Bahçeli Tarih…

BAHÇELİ TARİH

Kütüphane memuresinin güzel, kumral başı. Ve yeşil mevceli gözlerinin içinde ikindi ışığının solgun sarısı. Uzaktan gelen piyano sesleri ile Nedret‘in ya da Münevver’in hıçkırıkları eksik bir tek. Kütüphane memuresi kitapların arasında kaybolmak üzere. Deminden beri kendisine baktığımı, yaşantımın şu noktasıyla birleştiğini, dahası, belki bir aydan beri hangi vesile ile içimden geçtiğini biliyor mu? Benimle her halde çok yönden ilgisiz. Ama işte muhayyilemin şu anıyla kesişiyor ve ben eğer şu an düşündüğüm kadar var isem, varlığımın onayında ne müthiş bir payın da sahibi. Narkoz altındaki o iki saat. Benim miydi? Demek yaşamış olmak hatırlamakla kaim. Peki ya ötesi?

Kütüphane memuresi, ince kelebek elleriyle, kocaman, meşin, eski ciltleri seriyor önüme. Bu eller neler yapıyor? Neler de yapacak. Leydi Makbet’in kelebek elleri. Hafız Hızır İlyas Ağa’nın Letaif-i Enderuniye’yi kaleme alan elleri. Kamış kaleminden damlayan bir mürekkep lekesi onu da sinirlendirmiş midir? Tam ortasında sahifenin, yorulup bırakmış mıdır? Ya Ata bey, o müthiş, beş ciltlik Tarih-i Enderun’unu yazarken zamansızlık endişesine kapılmış mıdır? Temmuz, arkasından ağustos ve işte eylül. Bütün saltanatıyla eylül. Tarih bölümünü bitirmek için tez yapmak gerekir. Kim bilir kaç günüm daha böyle yaşanmış hayatların arkasından sürüklenerek geçecek?

Sayfaları tersinden çevirmeye başlıyorum. Bu koku. Tersinden. Fakat onlara göre düzünden. Fark şimdiden ortada. Ya bu sarı ışık. Bu nereden geldiğim bir türlü çözemediğim yıldız zerrecikleri. Bir gün beni öldürebilir. Dev avizelerden, abajurlardan ya da pencerelerden yayılan değil; şu üzerinde hala kan damlacıklarının anısını taşıyan kûfî Kur’an’ı, şu verildiği an muhatabını kim bilir ne kadar memnun etmiş şimdiyse bir çerçeveye hapsolmuş fermanı, sahibinin hayatını kim bilir ne kadar değiştirmiş şu beratı, içten içe aydınlatan, hatta rengi sandan başka bir şeye dönüşen şu ışık. Önümdeki kocaman ciltlerin, serin küf kokularını kucaklamış, meşin kapaklarının içinden taşıyor olmalı. Bu ışığın manasını çözdüğüm an, korkarım o ait olduğum, o ayrı düştüğüm, o, özlemiyle ne olduğunu bile tam bilemediğim bir yangını gönüllü yüklendiğim, kapısını, anahtarını temelli kaybettiğim yeri çözeceğim, ihtimal kendimi de, onları da.

Bulutlar dağın arkasından, kütüphanenin, tembel ikindi uykularına düşmüş salonuna doluşuyorlar. Ülkemin bulutları olmamaları için hiçbir sebep yok. Kütüphane de yerinde, dağ da. Bulut değişmiş olamaz. Olamaz ki hepsi böyle aşinam ve içime böyle acıyla damlıyorlar. Hayret, bulut için de acı çekilirmiş meğer. Sevgi’ye söylesem belki gülerdi. Letaif-i Rivayat-ı Enderun, Neler söylediklerini bir bulabilsem, bir hatırlayabilsem. Beşiktaş sarayından İstanbul sarayına geçiş. Havada nemlilik arttığından ve bütün işi gönüllere ferahlık vermek olan sultan Mahmud-ı sani öyle irade buyurduğundan, yirmi yedi yılının şevval ayının yirmi altıncı günü İstanbul sarayına geçildi. Acaba Çuhadar Ağalığına kadar yükselmiş Hafız Hızır İlyas Ağa, bu satırları yazdığı günlüğün sabiteleri arasına gömülmüşken, bir an başını kaldırıp da sararmış bulutların derinliğinden uzak ülkelerin çağrışımlarını toplamaya kalkmış mıdır? Nereden geldiğini, daha önemlisi nereye gideceğini düşünerek böyle sancılar çekmiş midir? Acaba diyorum acaba, beni hiç aklına getirmiş midir?

Ağa’nın on dokuz yıllık anıları, işte ellerimin altında. On bir yaşından otuz yaşına kadarki ömrü. Kalem, parmaklarımın arasında alabildiğine benim. Neler yazabilirim? llyas Ağa’nın güncesi benim de sayılabilir mi? ‘Günce’ demek ne hata. Kendisini yok eden, silen bir medeniyetin iç günlüğü yani. ‘Benim’ demek de öyle hata değil mi? Neredeyse mezar taşına bile isim yazılmasını hoş görmeyecek bir iç manzarası. Taşı kırık, taşı dökük, taşı yok mezarlar. Onca beni içten kuşatan, yakan, ezen, sahibi yok hatlar, ebrular, minyatürler. Şu gözleri süzüm süzüm eski zaman dilberi, şu bir boşlukta büyülü bir uykunun halvetlerinde mahmur delikanlı. Sizler kimdiniz? Üçüncü elden kopya olduğunuz için mi benim zamanıma böyle isimsiz geldiniz?

Hadi, sizden, gölgelerinizden, gözlerinizden vaz geçtik, sizi bana kadar getirenin kimliğini bilseydim. O, kaleminin, fırçasının, yavru kedinin ense tüylerinden üçü ile elde edilen alet, parmakları arasında alabildiğine kendisinin olduğunu nasıl ve neden hissetmedi? Bana kadar nasıl olup da sadece bir ‘fakir’, bir ‘hakir’ olarak geldi? Bir ‘fakir’ ve bir ‘hakir’ ise nasıl olup da böyle hükmedemeyeceği kadar ortalıklarda kaldı? Haksızlık bana, haksızlık kendisine. Haksızlık, kendisi kadar, şu kağıdından, boyasından, mühresine kadar büyük bir kıskançlıkla ve kendi elleriyle hazırladığı levhaların solgun dünyasına hapsettiği ‘model’i için de geçerli değil mi? Leonardo, tablosunu dört yıla sığdırırken modelinin canı sıkılmasın diye şiirler okutmuş, şarkılar dinletmiş. Böyle zabtetmiş onun ruhunu. içten ışıklarla sararmış kağıtlara gömülmüş böyle kaç tane kimliği meçhul Mona Lisa?

Ata beye göre Mahmud-ı sani, ‘kadd ü kameti tüle mail ve vechi müdevver, lihyesi siyah ve endamı matbu’ idi. Bu, II. Mahmut mu? Peki ye Ata bey? Ya sen Hafız Hızır llyas Ağa? Bu on dokuz yıl sen nerelerdeydin? Nerde on bir yaşın, yirmi yaşın? Otuz yaşın? ‘Hasodaya geçen ağalar’, Peşkirağası Vakıacı Süleyman efendi ile Mübteda Süleyman efendinin çirağ edilmese, daha neler neler. Sen yoksun ama. Hiç mi gözün bir cumbanın dışına taşmış mor bir yaşmak yığınına takılmadı? Melling ile Hatice sultan arasında romanesk bir aşk vehmeden şark muhayyilesi. Söz konusu kendin olunca neden böyle üzerine kapalısın? Şehzade Mustafa’nın boğulması anında tam, Kanuni’yi çadır aralığından o müthiş bakışları yüklenmiş gösteren minyatür. Acaba, acaba onlar bizden başkaları mıydılar? Acaba oğlunun feryadı, yeniçerilerin yine o oğul için tuttuğu alkış içinde erir giderken böyle bakan baba bizlerden biri miydi?

Kütüphane memuresi yerinden kıpırdıyor. Kendisine gülücükler serpen çok saçlı, çok renkli arkadaşını karşılıyor. Şimdi en köşedeki masaya doğru gidecekler ve ve gülüşmeli, iç çekmeli, susmalı, konuşmalı bir beraberliğe başlayacaklar. Biliyorum, çünkü hep böyle oluyor ve hemen yanıbaşlarındaki kitap dolu ceviz dolabın Osmanlı güneşi onlara bir şey anlamayan gözlerle bakıyor. O incecik eller, porselen fincanı, kulpundan tek temas noktasıyla taşıyor. Porselenin çıkardığı ses. Buğulu halvetlerde uzak uykular. Kütüphane memuresi. Kahvesini içerken sırtı ve boynu dimdik. Urbunolu Venüs. Ve bir ara bana göz atıyor. Otomobiller, kütüphanenin içine yalıtılmış olarak gelen sesleri arasından akıyorlar. Sevgi, benden, her an açılan bir ara içinde uzaklaşıyor. Seni durdurabilir miyim, gitme, diyebilir miyim? Bekleyişin ardından gelişlerin yok bu defa. Gidiyorsun. Bana bir tek kalan, içimde büyüyen bilmem kaç asırlık surlar, sur merdivenlerinin kaç basamakla açıldığı çiçekçi vitrinleri. Mevsimlik açelyaların çılgın pembesi. Bütün bunların bir uçunu yüklenen sen olmadığın için bu defa. içimde defalarca büyüyen bütün bunlar. Onlara karşılık sen. îkiniz bir arada hayır. Nihayet sana gelebildim, deme zamanı.

Kütüphane memuresi, kaçamak, bana bakıyor. Ben? Böyle hiç dizginlenmemiş ve denetlenmemiş, içimden geldiği gibi, hiç göz kırpmaksızın, biteviye, kütüphane memuresinin yeşil mevceli zavallı ve çocuk gözlerine bakma denemesi. Sebepsiz ve sonuçsuz. Denemeye değer mi? Ne yapar? Kızarır, gözlerini indirir. Belki benimle yansa bile kalkışır ama sonunda yerini değiştirir ve, bu adam buraya gelmese artık, diye düşünür. Deli zannedilmek ne kadar kolay. Eğer ‘normalliğin’ tescili bir noktaya ya da birisinin gözlerine iki üç saniyeden fazla dikkatle bakmamaksa, eğer normalliğin tescili akıp giden otomobillerin baş döndürücü seli ortasında, bir kale yıkıntısının üzerinde nasılsa filizlenivermiş bir yabani incir dalının hangi maceraların arkasından burada var olduğunu araştırmayı ertelemekse, ben o deliliğe ne kadar muhtacım.

Zavallı küçük, güzel kütüphane memuresi. Şüphesiz ki sana aşık değilim. Olamam da. Ama işte bir aydan fazladır seninle aynı salonu paylaşıyoruz, aynı odanın havasını soluklanıyoruz. Ve sen benim çizgimde bir ‘şey’sin. Güneş iyice inmiş olmalı. Ağaçların yaprakları turuncu uykularda. Şimdi yerinden kalkacak, biraz ilerdeki merdivenlerden salınarak inecek. Döndüğü zaman, yine biliyorum, ince dudakları turuncu bir rujla boyanmış, saçları iyice fırçalanmış olacak. Saat tam beş buçukta, kapı önündeki koca çınarın önüne, zayıf, sarı bir oğlan gelecek. Kız kapıdan koşarcasına çıkacak. Oğlan kolunu onun beline dolayacak ve havuz başındaki masalardan birisine oturacaklar. Mesaiye kalan yaşlı memure, bir an önce gitse, diyen bakışlarla karşıma dikilecek.

Ne kadar hafifim. Letaif’i yüklenmişim. Tez konunuz. Yaşlı hoca yaşlı gözlüklerinin arkasından tarih gibi bakıyor. Kim bilir nerelerde. Tez konunuz: //. Mahmut Döneminde Enderun Teşkilatı. Hayır, mesele bilmem ne teşkilatlan filan değil. Mesele II. Mahmut döneminde var mıydılar? Bundan emin olabilirsem eğer, eğer emin olabilirsem ki, onlar da benim gibiydiler, bütün o ağaları, paşaları, sultanları, şehzadeleri, gözdeleri; çuhadar, rikâbdar, ibrikdar ve hazinedarları; şerbetçibaşı, cameşuybaşı ve yeniçerileri, akıncıları, sipahileri, gulamları ve daha niceleri, niceleriyle. Benim gibi duydular, benim gibi ağladılar, benim gibi nefret ettiler. Belki o zaman hiç mesele de kalmayacak. Hatta, hatta o, başında kocaman bir Roma rakamı ‘II’ ile, II. Mahmut olmaktan çıkarak, önümüze sürülen resmi kılıklı tarih kitaplarından sokağa, yanıma, odama inecek. Sıcaklığını duyacağım. Padişahımız efendimiz Mahmud-ı sani’ veya işte Mahmut, sadece Mahmut olacak. Ete kemiğe, kokuya bürünecek. Veya tam tersi. Benim gibi olmadıklarına, hatta hatta hiç var olmadıklarına, tamamını bütün aşkları, kanları, eser, esrar ve maceraları ile benim vehmettiğime inanabilsem, yine mesele kalmayacak.

Daha iyisi şu. Bu akşam oturup Hafız Hızır llyas Ağa’ya bir mektup yazacağım. Acaba Latin harfleriyle okuyabilir mi? Eğer bilgi, görgü ve yetenekler filmin koptuğu yerde donuyorsa, anlaşmamız ne kadar zor olacak. Ne kadar zor olacak mesela Kanuni’yle görüşmemiz. Kendisini, dört asır arkadan, uzaktan ve dışardan yargıladığım için o, beni, nasıl ve hangi lisanla paylayacak? Benim gibi bir torunu olduğu için hakkını, rızasını nasıl esirgeyecek benden? Peki ya ben? Ya benim onun üzerindeki hakkım? Ya benim ondan razılığım?

Yazmalıyım, yazmalıyım. Hafız Hızır llyas Ağa’ya hemen bu akşam yazmalıyım. Demeliyim ki, günlüğünde sen yoksun. O on dokuz yılını anlattığın, yere göğe sığdıramadığın II. Mahmut da yok. Duygularınız yok. Kinleriniz, nefretleriniz, aşklarınız, sevgileriniz, hele hele göz yaşlarınız hiç yok. Sen hiç aşık olmadın mı? Veya senin hiç yakınlarından biri ölmedi mi? Tam otuz sekiz kere Beşiktaş sarayından İstanbul sarayına, İstanbul sarayından Beşiktaş sarayına göçü anlattın da, neden o saraylardan birinin bahçesinde açan gülleri, en önemlisi o güllerin sana neler söylediklerini anlatmayı hiç denemedin? Oysa işte güller, sizin bıraktığınız yerde, sizin seçtiğiniz bahçelerde yine varlar. Hiç olmazsa topraklarının bilmem kaç kat altında, sana çok yakın bir koğuşta yatıp kalkan Bahçıvan Ağa’nın döktüğü topraktan, verdiği sudan damlalar hala var. Haremin muhteşem kapılarından birine gözlerin hiç kaymadı mı? Senin de yanaklarının üzerinden sarkan zülüflerin ve gözlerine kadar yükselen yakalıkların mı vardı yoksa? Hiç o odaların, dehlizlerin, hücrelerin, havuz ve taşlıkların etrafındaki yaşmak ve elmas yığını, aklına, başını bir saç saltanatına gömerek ağlamayı ya da gülmeyi getirmedi mi? Sonra ‘hayal ufkunun değdiği bu yer’, damarlarında kanını dondurmadı mı?

Ne kadar kendin olduğun ortada değil Hafız Ağa, diyeceğim. Oysa benimle aynı insan olduğunuza, benimle aynı bütünün parçalarından birini teşkil ettiğinize dair beni ikna etmeliydin. Ya da eğer kendini bununla yükümlü görmedi isen, bu defa, ‘benden başka’ olduğunu ispatlamaya çalışamamalı mı idin? Söyler misin Ağa, diyeceğim, bu yazdıklarının yıllar, yüz yıllar sonra bir tarih öğrencisinin önüne bitirme tezi olarak sürüleceğini hiç düşünmedin mi? Eserini neden bastırdın öyleyse? Tagor ‘ey yüz yıllar ötesinden beni okuyan’ diye sesleniyor Sen beni aklına neden getirmedin, getirdin mi yoksa? Asrında ‘ben’ kadar, ‘sen’ çağrışımlarıyla sana yönelen oldu mu? Fazlasına gerek yok. Sadece bu çağrışımlardan dolayı bile yüz şu kadar sene öteden müstesna bir şansı haiz bulunabilirsin. Ben senin en büyük şansın olabilirim.

İşte, işte şimdi gel, beni cevapla. Cevapla ki, şehzadesinin ilk mürüvvetim görmek için onu daha sekiz yaşında, berberbaşının önüne, sakal traşı olmak üzere oturtan ‘baba’yi ruhuyla göreyim. Cevapla ki, atı tökezleyip de basından serpuşunun düşmesine neden olduğu için, rikabdârını azleden hünkarı, ruhunun zaaflarıyla bileyim. Gözünün rengini, teninin kokusunu, ellerinin biçimini, gülerken yanağında gamze belirip belirmediğini, saçlarını nasıl tarayıp aynadaki hayalinden hoşnut olup olmadığını, olur ya bir an ayna karşısında kendi hayali yerine kocaman bir boşluk görmek korkusuna kapılıp kapılmadığını bileyim. Anlat, yoksa ilk bebeği incili beşikten kendisine gülümsediği yerde ruhunun kanatlandığını, bir kadının iklimine ilk açıldığı gece titrediğini, en büyük şehzadesinin dışında bütün erkek evlatlarını bakışlarıyla kucaklarken içinden uzak ve meş’um hatıraların ürpertisinin geçtiğini, ve bu ürpertiyle dedelerinden ‘cennet-mekan Ahmed-i evvel’e şükran duyduğunu bilmezsem; onun benden başka, ve benim dışımda kaldığına hükmedeceğim. Ya da kim bilir benim onun dışında. Ve benden dört asır sonraya ne kalacağını düşüneceğim.

Peki ya kütüphane memuresi? Ondan dört asır sonraya ne kalacak? Onun da belki bir günlüğü vardır. Bu akşam şöyle yazabilir. ‘Bu gün Tayfun geldi. Sınavı iyi geçmemiş. Ah şu okul bitse de evlensek. Ne zaman bitecek bu ayrılıklar. Kütüphaneye her gün gelen tarih öğrencisi gözlerini benden ayırmıyor. Çok garip biri. Benim için geldiği muhakkak. Ah Tayfun’um, bir kere evlensek de evimin kadını olsam. O zaman…vs.vs.’ Hepsi bu işte. Ancak bunları yazabilecek. Peki ya benden? Ya benden ne kalacak geriye?Asık yüzlü, saçma sapan, ucuz bir karton kapak içinde bir bitirme tezi. //. Mahmut Döneminde Enderun Teşkilatı. Hapsedilmiş, ruhu olmayan bir kalıp. Öyleyse ben de Hafız Hızır İlyas Ağa olacağım yarınkiler önünde. Tez yöneticime falan ve filan iyiliklerinden dolayı teşekkür etmeyi bir borç ve gurur vesilesi telakki ederek… içindekiler.

Hayır, hayır. Tez yöneticime büyük sürpriz olsun, ilk sahifeden son sahifeye kadar yazacağım ki, ey dört asır sonrasının bizim olan insanı. Biz vardık. Biz yaşadık, duyduk ve kanat açtık. Fırtınalar vardı. Denizler dalgalandı, duruldu denizler. Biz aşka ağladık, ölüme de. Kederi tanıdık. Nihayetinde varabildiğimiz yerler olduğunu zannettik. Biz acı çektik, ne sular aktı. Bunlar yetmezse, diyeceğim, bir dört asır daha dayanabildiyse, bizi kütüphane kapısının yanındaki ihtiyar çınardan sorun. Kütüphanenin, Sevgi’ye benzemese, de güzel bir memuresi vardı. Sarı, ince bir oğlanı severdi. Eğer hala yerindeyse bizi havuz başındaki salkım söğütten sorun. Kim bilir kaç akşam o suyun başında oturdum. O suyun içinde, bizden öncekilerin gölgelerini aradım. Ama bizden öncekiler su kadar, taş kadar, çınar kadar bile ömürlü değillerdi. Ben onları bulabildim mi doğrusu emin değilim. Ama siz bizim yaşadığımızdan, ve var olduğumuzdan şüphe etmeyin. Böyle yazacağım.

Nun Masalları, Dergah Yayınları, Mayıs 1997, s. 107-115

Leave a comment

Your comment