İleri,Selim; “Yitik Romancıya Yeni Bakışlar”, Milliyet, 28 Nisan 1992

Selim İleri

Yitik romancıya yeni bakışlar

CUMHURIYET dönemiyle birlikte, edebiyat tarihi yazanlar, aşk, karasevda romancılarını gündem dışı bırakmayı, dahası, gizli kapaklı horlamayı yazık ki bir erdem saymışlardır.

Bırakın roman okumayı, okuma yazmanın bilinmediği dönemlerde nice nice aşk, karasevda romanlarıyla nice nice okurlar ‘yetiştirmiş’ yazarlar da işte bu yüzden büyük haksızlığa uğramış, emekleri yadsınmış, değerleri üzerinde hiç durulmamıştır. Bu olgu her zaman gönlümü yaktı.

Dergâh dergisinin son üç sayısında (Şubat, Mart, Nisan 1992) Nazan Bekiroğlu çoktan unutulmuş, yitikler arasına karışmış bir romancıyı, Güzide Sabri’yi inceliyordu. Yüzyılın başında halk çevrelerinde derin izler bırakmış Güzide Sabri günün birinde büsbütün silinir, kimse tarafından anılmaz, böylece yıllar geçer. Ta ki hülyalara açık, o zamanın Türk sineması Ölmüş Bir Kadının Evrâk-ı Metrûkesi’ni hatırlasın… Yaban Gülü, Hicran Gecesi, bu romanlar da filme alınır ve Güzide Sabri ‘ölmez eseri’yle bir süre de sinemada yaşamış olur.

özlü yazısında Nazan Bekiroğlu’nun vurguladığı gibi, Güzide Sabri’nİn romanları öyle ‘ölmez eser’ler değildir gerçi. Bununla birlikte söz konusu romanlar, söylenegeldiği gibi, okurları koşullandırmış, ilkel bir edebiyat beğenisine mi çekmiştir? Bekiroğlu işte asıl bu soruyu yanıtlamayı deniyor, teknikleri o kadar küçümsenmiş bu romanları uygulayım açısından halk hikayeleriyle oranlıyor.

Üstelik şaşırtıcı, ilginç sonuçlara varıyor: “Kuşkusuz, bizim bu araştırma ile yapmak istediğimiz; halktan gördüğü yoğun talep noktasından hareketle, Güzide Sabri romanlarıyla halk hikâyesi arasında kurulabilecek ortaklıklara işaret etmek ve söz konusu yoğun talebi bu noktadan izah etmeye çalışmaktan ibarettir.”

Güzide Sabri’nin roman yazarken halk hikâyesi olanaklarından yararlandığını ileri sürmüyor araştırmacı, bu olanakların Güzide Sabri romanına handiyse ‘kendiliğinden’ aktığını ifade etmeyi deniyor. Böylece halkın o zamanlar çok sevdiği aşk, karasevda romanlarında geleneğin sürüp gitmişliğine değinme fırsatı buluyor.

Türkiye’de şimdi popüler roman yazılmıyor, karasevda romanı yazılmıyor, hatta Refik Halit tarzı dinlendirici, mutluluklar veren, lezzetli romanlar da yazılmıyor. Türk romanı ille entelektüel olma savında, öyle bir entelektüellik ki, çoğu kez, büyük iddialardan kofluklara gelip çarpıveriyor. Geçmişin alçakgönüllü romancılarına bilgisiz dememiz de entelektüelliğin bir sonucu olsa gerek.

Nazan Bekiroğlu’nun şu (yanıtlı) sorusuna yüzde yüz katılıyorum ve soruyu duyurmak istiyorum:

“(…) Şimdi bize iyice uzak hatıraların halk muhayyilesinde daha canlı yaşadığı bir dönemde, geleneğin bir kolunun gizli ve örtülü bir uzantısı gibi halkın beğenisine bu kadar kuvvetle hitap etmiş bu romanı; yeni tekniklerle, yeni arayışlarla, yeni tecrübelerle yüklenilmiş bir noktada ve tabii en başta sanat endişesiyle, yeniden gözden geçirmek, onun bize ve ruhumuza hiç de yabancı olmayan dünyasından faydalanmak neden mümkün olmasın?”

iki satırlık bir yanıt da ben ekleyeceğim: Elbette mümkündür. Gelgelelim, böylesi bir çaba için Türk romanını bilmek, özümsemek gerekir. Okumak, öyle sanıyorum ki, günümüz yazarları için büyük külfet!..

Leave a comment

Your comment