülerin orijinallerine benzerliğine rağmen, ressamın bir yığın peşin hükümle yüklü kafasındaki “kurmaca” gerçekliğin yansıtıldığı resimler…

Nun Masalları’nın dört hikayeden oluşan Hattat ve Padişah adlı birinci bölümünde dünyaya bir hattatın gözüyle bakan Bekiroğlu, ikinci bölümdeki hikayelerde de aynı incelik ve ustalıkla, yitirdiğimiz dünyanın girift kıvrımlarında dolaşıyor. Bu bölümde yer alan Ahter-suhte, Hu ve Lale adlı nefis hikayenin üzerinde, izninizle, kısaca durmak istiyorum. Bir bilgi kırıntısının, ham bir malzemenin nasıl harika bir hikayeye dönüştürülebileceğini göstermesi bakımından ayrıca dikkate değer olan Ahter-suhte, Hu ve Lale için bir aşk masalıdır desem yeridir.

Hikaye zamanı olarak aydınlatmada havagazı sisteminin kullanılmaya başlandığı günleri seçen Nazan Bekiroğlu, bir masal havasında başlayan hikayesinde, klasik aşk hikayelerinde sık sık karşılaştığımız bir görüşte aşık olup yemeden içmeden kesilme motifini ustaca kullanıyor.

Genç kalfa, her gece yarısı kendisini adeta dürterek uyandıran ve Boğaz’da olağanüstü güzellikte yakamozlar yaratan yıldızla tuhaf bir şekilde bağlantılı olarak, karşıda, sisler içinde bir masal adası gibi yükselen Saray-ı Amire’nin sarı ölgün ışıklar yansıtan aydınlık pencerelerinin ardında yaşananları seyretmeye başlar. Gördüklerinden biri de, genç bir enderun ağasıdır ve “cennet-mekan Sultan Mehmed’in kütüphanesinde gül suyuna batırılmış bir atlas parçası ile kitapların tozunu” almakta, cilt yapmakta, işi bitince bir köşeye çekilerek ‘sultanın yüzyıllar önce gözlerinin dediği bir nüshadan Homeros okumaktadır. Genç kalfa, o geceden sonra hep enderun ağasını düşünür ve aydınlatma sisteminin değişmesiyle birlikte önce yıldızı, sonra Saray-ı Amire’nin pencerelerindeki görüntüleri, dolayısıyla enderun ağasını kaybeden kalfa kaskatı kesilip hiç kimseyle konuşmaz olur.

Son derece yoğun bir hikaye olan Ahter-suhte, Hu ve Lale’yi bir köşe yazısı çerçevesinde özetlemek çok zor. Kısacası şu: Eski hayattan Avrupai hayat tarzına geçiş dönemini “ışık” motifi etrafında ustaca anlattığı hikayesinde, eski saray, eski aydınlatma sistemi, eski yıldız bilgisi (ilm-i nücum) ve eski aşklar arasında ilgi çekici paralellikler kuran Bekiroğlu, eski saraydan (Topkapı) yeni saraya (Dolmabahçe) ve eski aydınlatma sisteminden yeni aydınlatma sistemine (havagazı) geçişle dünyaya ve insana bakış tarzının da köklü bir değişime uğradığını anlatmaya çalışmış, bu arada lale motifini de çarpıcı bir biçimde kullanmıştır.

Dört bölümden ve on iki hikayeden oluşan Nun Masalları’nın son hikayesi Nigar Hanım, Sevgili adını taşıyor. Bu noktada Nazan Bekiroğlu’nun Nigar Hanım üzerine yaptığı çalışmayla doçent olduğunu hatırlatmak istiyorum. Bir bilim kadını olarak didik didik ettiği bu kadın şairin dünyasına bir de hikayeci olarak girmeyi deneyen Bekiroğlu, herhalde bu yönüyle dünya edebiyatında benzeri olmayan bir yazardır.

Okuyun Nun Masalları’nı, tavsiye ederim.

Leave a comment

Your comment