Karlı Günlerde Roman Dersleri

KARLI GÜNLERDE ROMAN DERSLERİ

(Kahramanlarından biri Dostoyevski olan bir öykü)

Ben hep anlatıyordum, onlar yaşıyordular.

Bir tarafta öğrencilerim vardı, bir tarafta roman kahramanlarım. Onlar yaşadıkları halde aynı kalıyordular. Bense anlattıkça tükeniyordum.

Ben mi onlara gidiyordum, onlar mı bana geliyordular belli değildi. Ama üçümüz bir yerde birleşiyorduk. Ben, roman kahramanlarım, öğrencilerim. Birleşiyorsak da ben hep dışarda kalıyordum. Yani onlarla birleşmem onlardan ayrı kalmamam gerektiği anlamına hiç gelmiyordu ve bu da acılarımı azaltmıyordu. Ben onlardan beni büyütmelerini, onlar benden tükenerek onları var etmemi istiyorduk. Bu yüzden birleşiyor ama bir araya gelemiyorduk.

Birbirimizin yüzüne bakıyorduk oysa. Onlar benim arkamda üzeri tebeşir artıklı koyu yeşil bir tahta, ben onların arkasında her biri denize açılan ve dikdörtgeni altın orana vurulmuş buğulu birer pencere görüyorduk. Görüyorduk ve ben denizle pencerelerimiz arasına aniden kar yağmaya başlamasını bekliyordum.

Ama o zamanlar hiç kar yağmayan bir kentte yaşadığımı bilmiyordum.

Ben hep anlatıyordum. Ana temayı bir tarafa bırakıp, yanlış alafrangalaşma meselâ, ya da bu öyküden çıkarılması gereken dersi, sınavlarda hep bu soruluyordu, hep ayrıntılarda kayboluyordum.

Hem de öyle bir kayboluyordum ki bir daha bulunmamak üzere kayboluyordum ve kimseler beni bulup da geri getiremiyordu.

Söz gelimi Hüseyin Rahmi’nin belki de romantik olmayı en az düşlediği ve romantikler tarafından da en az düşlenen bir romanında gidip gidip soğuk ve sessiz bir kış akşamına takılıp kalıyordum. Sonra o kış akşamını, yazarının üzerinde en az ısrar ettiğinden emin olduğum halde kendinden başka bir şeye dönüştürüyordum. Böylece birdenbire sıradanlıklarla dolu bir roman benim içimde, anlatmayı asla beceremiyeceğimi bildiğim halde her defasında anlatmayı denemekten vaz geçmediğim ve içimi acıtan bir tecrübeye dönüşüyordu. Gri-mavi bir gök altında gölgeli damlara kar sağanağı bir ney sesinin eşliğinde dua gibi siniyor ve bozacıların sesleri kalın perdelerin ağırlığında ılık odalara süzülüyordu. Ve ben yıllar sonra bu akşamlarla, yağlı boya kokusu üzerinden henüz uçmamış bir tabloda karşı karşıya geliyordum.

Beyaz Gecelerde o kısacık öyküye sıkıştırılmış beşeri meselenin arkasına düşmüyordum da köprü üstünde konuşup ayrılan çocuk bir kadınla genç bir adamın arkasındaki kar dolu gecenin göğüne, en fazla da Nastenka adına takılıp kalıyordum. Huzur’da Mümtaz Boğaziçi’nin şiiri ile iç içe geçirilmiş sanat-estetik görüşlerini anlatıp dururken saatler boyunca, ve ben de anlatıp dururken ders saatleri boyunca, pencerelerimizden görüyordum, deniz kuzuluyordu ve biz aynı geceye geliyorduk sonunda, Emirgân’daki karlı geceye. Kar yumuşakça iniyordu Nuran’la Mümtaz’ın son gecesine. Doğrusu kar içimi acıtan çocukluğun masal rengiyle ayrılığın rengi olmaya pek yakışmıyordu ve ben hep nasıl olup da sevdaların karlı günlerde bitebileceğini merak ediyordum.

Ben romanlarımı sonuna kadar anlatıyordum, onlar, rahatsız olması gerektiğine inandığım ve masasına gönül anatomileri kazınmış sıralarının üzerinde dinliyordular. Ama ben sonuna kadar anlatsam da Emirgân’daki karlı geceden sonrasına geçemiyordum.

Her sabah bu sınıflara geliyordum oysa. Bu sınıflara benzetilemeyecek kadar sessiz ve düzenli, soğuk ve cansız sabahlardan süzülüyordum. Her yıl adımladığım merdivenlerin çatlaklarını içimde büyüterek; kalıplaşmış, kabuklaşmış ve sanat değeri sıfırlanmış imajlarla yaşantım arasında denklikler kurmaktan utanmıyordum. Bir hayat arkadaşı ya da bir çocuk sesinden yoksunluğun çoğalttığı yalnızlıklar gibi, bıkkınlık vermiş Yeşilçam örneği bayat bir arşetip üzerine kurulu bir romanın bizzat kendisi olmalıydım. Ama kimselerin farketmeyeceği kadar silik bir roman oluyordum, bir yazarım olmuyordu çünkü. Bunu farkedince, her hangi bir roman kahramanının olamayacağı kadar yalnız roman yazarlarını, önce de Tanpınar’ı düşünüyordum. Romanlarının dışında kalan bir Tanpınar yalnızlığının benim sabah ve akşam yalnızlıklarıma ne kadar benzeyip benzemediğini kestirmeye çalışıyordum. Ve bencilce, iyi ki o da böyleydi diyordum, böyle ne ise.

Her sabah bu sınıflara gelerek görevimi yapmaya çalışıyordum. Görevim onlara romanlar anlatmak ve açıklamaktan ibaretti.

Onlar yaşıyor bense sürekli ayrıntılara takılıyor, üstelik sürekli de fark ediyordum.

Söz gelimi Halide Edib’in artık kimselerce okunmayan ilk dönem romanlarında, söz gelimi diyemeyeceğim kadar önemsediğim erkek kahramanları fark ediyordum. Onlar silik, soluk ve hep anlatıcı oluyordular. Esas erkek kahramanla benzeşmeleri söz konusu bile değildi ve olay örgüsüne hep dışardan bakıyorlardı. Yaşayan yakışıklı, cesur ve güçlü esas erkek oluyor, onlarsa çoğu kez üçgenin üçüncü köşesinin bile dışında kalarak görünürde hiç yaşamıyorlardı. Ama ışıklar saçan kadın kahraman ışıklar saçan erkek kahramana yönelirken, ben o silik ve soluk dördüncü şahsa yöneliyordum. Onların yaşadıklarını bir ben biliyordum, bir kendileri. Sonra Halide Edib’i merak ediyordum. Onların yaşadıklarını bilip bilmediğini merak ediyordum, kendi roman kahramanlarını fark edip etmediğini. Fark etmenin suç ortaklığı anlamına gelebileceğini ise henüz bilmiyordum. İnsanı sorumlu kılabileceğini ve dahi kendi içinde savunmasız.

Bütün bunlar olurken, bir başka tarafta neler olduğunu da hesaba katmadan hiç edemiyordum. Yani roman kahramanlarımı hep farklı mekânlarda ama eş zamanlarda görüyordum. Söz gelimi bacağı hasta genç dokuz nolu hariciye koğuşuna yatırılırken Mümtaz, ağabeyi dediği amcasının oğlu İhsan için ilâç aramalara çıkıyordu. Söz gelimi Dimitri ünlü savumasını yaparken ya da tahta bir sandık üzerinde uyuya kalıp da o en güzel düşü görürken, Ahmet Cemil Musset’den çeviriler yapmak üzere bakır bir mangalın ısıttığı odada halının üzerine uzanıyordu ve aynı sıralarda Anna, operalarda rencide oluyordu.

Ben sürekli ayrıntılara takılıyordum.

Üstelik olmayan ayrıntıları da vehmediyordum.

Dimitri ve İvan tahta bir masanın başında çay içiyorlardı, portakal kokuluydu, masada bir semaver duruyordu ve yeşil, çini bir sobadan odaya bir düş sıcaklığı yayılıyordu. Dışarda lâcivert bir akşam iniyordu, kar yağıyordu ve saçlarına siyah şal atılı bir kadın bir aynanın derinliğinde ilk kez kendisini görüyordu. Ve öyle göründüğü halde hiç de öyle olmadığını fark ediyordu. Aynanın içindeki kadın kendisinin kendi zannettiği gibi olmadığını fark ederken aniden bir rüzgâr esiyor ve karpuzu buzlu lâmbanın içinde alev küçülüyordu.

Oysa biliyordum, o sahnede ne öyle bir kadın, ne öyle bir lâmba, ne öyle bir soba vardı. Belki Dimitri ve İvan da benim zannettiğim gibi değildiler. Ve Dostoyevski dışarda kar yağdığından da önemle söz etmiyordu kuşkusuz. Belki bütün yaptığı “kasım günleri ne kadarcıktır ki zaten” diye başlayan bölümlerde çağrışımın anlatılarına sığınmak oluyordu. Ne yine Dostoyevski’nin sulu sepken çağrışımlarıyla başlayan Yer Altından Notlar‘ında, ne Puşkin’in Kar Fırtınası’nda benim karlarım yağıyordu.

Bense saatleri on geçe ile saat başları arasına sıkıştırılmış zamanların dışında kalan zamanlarımda kendi geçmişime iz düşüren yolculuklara çıkıyor ve pencerelere koşuyordum. Penceremle turuncu sis lâmbasının arasından kar dökülmeye başlayıp başlamadığını kolluyordum. Kolluyordum ya ne göklerde aniden kar dolu bulutlar var oluyordu ne ansızın kar dökülmeye başlıyordu penceremle sokak lâmbasının arasındaki boşluğa. Bana ise ondört yaş romanlarımdan sadece çok sevilen aziz bir varlığı kaybetme korkusuna refakat eden ince bir duygunun iğneleri kalıyordu. Çok sevilen aziz varlıklar Kurtları Yıldıran Kış romanlarını armağan ediyorlardı güzel karnelerin ödülü olarak yarı yıl tatillerine girilen ilk günlerde, ilk sahifesine su akışında sağa eğik bir yazıyla güzel sözcüklerin tarih bırakıldığı. Ondört yaş hayallerime kar dua gibi siniyordu da ben penceremden dışarı bakınca sadece yarım kalmış inşaatların soğuk, ıslak ve soysuz tuğlalarını görüyordum, kimseler bana karlı sabahlarına uyandığımız yeni yıllarda yaldızlı kartlar göndermiyordu ve ben neden hayatımın romanlarım gibi olmadığını merak ediyordum. Çünkü o zamanlar daha romanların hayatlar gibi olamayacağını kestiremiyordum ve benim romanlarımla benim yaşantılarım birbirinden böyle uzaklaşıyor, romanlarımla arama ilk mesafeler böyle girmeye başlıyordu, hem de bir daha çıkmamak üzere.

Ve ben bana asla aniden yağmaya başlayan bir kar’ın güzelliğini armağan etmeyen mahrum ve üstelik mağrur da olamayan günler boyunca penceremden baka kaldığım çok uzaklardaki tepelerde kar fırtınalarının varlığını hayal etmeye çalışıyordum. Avunmaya çalışıyordum ve bu alışkanlığın bana ne kadar pahalıya mal olacağını mümkün değil kestiremiyordum.

Pahalıya mal oluyordu, çünkü artık ondört yaşlarımdan uzak olan yaşlarımda o karlar geride kalmış bir anı karesine sığacak kadar da munisleşmiyorlardı. Ama yine biliyordum, Petersburg bahçelerine; ne romanlarıma ne ömrüme yağan bir üçüncü boyut karı durmadan yağıyordu, Petersburg bahçelerinin derinliklerinde kar fırtınaları hiç dinmiyordu. Ve orada gri-mavi gecelere yağan karın ertesi sabahlarını gölgesiz bir güneşin aydınlığı yok etmiyordu. Ertesi sabahlara sadece, omuzlarına siyah dantel bir şal atılmış güzel kadınları baloya götüren kupa arabalarının derin tekerlek izleri kalıyordu. Bir de Çaykovski kalıyordu.

Hayatı ayrıntılarda kaybediyordum, ayrıntılarda bulduğum gibi.

Ve küçük elleri, siyah beyaz bir fotoğrafın derinliğine çekilmiş o kadınlara biteviye âşık oluyordum.

Bana çok pahalıya mal olacak alışkanlıklar edine edine, ömrümü her sabah roman dersleri anlattığım sınıfların kapısına dayayacak uzun yolculuklara çıkmaya devam ediyordum.

Ondört yaşlarımda, bana ait olması gereken hayatları hep başkalarının yaşadığından emin oluyordum. Söz gelimi İstanbullarda ve yaz sonlarında eylülün değdiği o yerlerde roman kahramanlarım Ferideler, Nihaller; ilk iri çiseler sertleşen rüzgâr eşliğinde toprağa düşerken ve köşe başlarını kestaneciler tutarken, kabiliyetlerine göre eğitilecekleri mekteplere başlatılıyor, benim olan yaşamları yağmalıyorlardı biliyordum.

Ondört yaş İstanbullarımı hep başkaları alıyordu.

Ama çok sonraları ne zaman ondört yaş İstanbullarımı bulmak için İstanbul’a koşsam, o da yerinde olmuyordu. Bu kez İstanbullar yok oluyordu, İstanbulları suçluyordum. Ona diyordum ki ey şehir, ne olur yerinde ol. Sonra ona “ey kalbimin içinde uyuyan şehir” diye sesleniyordum Sezai Karakoç’tan ödünç alınmış mısralarla. Ne olur yerinde ol. Bakıyordum ki şehir yerinde yok, neden beni şaşırtmıyorsun diyerek ağlıyordum bu kez. Sonra anlıyordum ki kalbimin; suları, gecesi ve gökleri mavi, gemileri ve ışıkları beyaz şehri mazur ve masum. Yerinde olmayan benim kalbimmiş.

Böylece benim yaşamım ve kalbim yine benim yaşamım ve kalbimle köşe kapmaca oynarken tıpkı ondört yaşlarımdaki gibi, benim yaşamımın benim olmadığı gibi bir savununun da arkasına sığınamıyordum.

Ben yine de hep anlatıyordum.

Ayrıntılara takılıyorken, ayrıntılara takılmakla birlikte fark ediyorken, üstelik olmayan ayrıntılar vehmedip kendi içimde uzun yolculuklara çıkıyorken.

Kar hep yağıyordu ve kar hiç yağmıyordu. Yani birimize yağıyor birimize yağmıyordu. Anlatana yağıyor anlatılanlara yağmıyordu ve hiç bir şey ilk yazıldığı gibi kalmıyordu.

Arkamdaki tahta, içsel serüvenlerin, nesil çatışmalarının, ezeli aşk üçgenlerinin örgülerini gösterir şemalarla yazıla siline yoruluyordu. Mermeri eskimiş basamakların çatlaklarını içimin bir yerinde biriktirdiğime göre ben de yoruluyordum.

Ama ben yine de anlatıyordum ve yorulmak, değişmek anlamına hiç gelmiyordu, yani ben hep aynı kalıyordum.

Bir de bakıyordum ki hep aynı romanları hep aynı zamanlarda aynı pencerelerden aynı denizlere ve aynı bulutlara bakan sınıflarda aynı sesimle anlatıyordum. Aynı anılarımı, aynı duygularımı, aynı yorumlarımı, aynı acılarımı kullanıyordum. Aynı yüzü giyiyor, aynı bakışları takınıyordum. Aynı cümlelerde gülmelerini, aynı vurgularda ağlamaklı olmalarını telkin ediyordum. Giysilerim yıldan yıla değişiyor ama ben anlatılarım gibi kullandığım yüzü de hiç değiştirmiyordum.

Bir de bakıyordum ki aynı sahnede her akşam farklı bir izleyici topluluğuna aynı metni oynayan bir tiyatro oyuncusuna dönmüşüm.

Ben sahnede oluyordum, onlar salonda. Ben oynuyordum onlar yaşıyordular.

İlk zamanlar tıpkı oyun boyunca fark ettirmemeye çalışarak seyircisini merak eden ve ışığa rağmen onun yüzünü seçmeye çalışan amatör bir tiyatro oyuncusu gibi oynuyordum. Yani gerçekten bölüştüğümü düşünüyor, oynadığımı fark etmeden, yaşadığımı zannediyordum. Yaşayarak oynananın en iyi oyun olduğunu var sayıyor, en iyi oyunun en az yaşanan olduğunu hiç bilmiyordum.

Ama zamanla oynadığımı da fark etmeye başlıyordum.

Azalıyordum.

Bununla birlikte her yıl aynı romanları, aynı ben olsam da, başka başka öğrencilere anlattığımı biliyordum ve bununla teselli oluyordum. “Hiç olmazsa” diyordum, “rağmen” sevdiğim sözcüklerin başına yerleşiyordu. Her yıllara rağmen diye başlayan parçalar içimde; ben sahnede hiç değişmiyorsam da onların salondan sürekli bir akış içinde farklı kimliklerle geçtiklerini bilmekle gönüllü bir aldanışa açılıyordum. Ben hiç değişmiyordum da onların değişkenliğini bildikçe dayanabiliyordum.

Sonra bir gün ansızın, ben sahnedeyken salondakilerin de her yıl değiştiğini fark etmez oluyordum. Sanki sahne ışıklarından gözlerim kamaşıyor ve hiç bir yüzü diğerinden ayırdedemez oluyordum. Onlar da artık sahnedeki değişmeyen gibi tek ve ortak bir yüze sahip oluyorlardı.

Ve ben beni dinleyenlerin tıpkı ben gibi, kimliklerini yani ayrıntılarını yani farklılıklarını kaybederek, hep aynı yüze dönüştüğünü farkettiğim gün tükeniyordum. Ve onlara ilişkin olmayan ayrıntılar vehmetme şansımı yitirdiğim gün.

Denizle pencerelerimiz arasına kar bir türlü yağmıyordu.

(Kar yağmazsa bu yazıyı bitiremem diyordum).

Dergâh, nr.76, haziran ’96

Leave a comment

Your comment