Ali Çolak ; “Kadın Şiir midir, Yoksa Şair mi ?”, Zaman, 16 Ağustos 1997

Kadın şiir midir yoksa şair mi?

Ali Çolak

Nazan Bekiroğlu’nun “Nun Masalları’nı (Dergah Yay. 1997) geçtiğimiz ay Dergah’ta çıkan “Nesirde var şiirde yok” yazısıyla aynı günlerde okudum. Nün Masalları, Bekiroğlu’nun Dergah dergisinde uzun aralıklarla yayımladığı öykülerinin toplamından oluşuyor. Az ve zor yazan biri Nazan Bekiroğlu. Öykülerini tarihi ve tasavvufi bir zemin üzerine kuruyor. Rahat, şiirli, cezbedici bir anlatımı var. O bir kadın ve öykücü. Üstelik bir edebiyat doçenti ve duyarlı, usta bir öykücü. Kadının ‘nesirde var’ olduğunu gösteren en iyi örneklerden biri.

“Nesirde var şiirde yok” yazısı, uzun zamandır düşünü kurduğum ve fakat yazmaya bir türlü cesaret edemediğim “Kadın ve şiir” konulu bir yazıya “başlama” cesareti verdi bana. Çok uzun bir yazı, belki kitaplık bir çalışma olarak düşlediğim “kadın-şiir” konusunun kapağını böylece kaldırmış oluyorum.

“Kadından şair olur mu? “sorusu çokça sorulmuş. Hilmi Yavuz, ‘Ah Kadınlar’ kitabında bir yazısına başlık yapmış bu soruyu. O yazıda, Suriye asıllı şair Adonis’e atfedilen bir sözü zikrediyor Hilmi Yavuz, “Kadından şair olmaz. Çünkü kadının kendisi şiirdir, şiir yazdığı zaman kendini tekrarlamış olur.” demiş Adonis. (Adonis’in bu sözü bu şekilde söyleyip söylemediği kesinlik kazanmamış) Haklı olarak kadın yazarlar şaire veryansın etmişler bu görüşünden dolayı. Hükmün keskinliği ve gerçeklerle ne derece uyuştuğunu bir yana bırakırsak “kadının kendisi şiirdir” gerekçesi pek çok erkeği cezbedecek cinstendir. Şiirin bir duyarlık ve incelik ürünü oluşu, ‘kadınla arasında her zaman doğal bir ‘ilgi’ kurulmasını neredeyse mecburiyet haline getirmiştir. Kadın deyince akla ilk gelenler incelik, duygu, zarafet ve nezakettir ne de olsa.

Nazan Bekiroğlu ‘Kadın ve şiir’ konusuna bu tür tartışmaların dışında; sosyolojik bir noktadan bakıyor. ‘Kadın edip olarak zirve isimler nedense hep nesirden gelmekte.’ dedikten sonra ekliyor: “Yahya Kemal ya da Sezai Karakoç’la mukayese edilebilecek bir kadın şairimiz yok.” Yazara göre bu, hayret edilecek bir durum değil.

Kadın, nesirde var da şiirde neden yok? Bu sorunun cevabı “Şiirin, romanın ve nihayet kadının, dolayısıyla erkeğin tarihini gözden geçirmekte” yatıyor. Çünkü diyor Nazan Bekiroğlu, kadın ve erkek romana (yani nesire A.Ç.) aynı noktadan ve dönem eşitliği ile başlamaktadır. “Kadın için toplumsal anlamda bir kimlik arama, aydınlanma ve var olma sürecinin başlangıç tarihinin, geniş ölçekte romanın başlangıç tarihiyle örtüştüğü fark edilir. Erkek de kadın da nesirde aynı evrelerden geçerek aynı güçlükleri yaşayarak aynı zeminde yürümüşlerdir.” Şiirde öyle midir ya! “Kadının şiir noktasında arkadaki altı asırlık gelenek desteğinden mahrum kaldığı görülür.” Kadının şiirde “yok” olmasının nedeni budur… Erkek şair yarışa altı asırlık bir ‘avans’la başlamıştır. Arkasında divan ve halk şiiri geleneğinin birikimleri vardır. “Kadının yaptığı, aradaki muazzam açığı kapatmaya çalışmaktır.” Bekiroğlu, kadının bu açığı kapatmasının bir iki asır alacağını ve ancak ondan sonra kadın şair-erkek şair ayrımının kalkacağını yazıyor.

‘Kadın ve Şiir’ konusunda Adonis’in seslendirmeye çalıştığı düşünceye daha yakın bir yerde duruyor olsam da, Nazan Bekiroğlu Hanımefendi’ye hak vermemenin kadınlık alemine ve ‘bilimsel düşünce’ye karşı bir kadirnaşinaslık olacağını düşünüyorum.

Dürüstçe konuşmamız gerekirse Türk toplumunda kadının şair olanından çok ‘şiir’ olanı makbuldür. Üstad Hilmi Yavuz gibi ‘şiir okuyanı’nı tercih edenler de yok değildir. Burada bir çelişki kendini apaçık belli ediyor. Kadını bir ‘şiir olarak görüyor yahut onu şiirin ‘nesnesi’ gibi düşünüyoruz, öte yandan da ‘bir kadın şairimiz yok’ diye dertleniyoruz.

Erkek milletinin durup durup ‘Neden bir kadın şairimiz yok?’ demeye pek hakkı yok gibi geliyor bana. Kadına sosyal hayatta biçtiğimiz roller, onun kendini ifade etme zorluğuyla karşı karşıya gelmesine neden oluyor. Hele erkeklerde bile çok akıllı uslu, oturaklı bir sıfat olarak görülmeyen şairliğin, kadınlarca taşınmasının zorluğunu kabul etmemiz gerekiyor.

Bu zorluktandır ki ‘şiir yazan ya da yazdığını ortaya çıkarabilen kadınların çoğu, edebiyat, sanat eğitimi almış varlıklı, kültürlü ailelerden çıkıyor.” Belli başlı kadın şairlerin çoğunun babası yahut kocası sadrazam, paşa, kadı, vali, devlet adamı vs. Ah! yanarım o ‘sıradan aile kızı’ şairlerin saklı kalan şiirlerine…

Hilmi Yavuz, “Ben kadının şiir okuyanını tercih ederim.” dediği yazısında “Kadın şairlerin erkekler gibi yazdığını, kadına, sadece kadına özgü olandan hiç söz etmediklerini” yazar. Nazan Bekiroğlu da paylaşıyor aynı görüşü.

Oysa ben, şiirinde ‘bir kadın olarak’ konuşan kadın şairi beklemişimdir hep… ‘Kadın’ denen muammayı, ancak şair bir kadının çözebileceğini düşünmüşümdür. Ne olurdu, bir kadın kalbinin acılarını, kuytularında çalkalanan denizleri, sevinçleri; bir kadın ruh unda kopan fırtınaları yine bir kadının dizelerinde okuyabilseydik. Bir kadın şair çıksa ve kadının sırrını faş etseydi. Kendini, yalnız kendini anlatsaydı. İnsanlık tarihi boyunca kadın üstüne yazılan tüm şiirlerin harfleri silinirdi o zaman, tabloların rengi solardı, heykeller çatlardı… Kadınlar üstüne yakılan türküler susardı.

Boşuna… Öyle bir şair gelmeyecek… Nün Masalları yazarının yazdığına göre, böyle bir kadın şairi iki asır daha bekleyeceğiz. Ben görmeyeceğim nasıl olsa, görenlere selam olsun…

Satı Aktaş ; “Biraz N, Biraz da Nun”, Yeni Şafak, 1 Ağustos 1997

Biraz n, biraz da (nun) !

Yeni Şafak, 1 Ağustos 1997

Satı AKTAŞ

Dergahla yayınlanan hır söyleşinizde amaç tahtına kitabı oturtmak istemediğinizi, bunun için zamana ihtiyacınız olduğunu, kitap çıkarmayı pek de önemsemediğinizi ifade etmiştiniz. Bu düşüncenize rağmen “Nün Masalları’nı çıkarmanızda etkili olan nedir?

“Kitap çıktı, çıktıysa alem-i misalde bir örneği var demektir”; bu cümle “neden” sorusunun en hacimli cevabıdır, bana rağmen. Ama daha ayrıntılı bir cevap isterseniz; bu kitap bir zaman neden çıkarılmıyor idiyse şimdi o yüzden çıkarılıyor. O zaman yokluğunu emreden şey, şimdi varlığını emrediyor. O zaman barikat kuran ayrıntılar yıkıldı ben de buraya kadar sürüklendim. Yoksa kitabın bir yeterlilik ve gereklilik şartı olarak algılanmasına ve nicel anlamıyla amaca dönüştürülmesine hala karşıyım. Hasılı değişen fazla bir şey yok.

Birinci kitabın arkasından ikincisi, üçüncüsü gelmeli korkusunun kitap çıkarmanıza engel olduğunu söylüyordunuz. İlk kitabınızı çıkardınız. Devamı gelecek mi? Yoksa ilk kitap gibi onu da 6-7 yıl bekleyecek miyiz?

Sözünü ettiğim istiğna, niceliğin niteliği aşması alışkanlığına yönelik. Ortada yazılmış bir şey yok, sancı yok, hayat akmıyor, canınız acımıyor, ama çıkacak kitapların hesabını yapıyorsunuz. “Devamı gelecek mi” bu anlamı içeriyorsa, cevabım elbette hayır, defalarca hayır. Gelecek günlerin bana hikaye alanında ne getireceğini mümkün değil kestiremem. Yazma eyleminin bizzat kendi şahsiyetinden menkul olmadığım farkeden yazar için, her yazdığının ‘son’ olduğunu farketme (ya da vehmetme) kapıları daima açık. Ama bu kehanet ya çıkar, ya çıkmaz. Üstelik bu beni korkutmaz da. “Bana biçilen rol budur, payıma düşen tirad bundan ibarettir”, bundan ibaretse benim hissem, yazarım ve susarım. Yazar, yazısını bitirince susmasını ve ölmesini de bilmeli. Eskiden bundan korkardım, bana acı getirdi. Şimdi korkmuyorum. (Ama yarın korkabilirim). Şu anda hesabını yapabileceğim sadece elimde “Nün Masallarının dışında kalan, yazılmış hikayelerim var. O anlamda evet diyebilirim, 6-7 yıl beklemeniz galiba gerekmeyecek. Daire tamamlandı çünkü

.

Aniden geliverdi…

Okuyucuyu ilk çeken şey kitabın adı, “Nun Masalları”. Burada Ahmet Kabaklı hocanın “Bekiroğlu hikayelerinin hem hayat, hem tarih, hem masal olmasını istiyor’, sözünü hatırlıyoruz. Neden “Nun Masalları” ? “Nigar Hanım, Sevgili”de Nun üzerine söyledikleriniz bu ismi seçmenizde etkili oldu mu?

Kitaba isim olarak bazı hikayelerin başlıklarını düşünmüştüm önce: “Ahter Suhte Hu ve Lale”, “La’l Kuşlan”, “Kayır Padişah” gibi. Sonra hikayelerden birinin adı olmayan ama tümünü kuşatabilecek, üstelik omlarla organik biçimde ilişkisi olan bir şey aradım, bir öğrencimin dikkatimi çekmesiyle. Bu, bir imaj, bir leitmoiv olabilirdi. “Nun Masalları”, hani derler ya, gerçekten aniden geliverdi. Sanırım bilinç altı macerası “Nigar Hanım, Sevgilide kurulmuştu, belki daha da evvel. Nedenlerine gelince, ismim N ile başlıyor ve bitiyor, eski imla ile Nun. Nun’un ifade ettiği kıymetler var, N’nin de. Ben ne tam N’yim, ne tam Nun. Ama hem N’yim, hem de Nun. Hiçbirisinden vazgeçemem ve N ile Nun arasındaki ölümcül olması gereken gidip gelmeler beni ifade edebilecek kabiliyette. Bu arada kalmışlık. Bu iki taraflı da olamayış. Bu “ne tahammül ne sefer”, Mustafa Kutlunun imajını biraz kaydırmayla. N ile oynamayı seviyorum. “Nigar Hanım, Sevgili” de birkaç cümle N ile Nun mukayesesi üzerine. Hem, Nazan da Nun da, tersinden aynı okunmuyor mu? Daha ne olsun? Üstelik benim düşünmediğim ama bir okuyucunun dikkatiyle, sol tarafına bir kesme işareti koyulursa, ‘nun masalları biçiminde, kesme, yazar adının yerini tutuyor.

Kitabınızda Mustafa Kutlu’nun “çerçeve hikaye” dediği tarzda hikayeler var ve hikayeleriniz birbirini takip eden bölümler halinde devam ediyor. “Ve hayat bitmediğinden olacak, defterler bittiğinde öyküler bitmiyor’ diyorsunuz. Çerçeve hikayeyi tercih edişinizin nedeni bu mu?

Hikaye yeniden…

Başlarken, böyle olacağını ben de bilmiyordum. Zaten ben geleceğe yönelik plan asla yapmam. Fakat “Bahçeli Tarih”i bitirip de, yazdıklarım bitip ama içimdekinin bitmediğini farkettiğim anda, hikaye devam ediyor. “Hat ve Rasat” yazılıyor, bitti zannediyorsunuz ama bir bakıyorsunuz ki bitmemiş, içinizdeki bitmemiş. (Baştan planlamamış olmanın teknik zaafları da var. Hattat-rasıtın sonraki hikayelerde rasıtlığının silinmesi gibi). Bu, hayatla alakalı tabii. Yazdıklarımın benim hayatımla, benim oluş ve akışlarımla ilgisini nasıl inkar edebilirim? Edebi metin biter, hayat bitmez. “Bunun için ya işte defterlerle kitaplar birbirine uymuyor”. Bir bakıma da son’dan sonrasını merak ediyorsunuz. Hani romanlar bittikten sonra ne oluyor merakı var ya, “Son İçin Güzelleme”. Bu bakımdan onlar “Temmesi Olmayan Akışlar”. Bu noktaya gelince, Mustafa Kutlu’nun bir teknik olarak modern hikayemize armağan ettiği, “çerçeve hikaye” veya benzeri terimlerle karşılanabilecek, gelenekle kucaklaşan ama inanılmaz biçimde de öncü ve modern tavrının cazibesine kapılmak kaçınılmazdı.

Bu hikayelerin arka planında akademik bir çalışma olduğunu biliyoruz. Merak ettiğim şu; kuru ve kavramlara bağlı bir inceleyişle hikayeye dökebilecek samimiyeti nasıl birleştiriyorsunuz? Nigar Hanım’da bunun sıkıntılarını Çektiğinizi görüyoruz. Sanatçı bir kişilikle araştırmacı bir kişilik nasıl bir arada yaşıyor?

Sorularınız arasında benim cevaplamam zor olanı bu. Dışarıdan bakan göz daha kolay görebilir belki. Fakat bazı şeyler söylenebilir. Bir kere sanatçı bir kişilikle araştırmacı bir kişilik bir arada pek hoş, pek ala yaşıyor. Ama ikisi aynı kişi midir, onu bilemem. Sanat ve bilimi aynı gayeye hizmet eden farklı yollar olarak düşünün. Birinin vasıtası sezgisel olsun, diğerinin müsbet. Ve gerçek bilgiyi arasınlar. Tabii bu arada, benim akademisyenlik alanım fizik ya da astronomi değil, edebiyat. Bu, şans. Yaptığınız işin tekniğini görüyorsunuz. Ben, sanat arkasında, akademik anlamda değilse de, ciddi eğitimlerin yer almaşı gerektiğine inananlardanım. Bir de, edebiyat aynı anda hem bir bilim hem de bir sanat dalı. Tabii sanatkarın bakış açısı gibi, akademisyenin de bir bakış açısı var. Etekleriniz birbirine dolaşmadan bu alanlarda dolaşabilirsiniz, ama dikkat, etekler dolaşmayacak. Eteklerin dolaşmaması da söz kunusu bu bakış açılarını koruyabilmek. “Nigar Hanım, Sevgili” hikayesindeki çatışmaya ise fazla aldanmamak lazım. Neticede o da bir hikaye. Yaşanmışlık boyutunun içimdeki bütün eziciliğine rağmen, içerdiği anlamların asla hayatla karıştırılmaması hususunda uyanık olmak gerekir.

Yeni Şafak-1 Ağustos 1997 -Satı Aktaş (Nun Masalları)

Biraz n, biraz da (nun) !

Yeni Şafak, 1 Ağustos 1997

Satı AKTAŞ

Dergahla yayınlanan hır söyleşinizde amaç tahtına kitabı oturtmak istemediğinizi, bunun için zamana ihtiyacınız olduğunu, kitap çıkarmayı pek de önemsemediğinizi ifade etmiştiniz. Bu düşüncenize rağmen “Nün Masalları’nı çıkarmanızda etkili olan nedir?

“Kitap çıktı, çıktıysa alem-i misalde bir örneği var demektir”; bu cümle “neden” sorusunun en hacimli cevabıdır, bana rağmen. Ama daha ayrıntılı bir cevap isterseniz; bu kitap bir zaman neden çıkarılmıyor idiyse şimdi o yüzden çıkarılıyor. O zaman yokluğunu emreden şey, şimdi varlığını emrediyor. O zaman barikat kuran ayrıntılar yıkıldı ben de buraya kadar sürüklendim. Yoksa kitabın bir yeterlilik ve gereklilik şartı olarak algılanmasına ve nicel anlamıyla amaca dönüştürülmesine hala karşıyım. Hasılı değişen fazla bir şey yok.

Birinci kitabın arkasından ikincisi, üçüncüsü gelmeli korkusunun kitap çıkarmanıza engel olduğunu söylüyordunuz. İlk kitabınızı çıkardınız. Devamı gelecek mi? Yoksa ilk kitap gibi onu da 6-7 yıl bekleyecek miyiz?

Sözünü ettiğim istiğna, niceliğin niteliği aşması alışkanlığına yönelik. Ortada yazılmış bir şey yok, sancı yok, hayat akmıyor, canınız acımıyor, ama çıkacak kitapların hesabını yapıyorsunuz. “Devamı gelecek mi” bu anlamı içeriyorsa, cevabım elbette hayır, defalarca hayır. Gelecek günlerin bana hikaye alanında ne getireceğini mümkün değil kestiremem. Yazma eyleminin bizzat kendi şahsiyetinden menkul olmadığım farkeden yazar için, her yazdığının ‘son’ olduğunu farketme (ya da vehmetme) kapıları daima açık. Ama bu kehanet ya çıkar, ya çıkmaz. Üstelik bu beni korkutmaz da. “Bana biçilen rol budur, payıma düşen tirad bundan ibarettir”, bundan ibaretse benim hissem, yazarım ve susarım. Yazar, yazısını bitirince susmasını ve ölmesini de bilmeli. Eskiden bundan korkardım, bana acı getirdi. Şimdi korkmuyorum. (Ama yarın korkabilirim). Şu anda hesabını yapabileceğim sadece elimde “Nün Masallarının dışında kalan, yazılmış hikayelerim var. O anlamda evet diyebilirim, 6-7 yıl beklemeniz galiba gerekmeyecek. Daire tamamlandı çünkü

.

Aniden geliverdi…

Okuyucuyu ilk çeken şey kitabın adı, “Nun Masalları”. Burada Ahmet Kabaklı hocanın “Bekiroğlu hikayelerinin hem hayat, hem tarih, hem masal olmasını istiyor’, sözünü hatırlıyoruz. Neden “Nun Masalları” ? “Nigar Hanım, Sevgili”de Nun üzerine söyledikleriniz bu ismi seçmenizde etkili oldu mu?

Kitaba isim olarak bazı hikayelerin başlıklarını düşünmüştüm önce: “Ahter Suhte Hu ve Lale”, “La’l Kuşlan”, “Kayır Padişah” gibi. Sonra hikayelerden birinin adı olmayan ama tümünü kuşatabilecek, üstelik omlarla organik biçimde ilişkisi olan bir şey aradım, bir öğrencimin dikkatimi çekmesiyle. Bu, bir imaj, bir leitmoiv olabilirdi. “Nun Masalları”, hani derler ya, gerçekten aniden geliverdi. Sanırım bilinç altı macerası “Nigar Hanım, Sevgilide kurulmuştu, belki daha da evvel. Nedenlerine gelince, ismim N ile başlıyor ve bitiyor, eski imla ile Nun. Nun’un ifade ettiği kıymetler var, N’nin de. Ben ne tam N’yim, ne tam Nun. Ama hem N’yim, hem de Nun. Hiçbirisinden vazgeçemem ve N ile Nun arasındaki ölümcül olması gereken gidip gelmeler beni ifade edebilecek kabiliyette. Bu arada kalmışlık. Bu iki taraflı da olamayış. Bu “ne tahammül ne sefer”, Mustafa Kutlunun imajını biraz kaydırmayla. N ile oynamayı seviyorum. “Nigar Hanım, Sevgili” de birkaç cümle N ile Nun mukayesesi üzerine. Hem, Nazan da Nun da, tersinden aynı okunmuyor mu? Daha ne olsun? Üstelik benim düşünmediğim ama bir okuyucunun dikkatiyle, sol tarafına bir kesme işareti koyulursa, ‘nun masalları biçiminde, kesme, yazar adının yerini tutuyor.

Kitabınızda Mustafa Kutlu’nun “çerçeve hikaye” dediği tarzda hikayeler var ve hikayeleriniz birbirini takip eden bölümler halinde devam ediyor. “Ve hayat bitmediğinden olacak, defterler bittiğinde öyküler bitmiyor’ diyorsunuz. Çerçeve hikayeyi tercih edişinizin nedeni bu mu?

Hikaye yeniden…

Başlarken, böyle olacağını ben de bilmiyordum. Zaten ben geleceğe yönelik plan asla yapmam. Fakat “Bahçeli Tarih”i bitirip de, yazdıklarım bitip ama içimdekinin bitmediğini farkettiğim anda, hikaye devam ediyor. “Hat ve Rasat” yazılıyor, bitti zannediyorsunuz ama bir bakıyorsunuz ki bitmemiş, içinizdeki bitmemiş. (Baştan planlamamış olmanın teknik zaafları da var. Hattat-rasıtın sonraki hikayelerde rasıtlığının silinmesi gibi). Bu, hayatla alakalı tabii. Yazdıklarımın benim hayatımla, benim oluş ve akışlarımla ilgisini nasıl inkar edebilirim? Edebi metin biter, hayat bitmez. “Bunun için ya işte defterlerle kitaplar birbirine uymuyor”. Bir bakıma da son’dan sonrasını merak ediyorsunuz. Hani romanlar bittikten sonra ne oluyor merakı var ya, “Son İçin Güzelleme”. Bu bakımdan onlar “Temmesi Olmayan Akışlar”. Bu noktaya gelince, Mustafa Kutlu’nun bir teknik olarak modern hikayemize armağan ettiği, “çerçeve hikaye” veya benzeri terimlerle karşılanabilecek, gelenekle kucaklaşan ama inanılmaz biçimde de öncü ve modern tavrının cazibesine kapılmak kaçınılmazdı.

Bu hikayelerin arka planında akademik bir çalışma olduğunu biliyoruz. Merak ettiğim şu; kuru ve kavramlara bağlı bir inceleyişle hikayeye dökebilecek samimiyeti nasıl birleştiriyorsunuz? Nigar Hanım’da bunun sıkıntılarını Çektiğinizi görüyoruz. Sanatçı bir kişilikle araştırmacı bir kişilik nasıl bir arada yaşıyor?

Sorularınız arasında benim cevaplamam zor olanı bu. Dışarıdan bakan göz daha kolay görebilir belki. Fakat bazı şeyler söylenebilir. Bir kere sanatçı bir kişilikle araştırmacı bir kişilik bir arada pek hoş, pek ala yaşıyor. Ama ikisi aynı kişi midir, onu bilemem. Sanat ve bilimi aynı gayeye hizmet eden farklı yollar olarak düşünün. Birinin vasıtası sezgisel olsun, diğerinin müsbet. Ve gerçek bilgiyi arasınlar. Tabii bu arada, benim akademisyenlik alanım fizik ya da astronomi değil, edebiyat. Bu, şans. Yaptığınız işin tekniğini görüyorsunuz. Ben, sanat arkasında, akademik anlamda değilse de, ciddi eğitimlerin yer almaşı gerektiğine inananlardanım. Bir de, edebiyat aynı anda hem bir bilim hem de bir sanat dalı. Tabii sanatkarın bakış açısı gibi, akademisyenin de bir bakış açısı var. Etekleriniz birbirine dolaşmadan bu alanlarda dolaşabilirsiniz, ama dikkat, etekler dolaşmayacak. Eteklerin dolaşmaması da söz kunusu bu bakış açılarını koruyabilmek. “Nigar Hanım, Sevgili” hikayesindeki çatışmaya ise fazla aldanmamak lazım. Neticede o da bir hikaye. Yaşanmışlık boyutunun içimdeki bütün eziciliğine rağmen, içerdiği anlamların asla hayatla karıştırılmaması hususunda uyanık olmak gerekir.